Ankara Barosu'nun 69. Olağan Genel Kurulu 10 Ekim 2026 Cumartesi günü toplanacak. Gündem görüşülecek, faaliyetler ve hesaplar tartışılacak, avukatlar söz alacak; ertesi gün, 11 Ekim Pazar günü ise sandık kurulacak ve seçim yapılacak. İkinci gün sandıkların başında yine bir kalabalık göreceğiz. Benim asıl merak ettiğim ise birinci gün.
Çünkü yıllardır tuhaf bir alışkanlığımız var: Seçime geliyoruz ama Genel Kurula gelmiyoruz. Daha doğrusu, seçime de yeterince gelmiyoruz; Genel Kurula ise çok daha az geliyoruz. Bugün Ankara Barosuna kayıtlı yaklaşık 27.000 avukat var. Genel Kurulun toplanabilmesi için gereken sayı 2.700. Yani on avukattan yalnızca birinin kendi meslek örgütünün en yüksek karar organına gelmesi yeterli; fakat o 2.700 kişiyi bile aynı salonda toplamakta zorlanıyoruz.
Rakamı yan yana koyunca tablo daha çarpıcı: 27.000 avukatız; Genel Kurul için 2.700 avukat arıyoruz. Ankara Barosunun yüzde doksanı gelmese bile Genel Kurul yapılabilecek. Buna rağmen toplantı yeter sayısını sağlamak mesele hâline geliyorsa, bunu yalnızca iş yoğunluğuyla, hafta sonuyla veya başka mazeretlerle açıklayamayız. Burada ciddi bir katılım ve aidiyet sorunu var.
Üstelik ilgisizlik yalnızca Genel Kurulun ilk gününe özgü değil. 2024 yılında yapılan 68. Olağan Genel Kurul seçimlerinde Baroya kayıtlı 24.453 avukattan 14.443'ü oy kullandı. Yaklaşık 10.010 avukat sandığa gitmedi. Seçimi kazanan başkan adayının aldığı oy ise Ankara Barosunun açıkladığı sonuca göre 4.344'tü.
Bu iki rakamı yan yana koyalım: Sandığa gitmeyen yaklaşık 10.010 avukat; seçimi kazanan adayın aldığı 4.344 oy. Oy kullanmayanların sayısı, seçimi kazanan adayın aldığı oyun iki katından fazla. Geçen seçimde sandığa gitmeyenler, tek başlarına seçimin bütün aritmetiğini değiştirebilecek büyüklükte bir kitleydi.
O hâlde “Ben oy kullansam ne değişecek?” sorusunu bir daha düşünmek gerekiyor. Çünkü değiştirebilecek büyüklükteki kitle zaten bu soruyu sorup evinde kalanların kendisi.
Buradan seçilmiş yönetimin hukuki meşruiyetine ilişkin bir tartışma çıkarmıyorum. Seçimi kazanan, seçim kurallarına göre seçilir ve Baroyu yönetir. Fakat seçim kazanmak ile Ankara Barosuna kayıtlı avukatların çoğunluğunun desteğini almak aynı şey değildir. İktidarda bulunan grup seçimleri kazanmış olabilir; ancak rakamlar, toplam Baro nüfusunun çoğunluğunun oyuyla yönetime gelmediğini gösteriyor. Bu nedenle yalnızca kimin seçildiğini değil, kaç kişinin seçim sürecinin dışında kaldığını da konuşmak zorundayız.
Demokrasinin acımasız ama basit bir matematiği vardır: Katılmayanın bıraktığı boşluğu katılan doldurur. Genel Kurula gelmezsen gelen konuşur, kürsüyü boş bırakırsan başkası söz alır, sandığa gitmezsen gidenin oyu daha ağır hâle gelir. Sonra “Baro ne yapıyor?”, “Baro bizi temsil etmiyor”, “Hep aynı grup yönetiyor” diye yakınmak kolaydır. Zor olan, Baronun ne yaptığının ve ne yapması gerektiğinin konuşulduğu gün o salonda bulunmaktır.
Burada özellikle hatırlamamız gereken temel bir hukuki gerçek var: Genel Kurulun üyeleri gruplar değildir; tek tek avukatlardır. Avukatlık Kanunu, Genel Kurulu seçim gruplarının veya listelerin temsilcilerinden oluşan bir parlamento olarak kurmamıştır. Genel Kurulun öznesi avukattır. Katılma, söz alma, önerge verme, itiraz etme ve oy kullanma hakkının sahibi gruplar değil avukatlardır.
Gruplar elbette vardır; aday çıkarırlar, liste oluştururlar, program açıklarlar, seçim çalışması yaparlar. Bu, baro seçimlerinin fiilî gerçeğidir. Ama fiilî gerçek ile hukuki gerçeği birbirine karıştırmayalım. Gruplar Genel Kurulun sahibi değildir. Genel Kurul 27.000 avukatın Genel Kuruludur. Bir gruba mensup olmayan, hiçbir grubun toplantısına gitmeyen, hiçbir adayın fotoğrafında görünmeyen avukat da o salonun eşit sahibidir.
Sanırım yıllar içinde bu ayrımı biraz kaybettik. Genel Kurullar giderek grupların güç gösterisi gibi algılandıkça bağımsız avukat kendisini dışarıda hissetmeye başladı; bağımsız avukat gelmedikçe örgütlü gruplar salonda daha görünür hâle geldi. Gruplar daha görünür oldukça “Ben hiçbir gruptan değilim, orada benim ne işim var?” duygusu büyüdü. Böylece kendi kendisini besleyen bir kısır döngü ortaya çıktı.
Oysa tam tersini söylemek gerekir: Hiçbir gruptan değilsen de Genel Kurul senindir. Hatta belki özellikle senindir. Bir rozet takman, bir adayın yanında fotoğraf çektirmen, bir listeyi desteklemen, slogan atman veya bir grubun disiplinine girmen gerekmez. Genel Kurula katılmak için sahip olman gereken tek sıfat vardır: Avukat olmak.
Burada kendi durumumu da saklayacak değilim. Ben de bu seçimlerde Avukat Hakları Grubundan Türkiye Barolar Birliği delege adayıyım. Dolayısıyla sandığın dışında değilim; ben de bu seçimin içindeyim. Bir tercihim, bir listem ve doğal olarak seçimle ilgili bir iddiam var.
Ama tam da bunun için açıkça söylemek istiyorum: Bu yazı Avukat Hakları Grubuna oy istemek için yazılmadı. Zaten başlığını da bilerek “Genel Kurula Gel, İstersen Oy Kullanma” koydum. Bir aday olarak “Gel, bize oy ver” demiyorum; bir avukat olarak “Gel, kendi Genel Kuruluna sahip çık” diyorum.
Bize oy vermesen de gel. Avukat Hakları Grubuna oy vermesen de gel. Başka bir gruba oy vereceksen de gel. Hiçbir grubu kendine yakın bulmuyorsan yine gel. Hatta 11 Ekim'de sandığa gitmeyeceksen bile 10 Ekim'de gel. Çünkü benim tercihim, senin Genel Kuruldaki varlığından daha önemli değildir.
Benim savunduğum şey bir grubun Genel Kurula hâkim olması değil, Genel Kurulun yeniden avukata ait olmasıdır. Bugün desteklediğimiz gruplar vardır, yarın başkaları olabilir; isimler, listeler, başkanlar, yönetimler ve adaylar değişir. Değişmemesi gereken tek şey, Genel Kurulun sahibinin kim olduğudur.
Ve sahibi avukattır.
Belki de tam bu nedenle Ankara Barosunda sayısal olarak en büyük “grup”, hiçbir seçim grubuna mensup olmayan, Genel Kurula gelmeyen ve sandığa gitmeyen avukatlardır. Fakat on bin kişinin evinde oturması bir irade oluşturmaz. Sessizlik de bir sayıdır ama ne söylediği bilinmez. Boş sandalye de bir tavırdır ama kime itiraz ettiği anlaşılmaz. Kullanılmayan oy da bir tercihtir ama sonucu başkalarının tercihine bırakır.
Bu yüzden “Ben gitsem ne değişecek?” cümlesini artık rakamlarla birlikte düşünelim. Geçen seçimde gitmeyenler, seçimi kazanan adayın oyunun iki katından fazlaydı. Yani değiştirebilecek büyüklükteki kitle zaten “Ben gitsem ne değişecek?” diyenlerin kendisiydi.
Adliye koridorlarında “Baro ne yapıyor?” diye sormak hakkımız. Fakat o sorunun devamını da getirelim: Baronun ne yaptığının konuşulduğu Genel Kurula sen en son ne zaman geldin? Faaliyet raporunu dinledin mi, hesabı sordun mu, bütçeyi tartıştın mı, bir önerge verdin mi, yanlış bulduğun bir uygulamaya itiraz ettin mi? Bunların hiçbirini yapmak istemiyorsan yapma; ama hiç olmazsa orada ol.
Çünkü mesele yalnızca kimin başkan, kimin yönetim kurulu üyesi veya kimin TBB delegesi seçileceği değildir. Seçimler gelir geçer. Bugün ben adayım, yarın değilim. Bugün birileri yönetimde, yarın başkaları olacak. Ama avukatın kendi Genel Kuruluna yabancılaşması kalıcı hâle gelirse, kaybettiğimiz şey bir seçimden çok daha büyük olur.
Bu nedenle 10 Ekim'de Genel Kurula gel. Konuşmak istemiyorsan konuşma, alkışlamak istemiyorsan alkışlama, hiçbir gruba katılma, hiçbir adaya söz verme. İstersen arka sıraya otur ve yalnızca dinle. Hatta 11 Ekim'de oy kullanmak istemiyorsan kullanma. Ama kendi meslek örgütünün en yüksek karar organındaki sandalyeni boş bırakma.
Çünkü sen oraya bir grubun mensubu olarak çağrılmıyorsun; bir adayın seçmeni olarak da çağrılmıyorsun. Ankara Barosu Genel Kurulunun bir üyesi olarak çağrılıyorsun.
Ben orada bir adayım. Sen ise Genel Kurulun üyesisin. Adaylık geçicidir; Genel Kurul üyeliğin kalıcıdır.
O nedenle çağrım çok basit: Genel Kurula gel. İstersen oy kullanma. Ama gel.
Çünkü o sandalye senin, o kürsü senin, o söz hakkı senin, o Baro senin. Ve unutma: Genel Kurulda sen kimsenin seçmeni değilsin. Genel Kurulun kendisisin.
Next