Ulusal, uluslararası ve ulusüstü hukukta avukatlığın bağımsızlığı ve devletin pozitif yükümlülükleri

Avukatlık yalnızca bir meslek değildir

Avukatlık Kanunu avukatın mesleki statüsünü, yetkilerini ve örgütlenmesini düzenler. Ne var ki avukatlığın hukuk düzenindeki yerini yalnızca bu kanunun hükümleriyle açıklamak mümkün değildir. Muhakeme kanunları, anayasal güvenceler ve uluslararası insan hakları metinleri birlikte değerlendirildiğinde avukatlık, yalnızca bir mesleğin icrası olmaktan çıkar; bireyin devletin gücü karşısında hukuki yardım alabilmesinin ve yargılamaya etkili biçimde katılabilmesinin güvencesi olarak belirir.

Avukat hakları söz konusu olduğunda çoğu zaman avukata tanınan yetkilerden bahsedilir. Oysa aynı hukukî ilişkinin diğer yanında devletin yükümlülükleri bulunmaktadır. Avukatın bağımsızlığını gözetmek, bürosunun ve mesleki iletişiminin mahremiyetini korumak, dosyaya erişimini sağlamak, tehdit ve saldırılara karşı etkili tedbirler almak, salt mesleki faaliyetinden dolayı yaptırıma uğramasını önlemek devletin görevidir. Bu yükümlülükler avukata bahşedilmiş ayrıcalıklar değil, hukuk devletinin gereğidir.

Üstelik avukatın bağımsızlığı yalnızca savunma makamının menfaati olarak görülemez. Bir yargılamada avukatın özgürlüğünü daraltmak, somut koşullara göre müvekkilin savunma hakkını ve mahkemenin maddi olayı hukuka uygun şekilde değerlendirme imkânını da daraltabilir. Bu sebeple avukatın korunması, adil yargılanmanın korunmasından ayrı düşünülemez.

Devletin üç ayrı ödevi

Devletin ilk ödevi müdahale etmemektir. İdari makamlar, kolluk, savcılık ve mahkemeler avukatın hukuka uygun mesleki faaliyetini keyfî yöntemlerle engellememelidir. Bir müdafiin dosyaya erişimini fiilen imkânsızlaştırmak, müvekkiliyle görüşmesini sebepsiz yere geciktirmek veya yaptığı savunma nedeniyle baskı altında bırakmak, münferit bir meslek sorunu olarak geçiştirilemez.

İkinci ödev korumaktır. Avukatın hayatı, vücut bütünlüğü ve mesleki güvenliği ciddi bir tehdit altındaysa devlet, riskin bilindiği veya bilinmesi gerektiği durumlarda uygun ve makul önleyici tedbirler almak; saldırılar gerçekleştiğinde etkili soruşturma yürütmek zorundadır. Üçüncü ödev ise savunmanın etkili kullanılabileceği koşulları gerçekleştirmektir. Nitelikli adli yardım sistemi, yeterli görüşme ve hazırlık imkânları, dosya erişimi, gizli iletişim ve etkili başvuru yolları olmaksızın savunma hakkı kâğıt üzerinde kalır.

Bu üçlü ayrım her zaman birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Örneğin avukat-müvekkil görüşmesinin gizliliği hem devletin müdahale etmeme hem de gizliliği teknik ve kurumsal önlemlerle güvence altına alma ödeviyle ilgilidir. Asıl ölçü, hakkın teorik varlığı değil pratikte kullanılabilir olmasıdır.

Ulusal hukuk: Anayasa, Avukatlık Kanunu ve muhakeme kanunları

Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan hukuk devleti, 36. maddesindeki hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı, 26. maddesindeki ifade özgürlüğü ve 135. maddesindeki meslek kuruluşları rejimi birlikte ele alındığında avukatlığın bağımsızlığına ilişkin çok katmanlı bir anayasal çerçeve ortaya çıkar. Anayasa’nın 90. maddesi de usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmaların kanunlarla çatışması hâlinde uygulanma önceliği bakımından ayrıca önem taşır.

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesi avukatlığı kamu hizmeti ve serbest meslek olarak nitelendirir. Kanunun 2. maddesi avukatlığın amacını, 36. maddesi sır saklama yükümlülüğünü, 58. maddesi avukatların görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri iddia edilen suçlara ilişkin özel soruşturma usulünü, 76. maddesi ise baroların temel niteliğini ve görevlerini düzenler. Bu hükümler mesleğin özgürce icrasının güvenceleri olarak okunmalıdır; fakat hiçbir özel usul hükmü genel ve mutlak bir cezasızlık anlamına gelmez.

Ceza Muhakemesi Kanunu ise avukatın işlevsel konumunu somutlaştırır. CMK 149 ve 150 müdafi yardımını, 153 dosya incelemeyi, 154 müdafi ile görüşmeyi, 201 doğrudan soru yöneltmeyi, 216 delillerin tartışılmasını düzenler. Bu yetkiler, yalnızca kanun sayfasında var olmalarıyla etkili hâle gelmez. Soruşturma dosyası erişilebilir değilse, dijital deliller makul koşullarda incelenemiyorsa, tutuklu müvekkille iletişim güçleştiriliyorsa veya duruşmada müdafiye gerçek bir tartışma imkânı tanınmıyorsa savunmanın etkili kullanılması sorunu doğar.

Bu yüzden Avukatlık Kanunu ile muhakeme kanunlarını birbirine rakip metinler olarak görmemek gerekir. İlki mesleki statüyü ve kurumsal güvenceyi kurarken ikincisi somut yargılama içinde savunmanın araçlarını sağlar. Devletin yükümlülüğü her ikisinin de etkili uygulanmasını temin etmektir.

Havana İlkeleri: avukatı müvekkilin suçu ile özdeşleştirmemek

1990 tarihli Birleşmiş Milletler Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler (Havana İlkeleri), doğrudan avukatlık mesleğine ilişkin en önemli uluslararası standartlardandır. Bağlayıcı bir antlaşma değil, devletlerin mevzuat ve uygulamalarında dikkate almaları beklenen ilkelerdir. Bununla birlikte avukatın bağımsızlığını tartışırken göz ardı edilemeyecek açık bir çerçeve oluştururlar.

16. ilke, avukatların yıldırma, engelleme, taciz ve uygunsuz müdahaleler olmaksızın mesleklerini icra edebilmelerini; 17. ilke, görevlerinden ötürü güvenlikleri tehlikeye girdiğinde yeterli şekilde korunmalarını öngörür. 21 ve 22. ilkeler dosyalara erişim ve avukat-müvekkil iletişiminin gizliliğine, 23 ve 24. ilkeler ifade ve örgütlenme özgürlükleriyle meslek kuruluşlarının bağımsızlığına ilişkindir.

Fakat belki de en çok 18. ilke üzerinde durmak gerekir: Avukatlar, görevlerini yerine getirmeleri nedeniyle müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilmemelidir. Savunduğu kişi ağır bir suçla itham edilen avukatın da aynı siyasi, ahlaki yahut cezai isnadın muhatabı sayılması savunmanın varlık sebebine aykırıdır. Avukatın mesleki faaliyetiyle ilgisi bulunmayan kendi suç teşkil eden davranışı elbette soruşturulabilir; ancak suç isnadı, yalnızca müdafilik ilişkisinden türetilemez.

Havana İlkeleri böylece devlete yalnızca avukata tahammül etme görevini değil, savunmayı suçla özdeşleştiren yaklaşımın önüne geçme sorumluluğunu da hatırlatır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve AİHM içtihadı

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde avukatlık mesleğini her yönüyle düzenleyen tek bir madde yoktur. Buna karşılık 6. madde etkili hukuki yardım ve adil yargılanma, 8. madde özel hayat ve yazışmaların korunması, 10. madde ifade özgürlüğü, 11. madde ise örgütlenme özgürlüğü aracılığıyla avukatın mesleki faaliyetini korur. Devletin yükümlülüğünün kapsamı, somut olayın özelliklerine ve ilgili hakkın sınırlandırılma rejimine göre belirlenir.

AİHM Büyük Dairesinin Morice/Fransa kararı (23 Nisan 2015, B. No. 29369/10) avukatın adaletin işleyişini kamu yararı bağlamında eleştirmesinin ifade özgürlüğü bakımından önemini ortaya koymuştur. Bagirov/Azerbaycan kararında (25 Haziran 2020, B. No. 81024/12 ve 28198/15) ise polis şiddetine ilişkin açıklamaları ve mahkeme salonunda kullandığı sözler nedeniyle avukatın meslekten uzaklaştırılmasının, ifade özgürlüğü ve özel hayata saygı hakkıyla bağdaşmadığı sonucuna varılmıştır. Mahkeme, ağır mesleki yaptırımların savunma faaliyetleri üzerindeki caydırıcı etkisine dikkat çekmiştir.

Bunun anlamı, avukatın her sözünün koruma altında bulunduğu değildir. Mesleki etik, sır saklama, yargılamanın düzeni ve başkalarının hakları meşru sınırlama nedenleri oluşturabilir. Fakat sınırlamanın hukuki dayanağı, meşru amacı, gerekliliği ve ölçülülüğü gösterilmeden avukata yöneltilen yaptırımlar savunma bağımsızlığını örseleyebilir.

Avrupa Konseyi standartlarından Lüksemburg Sözleşmesi’ne

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 25 Ekim 2000 tarihli R(2000)21 sayılı Tavsiye Kararı, mesleğe kabulden disiplin işlemlerine kadar avukatlığın özgürce icrasının temel koşullarını ele alır. Tavsiye kararı hukuken sözleşme statüsünde değildir; yine de üye devletlerin uygulamalarını değerlendirmek için önemli bir standarttır.

Avrupa Konseyinin 2025 yılında imzaya açtığı Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (CETS No. 226) ise uluslararası düzlemde yeni bir aşamayı temsil etmektedir. Sözleşme avukatın mesleki hakları, baroların bağımsızlığı, mesleki ifade özgürlüğü, disiplin güvenceleri ve avukatlara yönelik tehdit ve saldırılar karşısında koruma yükümlülüklerini özel olarak düzenler. Bununla birlikte bir sözleşmenin imzaya açılması, Türkiye açısından otomatik olarak bağlayıcı olduğu anlamına gelmez. Sözleşmenin yürürlüğe giriş koşulları ve Türkiye’nin imza/onay durumu ayrıca değerlendirilmelidir. Erişilen Avrupa Konseyi imza listesinde 9 Ekim 2026 itibarıyla Türkiye imzacı devletler arasında görünmemektedir.

Avrupa Birliğinin 2013/48/AB sayılı Direktifi de ceza muhakemesinde avukata erişim ve avukat-müvekkil iletişiminin gizliliği yönünden karşılaştırmalı değer taşır. Türkiye bir AB üyesi olmadığından, bu direktifi ülkemiz açısından doğrudan uygulanabilir bir iç hukuk kuralı gibi sunmak doğru değildir. Avrupa Konseyi sistemiyle Avrupa Birliği hukukunun bağlayıcılık rejimleri birbirinden ayrılmalıdır.

Baroların bağımsızlığı ve mesleğin kurumsal güvencesi

Avukatlık mesleğinin korunması bireysel haklara indirgenemez. Meslek kuruluşlarının kendi organlarını serbestçe seçebilmesi, disiplin süreçlerinin bağımsız ve adil olması, avukatların ortak mesleki sorunlarını dile getirebilmesi de savunma bağımsızlığının parçasıdır. Baro, yalnızca idari kayıt işlemi yapan bir kuruluş veya meslek mensuplarına aidat tahakkuk ettiren bir yapı değildir. Hukuk devletinde baroların varlık sebebi, avukatlığın bağımsızlığını koruyan kurumsal dayanışmayı sürdürebilmeleridir.

Öte yandan baroların bağımsızlığı, kendi iç işleyişlerinin demokratik denetimden muaf tutulması anlamına gelmez. Her avukatın baro yönetimine ilişkin söz ve katılım hakkı, şeffaflık ve hesap verebilirlik de kurumsal bağımsızlığın tamamlayıcılarıdır. Devletin dış müdahalesinin bulunmaması kadar mesleğin kendi içinden gelen çoğulculuğa saygı da önemlidir.

Savunmanın gündelik pratiğinde devletin sorumluluğu

Avukatlık bağımsızlığı en çok soyut bildirilerde değil, karakol koridorlarında, ceza infaz kurumlarında, savcılık kalemlerinde ve duruşma salonlarında sınanır. Gece yarısı nakledilen bir tutukluya ulaşmanın güçleşmesi, yüzlerce şüphelinin bulunduğu dosyada delillere erişimin gecikmesi, müdafiyle görüşmenin mahremiyetine yönelik müdahaleler ve avukat bürosunda yapılan arama, birbirinden farklı hukuki rejimlere tabi olmakla birlikte aynı soruyu gündeme getirir: Savunma hakkı fiilen kullanılabiliyor mu?

Bu sorunun cevabı yalnızca avukatın kişisel çabasına bırakılamaz. Devlet savunmayı mümkün kılacak usulî ve maddi koşulları oluşturmak zorundadır. Ancak her erişim güçlüğü veya her soruşturma işlemi kendiliğinden hak ihlali sayılamaz; işlemin yasal dayanağı, meşru amacı, somut gerekçesi, orantılılığı, uygulama biçimi ve etkili itiraz imkânları birlikte değerlendirilmelidir.

Bir avukat, kanunun izin verdiği itirazı yaptığı, hukuka aykırı delilin dışlanmasını istediği veya yargısal bir işlemi eleştirdiği için yargının karşısında şüpheli bir figüre dönüşmemelidir. Müdafiin görevi iddianın hoşuna gitmek değil, hukuku savunmaktır. Yargının saygınlığı itirazların susturulmasıyla değil, hukuki itirazların gerekçeli biçimde karşılanmasıyla güçlenir.

İçtihatların gösterdiği gerçek: Avukatın korunması savunmanın korunmasıdır

Uluslararası ilkeler teorik bir ideal olarak görülmemelidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları, avukatın mesleğini serbestçe yapabilmesi ile hak arama özgürlüğü arasında doğrudan bir ilişki kurmaktadır. Bu ilişki her olayda aynı hakkın ihlal edildiği anlamına gelmez. Kimi olayda avukatın kişi özgürlüğü veya özel hayatı, kiminde sanığın müdafi yardımından yararlanma hakkı, kiminde de avukatın ifade özgürlüğü söz konusudur. Ortak mesele ise avukatın bağımsız ve etkili çalışmasını sağlayan güvencelerin gerçek olup olmadığıdır.

AİHM’in Elçi ve Diğerleri/Türkiye kararı (13 Kasım 2003, B. No. 23145/93 ve 25091/94), bu bakımdan özel bir önem taşır. Çoğu avukat olan başvurucuların gözaltına alınmaları, kötü muamele iddiaları ve büro ile ev aramaları incelenirken Mahkeme, hukuk mesleği mensuplarının baskı ve tacize maruz bırakılmasının Sözleşme sisteminin merkezine dokunduğunu vurgulamış ve bu tür iddiaların özellikle sıkı incelemeye tabi tutulacağını belirtmiştir. Karar bize yalnızca avukatların da herkes gibi temel haklara sahip olduğunu hatırlatmaz. Savunmayı üstlenenlerin hukuka aykırı yöntemlerle hedef alınmasının, başkalarının mahkemeye ve savunmaya erişimini de etkileyebileceğini gösterir.

Mesleki faaliyet nedeniyle soruşturma açılamaz gibi mutlak bir sonuç çıkarmak doğru olmaz. Avukatın mesleği dışında veya mesleği kisvesi altında işlediğine ilişkin somut delil bulunan suçlar soruşturulabilir. Ancak avukatın bir kişiyi savunması, o kişiyle cezaevi görüşmesi yapması, hukuki dilekçe vermesi yahut delillere karşı çıkması, kendiliğinden suç şüphesi sayılamaz. Devlete düşen, suç isnadı ile meşru savunma faaliyetini ayıran dikkatli ve denetlenebilir bir değerlendirme yapmaktır.

Büro araması, dijital materyaller ve sır saklamanın devlet karşısındaki güvencesi

Avukatlık bürosu sıradan bir işyeri olarak görülemez. Büroda yalnızca hakkında araştırma yapılan kişiye değil, hiçbir şekilde soruşturmayla ilgisi bulunmayan çok sayıda müvekkile ilişkin bilgiler yer alabilir. Bu nedenle avukatın bürosunun aranması veya bilgisayarının, telefonunun ve veri depolama araçlarının incelenmesi, yalnızca mülkiyet ve özel hayat sorunu değil, üçüncü kişilerin savunma gizliliği sorunudur.

AİHM’in Niemietz/Almanya (16 Aralık 1992, B. No. 13710/88) ve André ve Diğeri/Fransa (24 Temmuz 2008, B. No. 18603/03) kararları, avukatlık bürolarında gerçekleştirilen aramalarda özel hayatın ve mesleki sırların özel ağırlığını ortaya koymaktadır. Aramanın hukukî bir dayanağının bulunması yetmez; amacı, kapsamı, elkonulacak belgelerin belirlenmesi, bağımsız denetim ve mesleki sırların ayrıştırılması gibi güvenceler de değerlendirilmelidir.

Türk hukukunda Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesi ve CMK’nın 130. maddesi özel usul güvenceleri içerir. Ancak normun varlığı ile güvencenin fiilen uygulanması aynı şey değildir. Dijital incelemede bütün cihaz içeriğinin kopyalanması, diğer müvekkillere ait yazışmaların ayrıştırılmaması ve sır niteliğindeki verilerin denetimsiz dolaşıma girmesi, müdahalenin ölçülülüğünü ayrıca tartışmalı hâle getirir. Devletin görevi yalnızca aramanın tutanağını düzenlemek değil; hukuken korunması gereken sırların etkili bir usulle korunmasını da sağlamaktır.

Müdafi ile görüşme: Biçimsel atama değil, etkili hukuki yardım

Ceza muhakemesinde avukatın korunduğu en somut alan, şüpheli ve sanığın müdafi yardımından gerçekten yararlanabilmesidir. Bir müdafiin görevlendirilmiş olması, şüpheliye adının bildirilmesi veya duruşma tutanağında hazır bulunduğunun yazılması tek başına yeterli değildir. Müdafi müvekkiliyle görüşemiyor, dosyayı öğrenemiyor, savunma hazırlayamıyor veya görüşmenin gizliliğini sağlayamıyorsa hukuki yardımın etkisi sorgulanmalıdır.

Anayasa Mahkemesinin Mehmet Oğur (B. No. 2018/5640, 12 Nisan 2023) kararı, kişinin seçtiği müdafiyle kollukta ifade alma işlemi sırasında görüşememesini; Halit Kara (B. No. 2019/6722, 12 Nisan 2023) ve Ercan Değirmenci (B. No. 2022/106078, 14 Ocak 2025) kararları ise tutuklu sanığın görevlendirilen müdafiyle ceza infaz kurumunda görüşememesini müdafi yardımından yararlanma hakkı çerçevesinde ele alır. Bu kararların önemi, savunmanın etkisini somut temas ve hazırlık imkânı üzerinden değerlendirmeleridir.

Bunun karşısında AYM’nin Orhan Patarya (Genel Kurul, B. No. 2019/42695, 20 Mayıs 2021) kararında belirli olağanüstü koşullardaki görüşme sınırlamalarını inceleyip ihlal bulunmadığına karar vermiş olması da göz ardı edilmemelidir. Hukuki inceleme, her kısıtlamayı otomatik ihlal saymak yerine kısıtlamanın kanuniliğini, meşru amacını, somut gerekçesini ve savunmanın bütünü üzerindeki etkisini değerlendirmeyi gerektirir. Eleştirinin gücü, ayrım yapabilmesindedir.

Mesleki söz ve eleştiri hakkı: Yargı otoritesine itaat ile hukuka bağlılık aynı şey değildir

Savunmanın bağımsızlığı, avukatın her zaman ve her yerde istediği sözleri sınırsızca söylemesi demek değildir. Fakat savunma kapsamında ileri sürülen hukuki eleştirinin, sırf sert veya rahatsız edici olduğu için cezalandırılması da kabul edilemez. Yargılamayı yöneten makamların otoritesi, denetime ve eleştiriye kapalı bir alan yaratmaz.

AİHM Büyük Dairesinin Morice/Fransa kararı (23 Nisan 2015, B. No. 29369/10), avukatın adaletin işleyişini kamusal bir tartışma içinde eleştirmesinin ifade özgürlüğü bakımından önemini göstermiştir. Bagirov/Azerbaycan kararı (25 Haziran 2020, B. No. 81024/12 ve 28198/15) ise avukat hakkında uygulanan disiplin tedbirlerinin mesleğe erişim ve ifade özgürlüğü üzerindeki caydırıcı etkisini gündeme getirmiştir. Devletin yükümlülüğü, mesleki davranış kurallarını tümden ortadan kaldırmak değil, bu kuralların eleştiri ve savunmayı bastırma aracına dönüşmesini önlemektir.

İhlalin hukuki sonuçları: Tespit, giderim ve tekrarın önlenmesi

Bir yükümlülüğün varlığını kabul etmek, ihlalin hukukî sonucunu göstermedikçe eksik kalır. Avukatın veya müvekkilinin hangi hakkının ihlal edildiği, başvurunun kime ait olacağı, hangi iç hukuk yolunun tüketileceği ve ihlalin yargılama sonucunu nasıl etkilediği ayrı ayrı belirlenmelidir. Avukatın kişisel olarak maruz kaldığı hukuka aykırı arama ile sanığın müdafi yardımından yararlanamaması aynı olaydan kaynaklanabilir; fakat korunan hak sahipleri ve giderim biçimleri farklılaşabilir.

İlk düzeyde idari veya adli işlemin durdurulması, kaldırılması, hukuka aykırı elde edilen delilin yargılamadaki konumunun tartışılması, disiplin yahut ceza sorumluluğunun araştırılması ve uğranılan zararın tazmini gündeme gelebilir. Ceza yargılamasında savunma hakkının sınırlandırılması, somut koşulları varsa CMK’nın kanun yolu ve hukuka kesin aykırılık hükümleri çerçevesinde incelenir. Ancak her usul aykırılığı otomatik olarak beraat, bütün delillerin dışlanması veya hükmün bozulması sonucunu doğurmaz; ilgili kanuni şartlar ve ihlalin yargılamaya etkisi ayrıca saptanmalıdır.

İkinci düzeyde, iç hukuk yolları tüketildikten ve kabul edilebilirlik şartları sağlandıktan sonra Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru, ardından koşulları varsa AİHM’e başvuru söz konusu olabilir. Anayasa’nın 148. maddesi ve 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesi uyarınca ihlal tespitinin giderimi için yeniden yargılama veya tazminat gibi sonuçlar doğabilir. AİHS’nin 41. maddesi bakımından adil tatmin; 46. maddesi bakımından ise kesinleşmiş AİHM kararlarına uyma ve gerekli bireysel ya da genel tedbirleri alma yükümlülüğü gündeme gelir.

Üçüncü ve çoğu zaman ihmal edilen düzey, ihlalin tekrarının önlenmesidir. Tek bir avukatın haksız muamele gördüğünün kabul edilmesi yeterli olmayabilir. Aynı uygulama soruşturma birimlerinin alışkanlığı, ceza infaz kurumunun düzenlemesi veya dijital el koyma protokolünün eksikliği nedeniyle devam ediyorsa devletin mevzuatı ve uygulamayı düzeltmesi beklenir. Hukukun üstünlüğü tekil mağduriyetleri gidermek kadar, yeni mağduriyetleri doğuran kurumsal sorunları da ortadan kaldırmayı gerektirir.

Lüksemburg Sözleşmesi: Geleceğe dönük bir ölçüt, mevcut bağlayıcılığın yerine geçmez

2025 tarihli Avrupa Konseyi Avukatlık Mesleğinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (CETS No. 226), avukatın serbestçe faaliyet yürütmesinden meslek örgütlerinin bağımsızlığına, avukatın özgürlüğünden yoksun bırakılmasına ve mesleki materyallerin aranmasına kadar somut koruma hükümleri getirir. Bununla birlikte bir antlaşmanın imzaya açılmış olması, Türkiye bakımından kendiliğinden doğrudan uygulanabilir bir yükümlülük doğurmaz. Türkiye henüz bu sözleşmeyi imzalamamıştır.

Bu sınırlamaya rağmen sözleşme, mevcut hukukta zaten yer alan hakların nasıl etkin korunabileceğine dair önemli bir karşılaştırmalı ölçüttür. Asıl mesele, bir gün yeni bir antlaşmaya taraf olmak kadar, hâlihazırda bağlayıcı anayasal ve sözleşmesel güvenceleri bugünden uygulamaktır.

Sonuç: devlet avukatı değil, hukukun güvencesini korur

Avukatlık mesleğinin korunmasını devletin iyi niyetine, kamu makamlarının takdirine veya baroların dönemsel girişimlerine bırakamayız. Avukatın bağımsızlığı anayasal ilkeler, muhakeme güvenceleri ve uluslararası insan hakları standartlarıyla ilişkilidir. Devlet, bir yandan avukatın hukuka uygun faaliyetine müdahale etmekten kaçınırken diğer yandan onu şiddete ve tehdide karşı korumak ve savunmayı etkili kılan koşulları sağlamakla yükümlüdür.

Avukatlara dönük her sorunu yalnızca bir meslek grubunun şikâyeti gibi görmek, meselenin özünü kaçırmaktır. Müvekkiliyle özdeşleştirilen, dosyasından uzak tutulan, itirazı nedeniyle baskıya maruz bırakılan avukatın yaşadığı mesele, somut olayın koşullarına göre doğrudan doğruya yargılanan kişinin haklarına da dokunur. Avukatın mesleğini korkmadan yapabilmesi, vatandaşın hak ararken yalnız kalmamasının şartlarından biridir.

Sonuçta avukatlık kanunla kurulmuş bir meslek olabilir; fakat savunmanın bağımsızlığı hukuk devletinin tercih edebileceği bir lüks değildir. Devlet, avukatın şahsını değil, onun temsil ettiği savunma işlevinin özgürlüğünü korumak zorundadır. Çünkü özgür avukatın bulunmadığı yerde etkili savunmadan, etkili savunmanın bulunmadığı yerde adil yargılanmadan söz etmek güçleşir.

Seçilmiş kaynaklar

1982 Anayasası, özellikle md. 2, 26, 36, 90, 135; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu.

Birleşmiş Milletler, Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler (Havana, 1990), özellikle ilkeler 16–24. https://digitallibrary.un.org/record/93798

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Recommendation No. R(2000)21, 25.10.2000. https://book.coe.int/en/legal-instruments/2195-freedom-of-exercise-of-the-profession-of-lawyer-recommendation-rec-21-and-explanatory-memorandum.html

Avrupa Konseyi, Convention for the Protection of the Profession of Lawyer, CETS No. 226 (2025). https://www.coe.int/en/web/cdcj/conventions

AİHM, Morice/Fransa [BD], B. No. 29369/10, 23.04.2015. https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-154264

AİHM, Bagirov/Azerbaycan, B. No. 81024/12 ve 28198/15, 25.06.2020. https://hudoc.echr.coe.int/?i=001-203166

Avrupa Parlamentosu ve Konsey, Direktif 2013/48/AB, 22.10.2013. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/ALL/?uri=CELEX:32013L0048

AİHM, Elçi ve Diğerleri/Türkiye, B. No. 23145/93 ve 25091/94, 13.11.2003. https://hudoc.echr.coe.int/eng?i=001-61442

AİHM, Niemietz/Almanya, B. No. 13710/88, 16.12.1992; André ve Diğeri/Fransa, B. No. 18603/03, 24.07.2008.

AYM, Mehmet Oğur, B. No. 2018/5640, 12.04.2023; Halit Kara, B. No. 2019/6722, 12.04.2023; Ercan Değirmenci, B. No. 2022/106078, 14.01.2025.

AYM, Orhan Patarya [GK], B. No. 2019/42695, 20.05.2021.

Avrupa Konseyi, CETS 226 antlaşma durumu (07.07.2026). https://www.coe.int/en/web/conventions/full-list?module=signatures-by-treaty&treatynum=226