Baro Genel Kurullarında Divan, Söz Hakkı ve Usul İktidarı
Bir önceki yazımda, Ankara Barosu’nun 68. Genel Kurulunda yaşanan düdük protestosunu tartışmış; meselenin düdüğün kendisinden çok, onu doğuran genel kurul yönetimi olduğunu söylemiştim. Yazının sonunda da “Kullanmama gerek kalır mı bilmiyorum, ama Ankara Barosu 69. Genel Kurulunda düdüğüm cebimde olacak.” demiştim. Bu yazı, o cümlenin devamıdır. Düdüğün cebimizde kalıp kalmaması biraz da genel kurulu yönetecek divanın tutumuna bağlıdır.
Çünkü bir baro genel kurulunda ilk mesele yalnızca kimin seçileceği değildir. Kim başkan olacak, hangi grup yönetimi alacak, Türkiye Barolar Birliği delegeleri kimlerden oluşacak soruları elbette önemlidir; ama genel kurulun ilk günü bakımından daha önce cevaplanması gereken başka bir soru vardır: Toplantıyı kim ve nasıl yönetecek? Bu soru teknik, hatta tali görülebilir. Oysa genel kurul iradesi yalnız sandıkta ortaya çıkmaz; sözün kime, ne zaman ve ne kadar verildiği, hangi önergenin hangi sırayla oylandığı, tartışmanın ne zaman yeterli sayıldığı ve itirazların tutanağa nasıl geçirildiği de o iradenin oluşma biçimini belirler.
Avukatlık Kanunu bu nedenle genel kurulun ilk işi olarak bir başkan, bir başkanvekili ve iki üyeden oluşan başkanlık divanının seçilmesini öngörür. Divan üyeleri ayrı ayrı seçilir; genel kurul aksine karar vermedikçe seçim işari oyla yapılır ve kullanılan oyların en çoğunu alan kişi seçilmiş sayılır. Baro başkanı ile yönetim ve denetleme kurulu üyelerinin divana seçilememesi de anlamlıdır. Kanun, genel kurula hesap veren organ ile o genel kurulu yönetecek makamı birbirinden ayırmak istemiştir. Bu ayrım, yalnızca biçimsel bir nezaket kuralı değil, genel kurulun bağımsız iradesi bakımından kurumsal bir güvencedir.
Fakat burada ilk çelişkiyle karşılaşırız. Divanın tarafsız olması beklenir; divanı ise salondaki çoğunluk seçer. Üstelik seçim nispi temsile göre yapılmaz. Her görev için en çok oyu alan aday seçildiğinden, salonda örgütlü ve sayısal olarak hâkim olan bir grubun başkanlığı, başkanvekilliğini ve iki üyeliği birden kazanması mümkündür. Böylece genel kurulda çoğunluğu oluşturan grup yalnızca oylamalarda değil, toplantının sevk ve idaresinde de belirleyici bir konuma gelebilir. Hukuki sorun burada başlamaz; fakat demokratik hassasiyet tam burada başlamalıdır.
KANUNDA GRUP YOK, UYGULAMADA VAR
Burada önce bir kavram temizliği yapmak gerekiyor. Avukatlık Kanunu ve Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği, baro organı seçimlerinde siyasi parti benzeri bir “grup” statüsü kurmaz. Genel kurulun öznesi baro üyesidir; seçimde özne yine aday olan avukattır. Yönetmeliğin 53. maddesi de organlara aday olanların isimlerinin seçim saatine kadar seçim sandık kuruluna “ayrı ayrı veya liste hâlinde” verilebileceğini söyler. Liste hâlinde aday göstermek mümkündür; fakat bu, listenin arkasındaki oluşuma kanuni bir kişilik veya seçim hukukuna özgü bir “grup” sıfatı vermez. Mevzuatta bugün alıştığımız anlamda grup başkan adayı, grup kontenjanı, grup içi ön seçim veya aylar öncesinden adaylık açıklama şeklinde zorunlu bir hukuki aşama yoktur.
Buna rağmen Ankara Barosu’nun seçim pratiği uzun zamandır gruplar üzerinden yürüyor. Bunun kesin başlangıç tarihini eldeki kaynaklarla tek bir güne bağlamak kolay değil; ancak uygulamanın en az 1970’lerin sonlarında belirgin biçimde mevcut olduğunu söylemek mümkün. Ankara Barosu Dergisi’nde yer alan Av. Zeki Gözübüyük’ün anlatısı, 1978-1980 arasındaki baro seçimlerinde “Demokratik Sol Grup” içinde yürütülen çalışmalardan ve Av. Teoman Evren’in seçilmesiyle pekişen bir grup ilişkisinden söz ediyor. Aynı anlatıda 1986 seçimlerinde Av. Muammer Aksoy’un başkan adaylığı ve onun listesi de bu örgütlü seçim pratiğinin devamı olarak karşımıza çıkıyor.
Bu tablo münferit bir hatıra ile sınırlı değil. 2002 yılında Ankara Barosu seçimlerini haberleştiren Bianet, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun başarısını “1970’li yıllardan beri devam eden” bir gelenek içinde değerlendiriyor; aynı seçimde Çağdaş Avukatlar Grubu ve Demokrat Sağ Avukatlar Grubu adaylarının da yarıştığını kaydediyor. 2010 yılına ait bir başka mesleki yayın ise Ankara Barosu avukatlarının Demokratik Sol Avukatlar, Çağdaş Avukatlar ve Baroda Birlik çevresinde üç ana grup hâlinde örgütlendiğini, Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun başkan ve kurul adaylarını ön seçimle belirlediğini açıkça anlatıyor. Artık yalnız seçim günü bir araya gelen listelerden değil, adayını kendi içinde belirleyen, süreklilik gösteren ve kendi teamüllerini oluşturan yapılardan söz ediyoruz.
2013 olağanüstü genel kurulunda tablo daha da çoğul hâle gelmişti: Demokratik Sol Avukatlar, Milliyetçi Avukatlar, Devrimci Demokrat Avukatlar, Çağdaş Avukatlar ve Baroda Birlik gruplarının adaylarının yanında bağımsız adaylar da yarıştı. 2024 Ankara Barosu seçim sonuçları ise farklı adlarla örgütlenmiş çok sayıda grubun başkan adayı çıkardığını gösteriyor. 2026 seçim sürecinde Ankara Barosu’nun kendi internet sitesinde aday ilanlarının grup adları altında yayımlanması; Demokratik Sol Avukatlar’ın Haziran 2026’daki ön seçiminde 7.774 avukatın oy kullanması, bu fiilî kurumsallaşmanın bugün ulaştığı ölçeği gösteriyor. Fakat altını çizmek gerekir: Bu, güçlü bir teamül ve örgütlenme gerçeğidir; kanunun yarattığı ayrı bir seçim öznesi değildir.
Grupların doğuşunu anlamak da zor değil. Baro büyüdükçe yalnız bir başkanın değil, yönetim, disiplin ve denetleme kurullarının, ayrıca Türkiye Barolar Birliği delegasyonunun birlikte seçilmesi gerekir. Benzer mesleki ve siyasal görüşlere sahip avukatların ortak program, ortak aday ve ortak liste çevresinde örgütlenmesi bu bakımdan pratik bir ihtiyaçtan doğmuştur. Zamanla bu ihtiyaç seçim geleneğine, seçim geleneği de neredeyse baronun görünmez anayasasına dönüşmüştür. Sorun grupların varlığı değildir. Örgütlenmek, ortak görüş üretmek ve ortak aday çıkarmak meslektaşların doğal demokratik tercihidir. Sorun, fiilî bir seçim aracının genel kurul üyeliğinin önüne geçirilmesidir.
Çünkü kanunun tanıdığı genel kurul, grupların kongresi değildir. Bir avukat herhangi bir gruba mensup olmayabilir; bir gruba yakın olmakla birlikte o gün o grubun görüşüne katılmayabilir; hatta bütün grupların dışında tek başına söz almak isteyebilir. Onun söz hakkının kaynağı bir grubun kendisine ayırdığı konuşma süresi değil, baro üyesi olmasıdır. Seçimin ikinci günü gruplar yarışabilir; fakat genel kurulun ilk günü kürsü, grup başkanlarının ve grup sözcülerinin paylaşacağı bir kota sistemine dönüştürülemez.
Bu ayrım divan bakımından özellikle önemlidir. Kanunun seçim öznesi olarak tanımadığı bir grubu, divan uygulamada genel kurulun esas öznesi hâline getirirse tuhaf bir tersine dönüş yaşanır. “Her gruptan bir kişi konuştu, artık yeter” anlayışı hukuki bir ölçü değildir. Söz isteyen avukatın hangi gruptan olduğu, grubunun daha önce konuşup konuşmadığı veya örgütlü bir yapının desteğine sahip bulunup bulunmadığı, kural olarak onun bireysel söz hakkını ortadan kaldırmaz. Divan gruplar arasında trafik polisi değil, baro üyelerinin genel kurul hakkının güvencesidir.
ÇOĞUNLUK DİVANI SEÇER, AMA DİVAN ÇOĞUNLUĞUN DEĞİLDİR
Çoğunluğun divanı seçmesi doğal ve kanunidir. Sorun, seçimin sonucuyla divanın kimliğinin birbirine karıştırılmasıdır. Bir grubun oylarıyla divan başkanı seçilen avukat, o andan sonra o grubun toplantı temsilcisi değildir. Genel kurul başkanıdır. Kendisine oy vermeyen, hatta kendisine açıkça karşı çıkan avukatın söz hakkını da en az kendisini seçenlerin söz hakkı kadar korumak zorundadır. Divanın meşruiyeti, seçildiği oy sayısından çok, seçildikten sonra göstereceği tarafsızlıkla güçlenir.
Üstelik söz hakkı, gruplar arasında paylaştırılmış bir kontenjan değildir. Genel kurul, yalnızca örgütlü grupların sözcülerinin konuştuğu bir temsilciler toplantısı da değildir. Baroya kayıtlı ve genel kurula katılma hakkı bulunan her avukat, herhangi bir grubun mensubu, adayı veya sözcüsü olmasına gerek olmaksızın kendi adına söz isteme hakkına sahiptir. Bir gruptan daha önce birkaç kişinin konuşmuş olması, o gruba yakın başka bir avukatın söz hakkını kendiliğinden düşürmediği gibi; hiçbir gruba mensup olmayan avukatın hakkını da azaltmaz. Divanın görevi gruplar arasında “eşit konuşma kotası” dağıtmak değil, söz isteyen baro üyeleri bakımından objektif ve önceden bilinebilir bir usul uygulamaktır.
Bu nedenle bana göre baro genel kurullarındaki en önemli demokratik ölçülerden biri şudur: Çoğunluk kendi gücünü ne kadar kullanabiliyor değil, divan çoğunluğun gücünü azınlığın söz hakkıyla ne kadar dengeleyebiliyor? Çünkü azınlığın karar alma gücü olmayabilir; fakat söz söyleme, itiraz etme, önerge verme, usule ilişkin görüş bildirme ve muhalefetini tutanağa geçirme hakkı vardır. Çoğunluk oylamanın sonucunu belirler. Divan ise sonuca giden yolun adil kalmasını sağlamak zorundadır.
DİVANIN YETKİSİ NEREDE BAŞLAR, NEREDE BİTER?
Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği, toplantının nasıl yürütüleceğine ilişkin önemli yetkiler tanır. Başkan, söz isteyenlere sırasıyla söz verir. Başkanlık divanı, usul hakkında yapılacak konuşmalara öncelik verilmesine karar verebilir. Bir önerge görüşülürken önerge sahibinin açıklamasının yanında lehte ve aleyhte en az birer konuşmacıya söz verilmesi gerekir. Bir gündem maddesinin görüşülmesi, söz isteyenlerin konuşmalarının bitmesiyle veya yeterlik önergesinin kabul edilmesiyle sona erer. Görüşme bittikten sonra başkan konuyu ve ileri sürülen görüşleri özetleyerek genel kurulun oyuna sunar. Toplantı ve görüşme düzenini koruma görevi de başkanlık divanına verilmiştir.
Burada önemli bir ayrım vardır. Mevzuat bazı yetkileri doğrudan başkana, bazılarını ise başkanlık divanına vermektedir. Söz sırasını yürütmek başkanın görevidir; buna karşılık usul konuşmalarına öncelik verilmesi veya toplantı düzenini bozan bir avukat hakkında yaptırım uygulanması gibi bazı hususlarda düzenleme açıkça ‘başkanlık divanı’ ifadesini kullanır. Bu durumda başkan ile divanı özdeşleştirmek doğru değildir. Nerede kanun veya yönetmelik ‘başkanlık divanı’ diyorsa, kararın kişisel bir başkan tasarrufu değil, divan iradesi olarak ortaya çıkması gerekir.
Ne var ki Avukatlık Kanunu ve Yönetmelik, dört kişilik divanın kendi içinde hangi karar yeter sayısıyla ve hangi usulle karar vereceğini ayrıca ayrıntılı biçimde düzenlemiş değildir. Bu boşluk, uygulamada teamül ve genel kurul pratiğinin önemini artırır. Tam da bu nedenle, divanın kararının gerçekten divan tarafından alınıp alınmadığı, itiraz halinde üyelerin görüşlerinin sorulup sorulmadığı ve gerekiyorsa muhalefetin tutanağa geçirilip geçirilmediği önemlidir. ‘Başkan böyle uygun gördü’ cümlesi, mevzuatın divana verdiği bir yetkinin kullanıldığı yerde yeterli bir açıklama değildir.
USULÜN GÖRÜNMEZ İKTİDARI
Genel kurullarda yönetim hilesi denildiğinde akla hemen açık bir kural ihlali gelmemeli. Asıl etkili olan çoğu zaman küçük usul tercihleri, birkaç dakikalık süreler ve görünüşte önemsiz başkanlık tasarruflarıdır. Söz isteyenlerin sırasının nasıl tutulduğu, konuşma sürelerinin herkese aynı kararlılıkla uygulanıp uygulanmadığı, süre dolduğunda kimin mikrofonunun hemen kapatıldığı, kime ‘son cümlenizi alın’ denildiği, usul hakkında söz talebinin gerçekten usule ilişkin sayılıp sayılmadığı, yeterlik önergesinin hangi anda oylamaya konulduğu ve oylama sonucunun tereddüde yer bırakmayacak biçimde tespit edilip edilmediği toplantının gerçek siyasetidir.
Bu işlemlerin her biri tek başına küçük görünebilir. Fakat aynı yöne doğru tekrarlandığında ortaya ciddi bir sonuç çıkar: Salonda çoğunlukta bulunan grup yalnızca daha çok oy kullanan grup olmaktan çıkar, gündemin ritmini ve sözün dolaşımını da belirleyen grup hâline gelir. O noktada genel kurul, çoğunluğun karar verdiği bir yer olmaktan yavaş yavaş çoğunluğun konuşmayı da yönettiği bir yere dönüşür. İşte demokratik problem buradadır.
Örneğin herkese beş dakika konuşma süresi verilmesi ilk bakışta eşitliktir. Fakat çoğunluk grubunun sözcülerine altı-yedi dakika tolerans gösterilirken muhalif konuşmacının beşinci dakikada mikrofonu kapatılıyorsa, kural eşit uygulanmıyordur. Aynı şekilde yeterlik önergesi de meşru bir usul aracıdır; toplantının sonsuza kadar sürmesini engeller. Fakat eleştirel konuşmaların henüz önemli bir kısmı yapılmadan, örgütlü çoğunluğun oylarıyla tartışmayı kapatmanın rutin aracına dönüşürse, yeterlik önergesi teknik bir düzenleme olmaktan çıkıp söz hakkını sınırlayan bir çoğunluk enstrümanına dönüşebilir.
Çoğunluğun karar verme hakkı vardır; fakat azınlığın konuşma hakkı çoğunluğun lütfu değildir. Bence baro genel kurulunda üzerinde en çok durulması gereken cümle budur. Demokrasi çoğunluğun karar verebilmesi kadar, karar verilmeden önce azınlığın konuşabilmesini de gerektirir. Bir görüşün salonda az sayıda kişi tarafından savunuluyor olması, o görüşün daha kısa dinlenmesini haklı kılmaz. Hatta tam tersine, çoğunluğun zaten sayısal gücü bulunduğu için divanın asıl sınavı çoğunluğu korumak değil, azınlığın sözünün çoğunluğun gürültüsü içinde kaybolmasını önlemektir.
DİVAN KARAR VERİR Mİ, GENEL KURUL YERİNE GEÇER Mİ?
Başkanlık divanının toplantının yürütülmesine ilişkin kararlar alma yetkisi vardır; ancak divan genel kurulun yerine geçen bir karar organı değildir. Genel kurulun kararları Avukatlık Kanunu’nun 87. maddesindeki esaslara göre alınır. Yeter sayı mevcut olmak şartıyla teklifler arasında en çok oy alan kabul edilmiş sayılır; oyların eşitliği halinde genel kurul başkanının bulunduğu taraf üstün sayılır. Genel kurul kararları tutanakla tespit edilir ve tutanak başkanlık divanı tarafından imzalanır. Yönetmelik de kural olarak kararların toplantıda hazır bulunan üyelerin açık oylarıyla ve oyçokluğuyla alınacağını belirtir.
Bu yüzden divanın temel işlevi, genel kurul adına karar vermek değil, genel kurulun serbestçe karar verebilmesini sağlamaktır. Divan gündemin sahibi değildir; gündemin usule uygun biçimde görüşülmesinin güvencesidir. Divan çoğunluğun siyasi veya mesleki tercihlerini hayata geçiren bir yürütme organı değildir; farklı tercihlerin aynı salonda çatışmadan, fakat gerektiğinde sertçe tartışabilmesini sağlayan hakemdir. Hakem oyunun taraflarından biri gibi davranmaya başladığında yalnız tarafsızlığını değil, verdiği kararların inandırıcılığını da kaybeder.
Bu çerçevede özellikle tartışmalı oylamalarda divanın tutumu önemlidir. İşari oylamada sonucun açık olmadığı bir durumda aceleyle ‘kabul edilmiştir’ veya ‘reddedilmiştir’ denilmesi, salondaki güveni zedeler. Tereddüt varsa yeniden oylama veya sonucu kuşkuya yer bırakmayacak bir yöntemle tespit etme yoluna gidilmesi, yalnız usul temizliği değil, divanın kendi meşruiyetinin de gereğidir. Divanın amacı bir sonuca mümkün olduğunca çabuk ulaşmak değil, ulaşılan sonucun genel kurul iradesi olduğundan emin olmaktır.
TARAFSIZLIK, RENKSİZLİK DEĞİLDİR
Elbette divan üyelerinin düşünceleri, mesleki aidiyetleri ve geçmişte yer aldıkları gruplar vardır. Kimse divana oturduğu anda hafızasını, dostluklarını veya dünya görüşünü kapının dışında bırakmaz. Tarafsızlık böyle bir renksizlik değildir. Tarafsızlık, kişisel ve grupsal yakınlıkların usul kararına dönüşmesine izin vermemektir. Kendisine yakın olan konuşmacıya tanıdığı hoşgörüyü karşısındaki konuşmacıya da gösterebilmek; kendi grubunun hoşuna gitmeyen bir eleştirinin ifade edilmesini koruyabilmek; salondaki çoğunluğun baskısına rağmen azınlığın usule uygun söz talebini tanıyabilmek demektir.
Asıl zorluk da burada ortaya çıkar. Divanın tarafsızlığı sakin zamanlarda değil, salon gerildiğinde anlaşılır. Alkışların, yuhalamaların, itirazların yükseldiği; çoğunluğun ‘bitirin artık’ diye seslendiği anda başkanın görevi salondaki güçlü duygunun tercümanı olmak değildir. Görevi kurala dönmektir. Çünkü genel kurul başkanı salondaki en güçlü grubun başkanı değil, o salondaki her avukatın başkanıdır.
DÜDÜK KİMİN ELİNDE?
Geçen genel kuruldan hafızada kalan şey düdüktü. Oysa bir genel kurul salonunda asıl düdük, mecazen, divanın elindedir. Söz sırasını başkan yürütür; usule ilişkin taleplerin nasıl ele alınacağını divan belirler; yeterlik önergesiyle tartışmanın kapanıp kapanmayacağı oylamaya sunulur; toplantı düzenine müdahale yetkisi kullanılır ve oylamanın sonucunu salona divan açıklar. Kısacası oyunun ritmini belirleyen usul düdüğü, daha protestocu avukat cebindeki düdüğe dokunmadan önce çalmaya başlamıştır.
Sorun divanın bu yetkilere sahip olması değildir. Her genel kurulun bir yönetime ihtiyacı vardır. Sorun, aynı usul düdüğünün benzer durumlarda farklı ses vermesidir. Kendisini seçen çoğunluğun konuşmacısına gösterilen hoşgörü kendisine oy vermeyen avukata gösterilmiyor; bir konuşmacıya ek süre tanınırken diğerinin mikrofonu süre dolar dolmaz kapatılıyor; bir usul itirazı sabırla dinlenirken öteki daha başında susturuluyorsa artık tartıştığımız şey toplantı disiplini değil, usulün tarafsızlığıdır.
Üstelik genel kurul iki takımın karşılaştığı bir maç değildir. Kanunun kurduğu bir “grup” statüsü yoktur; genel kurulun asıl öznesi baro üyesidir. Örgütlü gruplar seçim pratiğinin güçlü ve yerleşmiş unsurları olabilirler, ama kürsünün sahibi değildirler. Bir gruba mensup olmayan, kendi grubunun görüşüne katılmayan veya bütün gruplara karşı söz söyleyen avukatın hakkı da aynı üyelikten doğar. Divanın görevi gruplara konuşma kotası dağıtmak değil, söz isteyen her baro üyesine objektif ve önceden bilinebilir bir usul uygulamaktır.
Bu nedenle iyi yönetilmiş bir genel kurulun ölçüsü sessizlik değildir. Bazen sessizlik herkesin ikna olmasından değil, konuşmanın artık bir anlam taşımadığı duygusundan doğar. Genel kurulun sonunda çoğunluk elbette kararını verecektir; fakat azınlıkta kalan, bağımsız duran veya seçimde hiçbir şansı bulunmayan avukatın da “Sözümü söyledim, itirazım dinlendi, önergem usulüne uygun oylandı; çoğunluk başka türlü karar verdi” diyebilmesi gerekir. Divanın gerçek başarısı budur.
Başlıktaki temenni de tam burada anlam kazanıyor. “Düdük cebimizde kalsın” demek protesto hakkından vazgeçmek, itirazı terbiye etmek veya genel kurulu sessizleştirmek demek değildir. Tam tersine, protestoyu gereksiz kılacak kadar adil, itirazı bastırmak yerine yönetecek kadar özgüvenli ve söz hakkını grup aidiyetine göre değil baro üyeliğine göre koruyan bir genel kurul düzeni istemektir.
Divan çoğunluğun değil, genel kurulun divanı olsun; her avukat sözünü söyleyebilsin; düdük cebimizde kalsın.
HUKUKİ DAYANAKLAR
• 1136 sayılı Avukatlık Kanunu m. 85: Genel kurul başkanlık divanının oluşumu ve seçim usulü.
• 1136 sayılı Avukatlık Kanunu m. 87: Görüşme ve karar yeter sayısı, tekliflerin oylanması ve tutanak.
• Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği m. 36-41: Başkanlık divanı, söz alma sırası, önergelerin görüşülmesi, oylama, toplantı düzeni ve ara verme/erteleme.
• Türkiye Barolar Birliği Avukatlık Kanunu Yönetmeliği m. 53-56: Adayların isimlerinin ayrı ayrı veya liste hâlinde verilmesi, oy pusulaları, oy verme ve sayım usulü.
• Av. Fahrettin Kayhan, “Baro Genel Kurulu ve Düdük”, Hukuki Haber, 01.10.2026.
TARİHSEL KAYNAK NOTLARI
• Ankara Barosu Dergisi, 2016/3, Av. Zeki Gözübüyük’ün “Av. Sadık Erdoğan Hakkında” yazısı: 1978-1980 seçimleri ve Demokratik Sol Grup.
• Bianet, 21.10.2002, “Barolar Yeni Başkanlarını Seçti”: DSA geleneğinin 1970’li yıllara uzandığına ilişkin haber.
• Yeni Yaklaşımlar, 09.02.2010, “Ankara Barosunda Seçim Heyecanı Erken Başladı?”: üç ana grup ve DSA ön seçimi.
• Anadolu Ajansı, 07.07.2013, “Ankara Barosu’nun yeni başkanı Sema Aksoy”: grup adayları ve bağımsız adaylar.
• Ankara Barosu, 15.10.2024, 68. Olağan Genel Kurul seçim sonuçları: çok sayıda grup adı altında adaylık pratiği.
• Ankara Barosu 2026 aday ilanları; Cumhuriyet, 10.06.2026: DSA ön seçimi ve 7.774 avukatın katılımı.
Next