Yargı tutuklar, idare cezalandıramaz

“Tutuklama kararı, tutuklunun bedeninin idareye teslim edildiği bir mülkiyet belgesi değildir.”

YEDİ YIL ÖNCE “TUTUKLAMA CEZASI” DEMİŞTİM

2019 yılında “Hukukumuzda Tutuklama Cezası” başlıklı bir yazı yazmıştım. Başlığın ceza muhakemesi kitaplarına aykırı olduğunun farkındaydım. Zaten derdim de tam olarak buydu. Kitaplarda bir koruma tedbiri olarak anlatılan tutuklama ile adliye koridorlarında karşılaştığımız tutuklama aynı şey değildi. Meslek pratiği, tutuklamanın kimi zaman “süresi gayrimuayyen hapis cezası” gibi çalıştığını gösteriyordu.

O yazıda asıl sorun, yargılama yapılmadan cezalandırılma beklentisiydi. Tahliye neredeyse beraat gibi algılanıyor, tutuklama ise henüz hüküm kurulmadan toplumun adalet duygusunu tatmin eden bir ara ceza işlevi görüyordu. Kötü ve yavaş işleyen yargılama ile kötü infaz sisteminin açığını, tutuklama kapatıyordu. Böylece istisna olması gereken tedbir, giderek bir “hâkim ethosu”na dönüşebiliyordu.

Aradan geçen yıllar meselenin bununla da sınırlı olmadığını gösterdi. Tutuklamanın cezaya dönüşmesinin birinci aşaması mahkeme kararında başlıyor olabilir. Fakat bir de karar verildikten sonra başlayan ikinci alan var: Tutuklunun yargının elinden çıkıp idarenin fiilî hâkimiyetine girmesi.

Hâkim tutukluyor. Sonra o insanın nerede tutulacağına, hangi odada kalacağına, yatakta mı yerde mi yatacağına, hangi kuruma nakledileceğine, başka insanlarla ne kadar temas edeceğine ve günlük hayatının önemli bölümüne idare karar veriyor. Böylece “tutuklama cezası”nın yanına ikinci bir tehlike ekleniyor: tutukluluğun cezalandırıcı biçimde infazı.

TUTUKLAMA KARARI İDAREYE VERİLMİŞ AÇIK ÇEK DEĞİLDİR

Tutuklama bir idari işlem değildir. Kaynağı yargı kararıdır. 5275 sayılı Kanunun 112. maddesi tutuklunun kuruma kabulünü hâkim veya mahkemenin tutuklama kararına bağladığı gibi, kuruma konulduğunun kararı veren hâkim veya mahkemeye gün ve saatiyle bildirilmesini de emreder.

Cezaevinin günlük yönetiminin idareye ait olması doğaldır. Mahkeme koğuş dağıtamaz, personel çizelgesi yapamaz, kurumun güvenlik planını hazırlayamaz. Fakat bu iş bölümü tutuklunun idarenin sınırsız tasarrufuna bırakıldığı anlamına gelmez. Mahkemenin verdiği karar, kişinin özgürlüğünün kanunun izin verdiği ölçüde sınırlandırılmasına ilişkindir; insan onurunun askıya alınmasına değil.

Bu nedenle tutuklama müzekkeresi, idareye verilmiş bir cezalandırma ruhsatı sayılamaz. Tutuklu henüz hükümlü değildir; fakat hükümlü olsa bile insan onurundan vazgeçmiş değildir.

YATAK YOKSA YERDE YAT!

Cezaevlerindeki kapasite sorununun en çıplak görüntülerinden biri tutukluya yatak verilememesi ve kişinin yerde yatırılmasıdır. Böyle bir durumda hukuki tartışmayı gereksiz yere karmaşıklaştırmaya gerek yoktur. Hâkim bu insanın yerde yatırılmasına mı karar verdi? Elbette hayır.

5275 sayılı Kanunun 63. maddesi uygun yatak ve yeterli yatak takımı ile yeterli yer, ışık, ısınma, havalandırma ve hijyen standardı getiriyor. Tutuklulara ilişkin 112 ilâ 116. maddeler ve ilgili yönetmelik hükümleri de tutukluluğun bir barındırma rejimi olduğunu, fakat bu rejimin insan onurundan koparılamayacağını gösteriyor.

“Kapasite dolu” denilebilir. Bu, idari bir sorun hakkında açıklamadır; fakat yerde yatırmanın hukuki gerekçesi değildir. Devlet insanı özgürlüğünden yoksun bıraktığında onun başka bir yatak, başka bir oda veya başka bir barınma imkânı bulma özgürlüğünü de ortadan kaldırmaktadır. O hâlde kendi organizasyon yetersizliğinin bedelini tutukluya ödetemez.

İnsanı tutacak yeriniz varsa, yatıracak yeriniz de olmak zorundadır.

BİR UÇTA KALABALIK, ÖTEKİ UÇTA İNSANSIZLIK

Cezaevi gerçeğinin tuhaf bir çelişkisi var. Bir yerde insan sayısı o kadar fazladır ki tutukluya yatak bulunamaz; başka bir yerde insan, başka bir insan yüzü görmeye hasret bırakılır. Bir uçta aşırı kalabalık, öteki uçta ağır izolasyon.

Tek kişilik odada barındırılmak tek başına hukuka aykırı değildir. Güvenlik, kişinin korunması veya kurum düzeni kimi zaman ayrılmayı gerektirebilir. Fakat tek kişilik oda ile tecrit aynı şey değildir. Sorulması gereken, kapının üzerinde ne yazdığı değil, o kapının arkasında nasıl bir hayat yaşatıldığıdır.

Kamuoyunda “kuyu tipi” denilen kurum veya barındırma modelleri bakımından da hukuki tartışmayı bu adlandırmaya hapsetmemek gerekir. “Kuyu tipi” mevzuatın tanımladığı resmi bir cezaevi sınıfı değildir. Hukukun ölçmesi gereken oda büyüklüğü, doğal ışık, açık hava, ortak faaliyet, insan teması, aile ve müdafi görüşmesi, izolasyonun süresi ve bunun insan üzerindeki toplam etkisidir.

YİRMİ İKİ SAAT: KAPI KAPALIYKEN ZAMAN BAŞKA AKAR

Nelson Mandela Kuralları ile Avrupa Cezaevi Kurallarının tecrit tartışmasına kazandırdığı önemli ölçülerden biri “anlamlı insan teması”dır. Günde yirmi iki saat veya daha fazla anlamlı insan temasından yoksun bırakılma, tek başına tutmanın tanımlanmasında kullanılan temel eşiktir. Mandela Kuralları bu rejimin on beş günü aşmasını ayrıca “uzatılmış tek başına tutma” olarak tanımlar.

Bu ölçüt, meseleyi yalnız metrekare hesabından çıkarır. İnsan sosyal bir varlıktır. Bir görevlinin kapıyı açıp yemek bırakması insan teması değildir. Koridordan ayak sesi duymak sosyal hayat değildir. Birkaç dakikalık mekanik temas, günün geri kalanındaki yalnızlığı ortadan kaldırmaz.

Güvenlik gerekçesi hukukta sihirli bir kelime değildir. Hangi tehlike? Neden bu kişi? Neden bu kadar ağır bir tedbir? Daha hafif bir yol mümkün değil miydi? Ne kadar sürecek? Düzenli olarak gözden geçiriliyor mu? Bu sorulara cevap verilemiyorsa “güvenlik” sözcüğü gerekçe olmaktan çıkar, etiket hâline gelir.

İDARE SANIĞI MAHKEMEDEN UZAKLAŞTIRABİLİR Mİ?

Nakil meselesi ilk bakışta daha masum görünür. Bir cezaevinden alınır, başka bir cezaevine götürülür. Fakat tutuklu, hakkında devam eden soruşturma veya kovuşturma bulunan kişidir. Özellikle kovuşturma aşamasında cezaevinin adresi, savunmanın coğrafyasına dönüşebilir.

Adalet Bakanlığının genelgeleri ceza infaz kurumlarının tahsisi ve nakil işlemlerini ayrıntılı biçimde düzenliyor. Bakanlığın güncel genelgeler sayfasında 045-1 ve 045-2 sayılı genelgeler ile 167 sayılı Genelge ve değişiklikleri birlikte yer alıyor. 167 sayılı Genelgenin amacı da kurum türlerine göre tahsis ile hükümlü ve tutukluların nakil işlemlerine ilişkin usul ve esasları belirlemek olarak açıklanmış durumda.

Bütün bunlar idarenin nakil yetkisini gösterir. Ama takdir yetkisi keyfîlik yetkisi değildir. Sanığın yargılandığı yer, müdafiinin bulunduğu yer, dosyanın hacmi, duruşmaların sıklığı, sağlık durumu ve daha yakın bir kurumun bulunup bulunmadığı somut olayda göz ardı edilemez.

Sanığın müdafii Ankara'da, yargılama Ankara'da, dosya Ankara'da; sanık ise yüzlerce kilometre ötede ise, bu yalnız haritadaki bir noktanın değişmesi değildir. Müdafi görüşmesinin sıklığı, süresi, maliyeti ve savunmanın hazırlanma biçimi değişir. Çok sanıklı ve yüzlerce klasörlük dosyalarda savunma, duruşmadan önce yapılan kısa bir görüşmeye indirgenemez.

Bazen kilometre yalnızca kilometre değildir. Savunmanın önüne konulmuş görünmez bir duvardır.

“SEGBİS VAR” CEVABI HER ŞEYİ ÇÖZMEZ

Bu noktada kolay bir cevap verilebilir: SEGBİS var. Sanık cezaevinden bağlanır, müdafi mahkeme salonunda bulunur, yargılama devam eder. Teknoloji elbette yararlıdır; fakat savunmaya hizmet etmek için vardır, savunmanın yerine geçmek için değil.

Sanık duruşma sırasında müdafiine bir şey söylemek, yeni dinlenen tanığın sözlerine dikkat çekmek, dosyaya giren belgeyi anında değerlendirmek veya başka sanığın beyanına karşı savunma stratejisini değiştirmek isteyebilir. Savunma yalnız görüntü ve sesin bir yerden başka yere taşınması değildir. Yaşayan, anlık ve mahrem bir faaliyettir.

MAHKEMENİN YETKİSİ CEZAEVİ KAPISINDA BİTER Mİ?

Tutukluluk koşullarına ilişkin doğrudan şikâyetlerin temel yargısal denetim mercii infaz hâkimliğidir. 4675 sayılı Kanunun 4. maddesi; kabul, yerleştirme, barındırma, ısıtma, beslenme, temizlik, sağlık, dışarıyla ilişkiler, sevk ve benzeri cezaevi işlem ve faaliyetlerini infaz hâkimliğinin denetim alanına sokar.

Bu nedenle yerde yatırılan tutuklunun yatağa ilişkin talebi, hukuka aykırı olduğunu düşündüğü barındırma veya izolasyon kararı, sağlık hizmetine erişim ya da kurum içi işlem bakımından ilk akla gelen yargısal yol infaz hâkimliğidir. Anayasa Mahkemesinin tek kişilik odaya alınma kararına karşı yapılan başvurunun esasının incelenmemesini mahkemeye erişim hakkı bakımından sorunlu bulduğu Ziya Özden kararı da cezaevi idaresinin dokunulmaz bir alan olmadığını gösterir.

Ama burada ikinci soru başlar: Yargılamayı yapan mahkeme “Bunlar beni ilgilendirmez” diyebilir mi? Bence bu kadar kolay değil. Mahkeme cezaevini yönetemez; fakat önündeki sanığın savunma hakkını, duruşmaya etkin katılımını, sağlık durumunu ve tutuklama tedbirinin ölçülülüğünü değerlendirmek zorundadır.

Sanık “yerde yatıyorum”, “günün yirmi üç saatini tek başıma geçiriyorum”, “sağlığım bozuldu”, “müdafiimle dosyayı çalışamıyorum”, “yargılamanın yapıldığı yerden yüzlerce kilometre uzağa gönderildim” diyorsa, mahkemenin görevi cezaevi müdürünün yerine geçmek değildir. Fakat kendi verdiği ve devam ettirdiği tutuklama kararının savunma hakkı ve ölçülülük bakımından neye dönüştüğünü görmek zorundadır.

İKİ MAHKEME, İKİ AYRI SORU

Burada iki yargısal denetim alanını birbirine karıştırmamak gerekir. İnfaz hâkimliği “İdarenin bu işlemi hukuka uygun mu?” diye sorar. Tutuklama hakkında karar veren mahkeme ise önüne getirilen somut koşulların “Tutukluluğun devamını, ölçülülüğü ve savunma hakkını nasıl etkilediği” sorusundan kaçamaz.

Kötü cezaevi koşullarının her durumda otomatik tahliye sebebi olduğunu söylemek doğru değildir. Fakat bu koşulların tutukluluk incelemesi bakımından hiçbir önemi olmadığını söylemek de aynı ölçüde yanlıştır. Koşullar sağlığı, müdafi yardımını, savunmanın hazırlanmasını veya duruşmaya etkin katılımı etkiliyorsa cezaevi duvarlarının arkasındaki mesele artık mahkeme salonuna girmiştir.

İDARE YARGILAMANIN GÖRÜNMEYEN TARAFI OLAMAZ

Tutuklunun nerede tutulacağını idare belirliyorsa, mahkemeye ve müdafiine olan mesafeyi de belirleyebilir. Barındırma biçimini belirliyorsa, sanığın günlük fiziksel ve psikolojik koşullarını etkileyebilir. Nakil zamanını belirliyorsa, duruşmaya hazırlanma imkânı üzerinde sonuç doğurabilir.

Bunların tümü meşru güvenlik ve kurum düzeni gerekleriyle yapılabilir. Fakat idari yetki sanığı yıldırmanın, savunma kapasitesini azaltmanın veya yargılamaya etkin katılımını güçleştirmenin aracına dönüşürse mesele artık yalnız infaz hukuku değildir. Adil yargılanma hakkı ve kuvvetler ayrılığı meselesidir.

Yürütmenin cezaevi üzerindeki yönetim yetkisi, yargının önündeki insan üzerinde dolaylı bir muhakeme gücüne dönüşemez. Cezaevi idaresi yargılamanın görünmeyen tarafı olamaz.

TUTUKLULUKTA KÜMÜLATİF CEZALANDIRMA

Bir işlemi tek başına ele aldığınızda makul görünebilir. Nakil yapılmıştır. Oda değiştirilmiştir. Açık hava süresi sınırlıdır. Aile uzaktadır. Müdafi başka şehirdedir. Ring yolculuğu uzundur. Bir başka işlem de tek başına açıklanabilir. Fakat insan hayatı idari işlemleri ayrı ayrı yaşamaz; hepsini aynı beden ve aynı zihin birlikte yaşar.

Bu nedenle tutukluluk koşullarını değerlendirirken yalnız tek tek işlemlere değil, bunların kümülatif etkisine de bakmak gerekir. Aylar boyunca uzaklık, yalnızlık, yetersiz barınma, yorucu sevkler ve savunma güçlükleri üst üste geliyorsa, kâğıt üzerinde ayrı ayrı “idari” görünen kararlar fiilen başka bir tutukluluk rejimi yaratabilir.

İşte “tutuklama cezası” ile “idari cezalandırma” tam burada birleşir. Mahkemenin koruma tedbiri olarak verdiği karar, uygulamada bir ceza gibi kullanılır; idari uygulamalar da o cezayı ağırlaştırır. Sonunda ortada mahkemenin hükmetmediği, süresi ve içeriği kanunda yazmayan fiilî bir yaptırım çıkar.

DEVLET TUTUYORSA, İNSAN GİBİ TUTACAK

Nelson Mandela Kuralları her mahpusa ayrı yatak ve yeterli yatak takımı sağlanmasını öngörüyor; açık hava ve egzersiz için asgari standart getiriyor. Avrupa Cezaevi Kuralları ile CPT standartlarının ortak damarı da aynı: Özgürlükten yoksun bırakma, insan onurundan yoksun bırakma değildir.

Tutuklu bakımından mesele daha da hassastır; çünkü hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet yoktur. Fakat tekrar etmek gerekir: Hükümlü olsa bile insan onurunu kaybetmez. Devlet bir insanı tutuyorsa, yatacak yer verecek, sağlığını koruyacak, insan ilişkisini ölçüsüz biçimde yok etmeyecek, ailesi ve müdafiiyle bağlarını gereksiz yere koparmayacak ve aldığı ağır kararları yargısal denetime açık tutacaktır.

Özgür insan kötü bir odadan çıkabilir, başka bir yatak bulabilir, başka bir doktora gidebilir, ailesinin yanına dönebilir. Tutuklu bunların hiçbirini kendi iradesiyle yapamaz. Bu yüzden devletin yükümlülüğü cezaevi kapısında azalmaz; tam tersine artar.

YEDİ YIL SONRA AYNI SORUNUN BAŞKA YÜZÜ

2019'daki yazının sonunda tutuklamanın bir koruma tedbirinden çıkıp cezalandırma aracına dönüşmesinin hukuksal, sosyal ve siyasal sonuçlarına dikkat çekmiştim. Bugün aynı meselenin cezaevi kapısından sonraki yüzüne bakıyorum.

Sorun yalnız hâkimin gereksiz yere tutuklaması değildir. Hukuka uygun verilmiş bir tutuklama kararı dahi hukuka aykırı koşullarda uygulanabilir. Bu nedenle tutuklama hukukunu yalnız CMK'nın 100. maddesine bakarak anlayamayız. 5275 sayılı Kanuna, infaz hâkimliğine, cezaevi yönetimine, nakil rejimine, uluslararası cezaevi standartlarına ve nihayet bütün bunların savunma hakkı üzerindeki etkisine de bakmak zorundayız.

Hâkim tutukladı. Peki tutuklunun yerde yatmasına kim karar verdi? İnsanlardan koparılmasına kim karar verdi? Yargılandığı yerden ve müdafiinden yüzlerce kilometre uzağa gönderilmesine kim karar verdi? Ve en önemlisi, bütün bunları kim denetledi?

Tutuklama kararı, insan bedeninin idareye teslim edildiği bir mülkiyet belgesi değildir. Mahkeme cezaevini yönetmez; fakat kendi tutuklama kararının insan üzerinde neye dönüştüğüne de gözlerini kapatamaz. İnfaz hâkimliği ise idarenin cezaevi duvarları arkasında hukuktan bağımsız bir iktidar kurmasına izin veremez.

Yedi yıl önce “tutuklama cezası” demiştim. Bugün buna bir cümle daha eklemek gerekiyor: Yargı tutuklayabilir; idare cezalandıramaz.

MEVZUAT, İÇTİHAT VE BAŞLICA KAYNAKLAR

• Fahrettin Kayhan, “Hukukumuzda Tutuklama Cezası”, 2019.

• 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, özellikle m. 100, 101 ve 108.

• 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, özellikle m. 63 ve m. 111-116.

• 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu, özellikle m. 4-6.

• Ceza İnfaz Kurumlarının Yönetimi ile Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Yönetmelik.

• Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü, 045-1 ve 045-2 sayılı genelgeler; 167, 167/1 ve 167/2 sayılı ceza infaz kurumlarının tahsisi ve nakil işlemlerine ilişkin genelgeler.

• Anayasa Mahkemesi, Ziya Özden, B. No: 2016/67737, 19.11.2019.

• Birleşmiş Milletler Mahpuslara Muameleye Dair Asgari Standart Kuralları (Nelson Mandela Kuralları), özellikle Kural 21, 23, 44 ve 45.

• Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Avrupa Cezaevi Kuralları, Rec(2006)2-rev.

• Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Aşağılayıcı Muamelenin veya Cezanın Önlenmesi Komitesi (CPT), tecrit ve anlamlı insan temasına ilişkin standartlar ve ülke raporları.