Ankara Barosu’nun 10-11 Ekim 2026 tarihlerinde yapılan genel kurulunda, kürsüden yükselen sözler kadar salonun dışında devam eden siyasi gösteriler de dikkat çekiciydi. Grupların stantlarında mütemadiyen İzmir Marşı ve benzeri marşlar çalındı; “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganları atıldı. Atatürk imgesi, Atatürkçülük ve milliyetçilik, farklı siyasi geleneklerin başvurduğu güçlü meşruiyet kaynakları olarak karşımıza çıktı. Bir meslek örgütünün genel kurulunda Cumhuriyet’e ve laikliğe ilişkin görüşlerin açıklanmasında yadırganacak bir şey yok. Fakat konuşmalarla marşlar birbirine karışırken başka bir soru ister istemez gündeme geldi: Avukatın kendi meslek örgütünde esas konuşulması gereken şey nedir?

Bir düşüncenin değerini, ona bağlılığın ne kadar yüksek sesle ilan edildiğiyle ölçemeyiz. Atatürk’ün tarihsel kişiliğine duyulan saygıyla Atatürk imgesinin örgütsel iktidara siyasal meşruiyet sağlaması birbirinden farklıdır. Milliyetçiliğin siyasal görüş olarak savunulmasıyla milliyetçi söylemin avukatlık mesleğinin ortak kimliğiymiş gibi sunulması da öyle. Bu ayrımların silindiği yerde eleştiri, kolayca ‘değerlere karşı çıkmak’ şeklinde damgalanabilir. Oysa eleştirilen değerler değil, değerlerin kullanım biçimidir.

Soruyu bu nedenle ‘Barolar siyaset yapmalı mı?’ diye kurmak eksik kalıyor. Barolar elbette siyasal iktidarın hukukla ilişkisi hakkında konuşacaktır. Asıl soru, baro siyasetinin neyi merkeze aldığı, hangi kimliği güçlendirdiği ve hangi iktidar ilişkilerini yeniden ürettiğidir.

MİLLİYETÇİLİK BARODA NE İŞE YARAR?

Milliyetçilik Türkiye’de yalnızca kendisini milliyetçi olarak adlandıran hareketlerin düşüncesi değildir. Sosyal demokrat, Cumhuriyetçi, muhafazakâr ve kimi sol çevrelerin söyleminde de değişik biçimlerde yer alır. Tanıl Bora ile Necmi Erdoğan’ın Birikim’deki CHP ve DSP değerlendirmeleri, sosyal demokrasiyle devlet merkezli siyasal dil arasındaki gerilimi görünür kılar. Bu tartışma, baro seçimlerindeki ideolojik yakınlaşmaları anlamak bakımından da öğreticidir.

Vatan, millet, devletin bekası ve Cumhuriyet’in korunması üzerine konuşmak, geniş bir dinleyici topluluğunun duygularına seslenir. Fakat bu dilin kolayca ürettiği birlik duygusu, somut mesleki sorunlar üzerinde aynı kolaylıkla ortak çözüm üretmez. Duruşmanın saatinde başlamamasına, soruşturma dosyasının müdafiden saklanmasına, genç avukatın giderek ağırlaşan ekonomik yüküne karşı hangi tedbirlerin alınacağı; sloganlarla değil, hukuk politikasıyla, kurumsal emekle ve hesap sorulabilir kararlarla ilgilidir.

Üstelik milliyetçilik, avukatlık mesleği bakımından özel bir gerilimi de barındırır. Devletin güvenliğini önceleyen siyasal dil, kimi zaman devletin işlem ve eylemlerine karşı hak ileri sürmeyi kuşkuyla karşılayabilir. Oysa avukatın işi, devletin haklı olduğunu varsaymak değil; devlet dâhil herkesin hukukla bağlı olduğunu hatırlatmaktır. Mesleğin müşterek dili, belirli bir milliyetçilik yorumu değil, savunmanın bağımsızlığı olmalıdır.

ATATÜRK İMGESİNDEN KURUMSAL MEŞRUİYETE

Atatürkçülük bir dünya görüşü, tarihsel yorum ve siyasal tercih olarak savunulabilir; tartışılabilir de. Sorun, onun tartışmaya açık bir düşünsel alan olmaktan çıkarılıp bir kurumu yönetme hakkının deliline dönüştürülmesidir. Atatürk’ün adıyla konuşanların, o ad üzerinden eleştirilemezlik talep etmeleri; Cumhuriyet’in kurucusuyla Cumhuriyet adına iktidar kullananları birbirine karıştırır.

Barolar, üyelerini siyasi düşüncelerine göre kabul eden dernekler değil, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır. Atatürkçü avukat da Atatürkçülüğe eleştirel yaklaşan avukat da, farklı dünya görüşlerinden diğer meslektaşları da aynı mesleki haklara sahiptir. Hiçbirinin baroya aidiyeti bir siyasal kimlik sınavından geçirilemez. Baronun duvarına asılan portre, hangi grubun kuruma daha çok ait olduğunun ölçüsüne dönüşmemelidir.

Bir genel kurulda Atatürk’ün kaç kez anıldığı, oradaki demokrasi düzeyini göstermez. Bunun ölçüsü, farklı düşünen avukatın rahatlıkla söz alıp alamadığı, eleştirisinin dinlenip dinlenmediği, kurumsal imkânların eşitlik içinde kullanılıp kullanılmadığıdır. Cumhuriyet’e bağlılığın en sahici biçimlerinden biri, Cumhuriyet’in bütün yurttaşları gibi bütün avukatları da eşit ve özgür kabul etmektir.

ASKER MİYİZ, AVUKAT MIYIZ?

Genel kurulda sloganların tekrarlandığı anlarda içimden şu cümle geçti: Bari “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” yerine “Atatürk’ün avukatlarıyız” deselerdi. Bu düşünce, Cumhuriyet’in kurucusuna duyulan saygıyı küçümsemekten değil, avukatın kendi mesleki kimliğini başka bir kimliğin arkasına yerleştirmesine duyduğum itirazdan doğdu. İzmir Marşı’nın tarihsel çağrışımları, onu söyleyenlerin duyguları ve bir siyasal sloganın mecazi niteliği elbette inkâr edilemez. Ancak bir baro genel kurulunda, üstelik avukatların örgütlendiği stantlarda sürekli tekrarlanan “asker” kimliği üzerinde durmaya değer.

Askerî dil emre, hiyerarşiye, disipline ve safları sıklaştırmaya dayanır. Avukatlık dili ise itiraza, bağımsız muhakemeye, iktidarın karşısında dahi hukuku savunmaya ve gerektiğinde herkesin sustuğu yerde konuşmaya dayanmalıdır. Elbette bu sloganı atan avukatların mesleki bağımsızlığa karşı oldukları ileri sürülemez. Slogan onların gözünde Cumhuriyet’e bağlılığı anlatan bir mecaz olabilir. Fakat kullanılan mecazlar önemsiz değildir. Bir meslek, kendisini tekrar tekrar hangi kelimelerle anlatıyorsa zamanla o kelimelerin çağrıştırdığı ilişki biçimlerini de normalleştirebilir.

“Atatürk’ün avukatlarıyız” sözü ilk bakışta daha yerinde görünse de nihai cevap bu da değildir. Çünkü avukatın mesleki görevi herhangi bir siyasi görüşün, devletin veya tarihsel şahsiyetin avukatı olmak değil; hakkı ihlal edilen kişinin yanında, gerektiğinde bütün iktidar odaklarının karşısında durmaktır. Baronun üyeleri aynı Atatürkçülük yorumunu paylaşmak zorunda değildir. Avukatın bağımsızlığını onun ideolojik bağlılığının derecesiyle ölçmeye başladığımızda, hukuki savunmayı daha baştan daraltmış oluruz.

Bir avukatın Cumhuriyet’e ve Atatürk’e bağlılık duyması ile avukatlık kimliğini askerî bir aidiyet içinde tarif etmesi aynı şey değildir. Devletin eylemini hukuka aykırı bulduğunda itiraz edecek, millî güvenlik gerekçesiyle bastırılan bir hakkı savunacak, toplumun dışladığı kişinin müdafiliğini üstlenecek avukatın ihtiyacı, bir safa katıldığına dair yemin değil, kimseye bağlı olmadan hukuk adına konuşabilme güvencesidir. Bu nedenle sloganı bir kelime değişikliğiyle düzeltmekten daha önemli bir işimiz var: Baro siyasetini bağlılık gösterisinin değil, bağımsız savunmanın diliyle kurmak.

Marşın sesi yükselirken insan ister istemez şunu soruyor: Bu kalabalık, aynı coşkuyu savunmanın bağımsızlığı için de gösterebilecek mi? Soruşturma dosyası saklanan müdafinin, söz hakkı kesilen avukatın, yargı bürokrasisi karşısında yalnız bırakılan meslektaşın yanında durmak için de böyle bir ortak irade ortaya çıkabilecek mi? Asıl ölçü, genel kurul stantlarında hangi marşın çalındığı değil, o stantların dağıldığı ertesi gün avukatın yanında kimin kaldığıdır.

HUKUKİ SAVUNMA, MİLLÎ SAVUNMA DEĞİLDİR

2010 yılında Ankara Barosu Dergisi’nde yayımlanan ‘Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri’ başlıklı yazımda, avukatlık kimliğinin devlet karşısında yaşadığı tanınma sorununu ele almıştım. Resmî bir kimlik kartının kurumlarca tanınmamasından hareketle, asıl tanınmayanın avukatın yargı sistemi içindeki rolü olduğunu ileri sürüyordum. Aradan geçen yıllar, o ayrımın önemini azaltmadı; tersine daha görünür kıldı.

O yazıda hukukî savunmanın, devletin millî savunma hassasiyetleriyle karıştırılmasına itiraz etmiştim. Millî savunma devletin güvenliğiyle ilgilidir. Hukuki savunma ise bireyin hakkını, gerektiğinde devletin kendisine karşı ileri sürebilmesiyle. Bir sanığın savunulması, onun isnat edilen fiilinin veya siyasi düşüncesinin benimsenmesi değildir. Kolluğun işlemlerinin, savcılığın iddialarının, mahkemenin kararlarının sorgulanması da devlet düşmanlığı sayılamaz. Avukat devletin her iddiasına inanmak için değil, iddiaların hukuk içinde sınanmasını sağlamak için vardır.

Duruşma salonunun yerleşim düzeninden avukatın saatlerce koridorda bekletilmesine kadar pek çok uygulamanın savunmaya verilen değeri ele verdiğini anlatmıştım. Savcıyla hâkimin fiziksel yakınlığı, avukatın savunduğu kişiden uzak konumlandırılması, müdafinin dosyaya erişiminin fiilen zorlaştırılması... Bunlar yalnızca pratik aksaklıklar değil, hukuk kültürünün avukata biçtiği yerin dışavurumlarıdır. Devletin karşısında hukuku ileri süren kişiye kuşkuyla bakan düzen, avukatın varlığını kabul ederken mesleki işlevini kabullenmekte zorlanır.

Yazımdaki ‘karşı duruş’ ve ‘esas duruş’ ayrımı tam da bunun içindi. Her mesleğin duruşunu o mesleğin işlevi tayin eder. Avukatın görevi otorite karşısında hizaya geçmek değil; gerektiğinde hukuka dayanarak itiraz etmektir. Barolar, bu itirazı mümkün kılan meslek kuruluşları olmak zorundadır. Devletin resmî ideolojisine sadakat gösterisi, bağımsız savunmanın yerine geçemez.

BİRİKİM’İN ELEŞTİRİSİ VE NURAY ÖZDOĞAN’IN İKİLİ UYARISI

Birikim çevresinin geleneksel Kemalist sola yönelttiği eleştirinin önemli bir damarı, tarihsel ilericilikle bugünkü demokratik pratiğin birbirine karıştırılmasıdır. Cumhuriyetçi, laik veya solcu olmak, bir örgütün kararlarını kendiliğinden demokratikleştirmez. Bir dönemde özgürlük mücadelesi vermiş olmak da sonraki bütün iktidar uygulamalarına dokunulmazlık sağlamaz. İlericilik bir unvan değil, her defasında yeniden sınanması gereken bir iddiadır.

Nuray Özdoğan’ın 13 Haziran 2020’de Birikim’de yayımlanan ‘Barolar ve Diğer Meslek Örgütlerinden Ne İstiyorlar?’ başlıklı makalesi, bu tartışmayı baroların somut tarihine bağlıyor. Özdoğan, Ankara Barosu’nun uzun süre Kemalist-devletçi sosyal demokrat gelenek tarafından yönetilmesine ve baro başkanlığının kimi siyasal kariyerlerle ilişkisine eleştirel biçimde değinir. Fakat aynı yazı, siyasi iktidarın baroları bölme ve etkisizleştirme girişimlerine de güçlü biçimde karşı çıkar. Tam da bu yüzden değerlidir: İçerideki devletçi alışkanlıkları eleştirmekle dışarıdan gelen müdahaleye direnmek arasında bir çelişki görmez.

Bu iki tutumu birlikte savunmak gerekir. Barolar, yargı bağımsızlığı ve insan hakları söz konusu olduğunda kamu gücünün karşısında söz söyleyebilmelidir. Fakat siyasal iktidara karşı bağımsızlık, herhangi bir muhalefet partisine veya barodaki örgütlü gruba bağımlılığı mazur göstermez. Bir baronun siyasi iktidarın vesayetine karşı çıkması yetmez; kendisini yakın hissettiği siyasi çevrelere karşı da kurumsal mesafesini koruması gerekir.

Baroların siyaset yapmaması gerektiği sonucuna varmak, bu tartışmanın en yanlış okuması olur. Savunma hakkı, yargı bağımsızlığı, insan hakları ve adalete erişim zaten siyasetin ve kamu gücünün merkezindedir. Sorun, baronun siyaset yapması değil; hukukla ilgili kamusal sorumluluğun parti sadakatine, ideolojik gösteriye veya örgütsel kariyere indirgenmesidir.

GRUP BAROYA, BARO GRUBA DÖNÜŞÜRSE

Baro seçimlerinde grupların bulunması örgütlenme özgürlüğünün doğal sonucudur. Avukatlar ortak listeler çıkarabilir, farklı programlarla yarışabilir, genel kuruldan yönetme yetkisi isteyebilirler. Ne var ki Avukatlık Kanunu’nun düzenlediği organlar ile seçimlere katılan fiilî gruplar aynı şey değildir. Genel kurulun üyeleri gruplar değil, tek tek avukatlardır; baronun malvarlığı, kurumsal hafızası, iletişim imkânları ve temsil yetkisi de yönetimdeki grubun özel mülkiyetine geçmez.

Uzun süreli örgütsel iktidarın asıl tehlikesi burada başlar. Bir grup, kendi tarihini baronun tarihi, kendi siyasi tercihini baronun vazgeçilmez kimliği ve kendi iktidarının devamını kurumun istikrarı olarak göstermeye başlayabilir. Yönetim anlayışını eleştirmek de giderek Cumhuriyet’e, laikliğe veya özgürlüğe karşı çıkmak gibi sunulabilir. Böylece ideoloji, düşünsel tartışmanın zemini olmaktan çıkar ve iktidarı koruyan bir kalkana dönüşür.

Örgütsel iktidar yalnız sandıkta kurulmaz. Genel kurulun gündemini belirleme, kurumsal bilgiye ulaşma, üyelerle iletişim kanallarını kullanma, temsil görevlerini paylaştırma ve kamuoyu görünürlüğünü yönetme imkânları seçimler arasında da işler. Şeffaflığı, denetimi ve çoğulculuğu tam da bu nedenle konuşmalıyız. Devlet iktidarına karşı kuvvetler ayrılığını savunanların kendi kurumlarında güç yoğunlaşmasını normal karşılamaları kolay açıklanabilir bir çelişki değildir.

Buradan ne eski yöneticilerin bütün emeğini inkâr etme sonucu çıkar ne de bugünkü muhalif gruplara peşin bir demokrasi payesi verme. İktidar ilişkisi, farklı ideolojik adlar altında aynı alışkanlıkları üretebilir. Dün çoğulculuktan söz edenlerin yarın muhalefetin sesini kısmayacağına ilişkin tek güvence, iyi niyet beyanları değil; sınırlandırılmış yetki, açıklık, eşitlik ve denetimdir.

AVUKAT HAKLARI GRUBU BU TARTIŞMANIN NERESİNDE?

Avukat Hakları Grubu Ankara’nın ortaya koyduğu farklılık iddiası, baro siyasetini öncelikle avukatların gündelik hak ve ihtiyaçları üzerinden kurmasıdır. Dosyaya erişim, meslek alanını daraltan idari düzenlemeler, stajyer avukatların yükleri, genç meslektaşların ekonomik sorunları ve baro kaynaklarının kullanımı, genel siyasi aidiyet gösterilerine nazaran daha somut bir mücadele zemini sunmaktadır. Staj kayıt bedeline ilişkin idari yargı mücadelesi gibi çalışmalar, yönetimde bulunmadan da meslek hakları için sonuç alınabileceğine işaret eder.

Fakat AHG’yi bütün ideolojik referanslardan kopmuş, siyasetin dışında bir hareket gibi göstermek doğru olmaz. Avukat Hakları Grubu’nun kamuya açık ilkeler metni, Cumhuriyet değerlerini, laikliği ve Atatürk ilke ve inkılaplarını benimsediğini açıkça söyler. Aynı metin, bütün siyasi ve hayat görüşlerinden avukatların eşit hizmet almasını, şeffaflığı, liyakati ve görev süresinin sınırlandırılmasını da savunur. İşte asıl sınama, bu iki beyanın bir arada nasıl yaşatılacağındadır: Bir grubun benimsediği siyasi değerler, baronun bütün üyelerine ait kurumsal alanı daraltacak mı; yoksa meslek hakları o ideolojik aidiyetin önüne konulabilecek mi?

AHG’nin güçlü tarafı olarak gösterilebilecek şey, ‘biz daha doğru Atatürkçüyüz’ demesi değildir. Bu, eski yarışın başka bir biçimde sürdürülmesinden öteye gitmez. Fark, meslektaşın hakkını korumak için açılan davada, harcanan emekte, somut talepte ve hesap verilebilirlikte aranmalıdır. Bu farkın kalıcı olmasının şartı ise, grubun kendi örgütsel iktidar ihtimalini de eleştirebilmesidir. Avukat haklarını savunma iddiası, hiçbir gruba o haklar üzerinde temsil tekeli vermez.

AHG dâhil bütün gruplar için aynı soruları sormalıyız: Kendi görüşünden olmayan avukata eşit davranacak mı? Görevlendirmelerde liyakat beyanını uygulayacak mı? Kurumsal kaynakları seçim örgütünün kaynaklarından kesin biçimde ayırabilecek mi? Seçimi kaybettiğinde hukuk devleti mücadelesinden geri çekilmeyecek mi; kazandığında muhalefetin sözünü kısmayacak mı? Baroda iktidar değişimi ancak bu sorulara verilen fiilî cevaplar değişirse zihniyet değişimine dönüşür.

Kaldı ki insan haklarını ve hukuk devletini savunmak, ‘genel siyaset bize göre değil’ denilerek terk edilemez. Avukatın mesleki hakkıyla yurttaşın adalete erişimi birbirine bağlıdır. Bağımsız bir savunma olmadan bireyin özgürlüğü korunamaz; bireyin hakları korunmadan da avukatlık yalnızca ücret tarifeleri ve çalışma koşullarından ibaret bir mesleğe indirgenir. Meslek merkezli baro siyaseti, kamusal sorumluluğun terk edilmesi değil, o sorumluluğun hukuk üzerinden yeniden kurulması olmalıdır.

KÜRSÜDEKİ SÖYLEM, KORİDORDAKİ AVUKAT

Genel kurullarda hangi grubun daha vatansever olduğunu tartışırken, avukatın adliye koridorunda geçen saatlerini gözden kaçırabiliriz. Duruşmaların saatinde başlamaması, dosya incelemenin güçleştirilmesi, müvekkille görüşmenin engellenmesi, mesleki itirazın saygısızlık gibi karşılanması, genç avukatın geçimini sağlayamaması... Bunlar baro siyasetinin ikincil değil, asli meseleleridir. Avukatlık kimliği çoğu zaman büyük ideolojik tartışmalarda değil, işte bu gündelik karşılaşmalarda değersizleştirilir.

Genel kurullara katılımın sınırlı oluşuna da bu açıdan bakmak gerekir. Sandığa gelmeyen her meslektaşın barodan umudunu kestiğini söyleyemeyiz. Ancak avukatın kendi örgütünün kürsüsünde kendi sorunlarını yeterince duyamaması, aidiyetini zayıflatabilir. Grupların sayısal örgütlülüğü büyürken baroyla sıradan avukat arasındaki mesafenin büyümesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir ihtimaldir. Katılım azlığının yükünü yalnız katılmayan avukatın omuzlarına yüklemek kolaycılıktır.

Baro siyaseti, yönetime kimin geleceği yarışından ibaret kalırsa seçimlerin kazananı bulunur, fakat mesleğin kazandığı belirsizleşir. Oysa seçim bir araçtır. Baronun başarısı, kendi grubuna kaç makam sağladığıyla değil, avukatın yargı sistemi içindeki yerini ne ölçüde güçlendirdiğiyle ölçülmelidir.

İLERİCİLİĞİN TAPUSU YOKTUR

Atatürkçülüğü benimseyenlerin de milliyetçilerin de sosyalistlerin de farklı görüşlerdeki avukatların da bu meslek kuruluşunda yeri vardır. Hiçbirinin diğerlerinden fazla kurumsal sahiplik hakkı yoktur. Baroları siyasetsizleştirmek değil; siyasetin avukatlık kimliğini ve bağımsız savunmayı teslim almasını önlemek gerekir. Kendi değerlerine bağlılığın sınırını, başkalarının haklarına duyulan saygı çizer.

Nuray Özdoğan’ın dışarıdan gelen müdahaleye karşı baroların özerkliğini savunan tutumu ile 2010’da avukatın ‘karşı duruş’ işlevi üzerine yazdıklarım aynı yerde buluşuyor: Özgür savunmanın güvencesi, siyasi iktidarın hoşnutluğu da değildir, baro yönetimlerinin ideolojik saygınlığı da. Güvence, kamu gücüne karşı hukuk adına itiraz edebilen avukatın varlığı ve bu avukatı yalnız bırakmayan bir meslek örgütüdür.

Atatürk’ün portresini duvara asmak, marş söylemek ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye haykırmak kolaydır. Asıl güç olan, Cumhuriyet’in eşit yurttaşlık fikrini farklı siyasi görüşlerden avukatların eşit söz ve hizmet hakkına dönüştürmektir. Demokrasi üzerine konuşmak kolaydır; kendi örgütsel iktidarını sınırlamak, denetime açmak, gerektiğinde bırakabilmek ise başka bir olgunluk ister. Bir baronun kimliği duvarındaki resimlerde, stantlarında yükselen sloganlarda veya yöneticisinin parti rozetinde değil, savunmanın bağımsızlığı için gösterdiği fiilî dirençte aranmalıdır.

Baroların sahibi yoktur. Yöneticileri vardır ve onlar da geçicidir. Avukatın kimliği ise bu görevlerden, bu unvanlardan ve bu siyasi aidiyetlerden daha kalıcıdır. İlericilik, iktidara gelmenin gerekçesi olabilir; iktidarda kalmanın tapusu olamaz.

Av. Fahrettin KAYHAN

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Fahrettin Kayhan — “Avukatlık Kimliği ve Avukatın Yargı Sistemi İçindeki Yeri”, Ankara Barosu Dergisi, 2010/3, s. 275–287.

https://dergipark.org.tr/tr/pub/abd/article/374116

Nuray Özdoğan — “Barolar ve Diğer Meslek Örgütlerinden Ne İstiyorlar?”, Birikim, 13 Haziran 2020.

https://birikimdergisi.com/guncel/10149/barolar-ve-diger-meslek-orgutlerinden-ne-istiyorlar

Necmi Erdoğan – Tanıl Bora — “CHP ve DSP’de Solun Bakiyesi Nedir?”, Birikim, sayı 120, Nisan 1999.

https://birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-120-nisan-1999/2314/chp-ve-dsp-de-solun-bakiyesi-nedir/3256

Avukat Hakları Grubu — “İlkelerimiz”, Grubun kamuya açık ilkeler metni.

https://www.avukathaklari.net/ilkelerimiz/

Ankara Barosu — “69. Olağan Genel Kurul sonucu”, 12 Ekim 2026 duyurusu.

https://ankarabarosu.org.tr/duyuru/811ae94a-c793-11f1-95b7-000c29c9dfce