Geçtiğimiz günlerde tutuklu müvekkilimizin ailesinden bir haber aldık. Müvekkilimiz cezaevinden SEGBİS aracılığıyla sulh ceza hâkimliğine bağlanmış, tutuklulukları gözden geçirilmiş ve tutukluluğun devamına karar verilmişti. Müdafileri olarak ne incelemenin yapılacağından haberdardık ne de tutuklama nedenlerini tartışma imkânı bulabilmiştik.

Bu olay, 15 Aralık 2025 tarihinde yayımladığım “VEYA” başlıklı yazıda ele aldığım bir başka tutukluluk incelemesini hatırlattı. O olayda bir müdafi, incelemeye katılmak için 568 kilometre yol gitmiş; CMK 108/1’deki “şüpheli veya müdafii” ifadesi, şüpheli ile müdafiin birlikte dinlenmesini dışlar biçimde yorumlanmış. Tutuklu duruşmaya kabul edilmemişti. Meslektaş tutukluluk incelemesinin hangi sulh ceza hakimliğinde ne zaman yapılacağını öğrenmek için bir kaç gününü harcamış, son anda tevzi edilen hakimliği tesadüfen öğrenebilmişti. Meslektaşın müvekkili, kendisinin bizzat dinlenmemesi nedeniyle tutukluluğun devamına karar verildiğini düşünerek meslektaşı azletmişti. Müdafi dinlenirken şüphelinin dışarıda bırakılması, “veya” bağlacının hukukî yorumunun savunma hakkını nasıl etkileyebildiğini gösteriyordu. Bizim olayımızda ise bu defa şüpheliler SEGBİS aracılığıyla dinlenmiş, müdafinin incelemeden haberi olmamıştı. Bunların aynı usulî durumlar olduğunu söylemiyorum. Ancak iki örneği yan yana koyunca, savunmanın tutukluluk denetiminde neden kimi zaman sonradan hatırlanan bir unsur gibi görüldüğünü sormamak mümkün olmuyor.

CMK 108/1'in lafzı, her incelemede şüpheli ile müdafiin birlikte dinlenmesini açıkça zorunlu kılmaz. Ama kanundaki “veya”nın, müdafi yardımından yararlanma talebini bertaraf eden veya müdafi ile birlikte tutuklunun dinlenmesini engelleyen bir yasak olarak okunması da mümkün değildir. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Erdal Korkmaz ve diğerleri kararında (18.11.2015, B. No: 2013/2653), talep üzerine müdafi ile birlikte savunma yapılmasının engellenmesini kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı bakımından değerlendirmiştir. O olayda müdafi yardımının istenmiş olması belirleyicidir. Bizim yaşadığımız olayda ise böyle bir talebin ret kararıyla karşılanması değil, müdafilerin inceleme zamanından bie haberdar edilmemesi söz konusu. Bu nedenle AYM kararının somut olayımıza kendiliğinden aynı sonucu bağladığını iddia etmek doğru olmaz.

Prof. Dr. Ersan Şen, 4 Şubat 2026 tarihli “Tutukluluğun İncelenmesine Müdafiin Katılma Hakkı” yazısında, CMK 101/3, 102/3, 108 ve 149 arasındaki ilişkiyi inceleyerek müdafi yardımının daha güçlü güvenceye bağlanması gerektiğini savunuyor. 19 Mart 2026 tarihli “Tutukluluğun İncelenmesi” yazısında da “veya” bağlacının temel haklar aleyhine yorumlanmasına itiraz ediyor. Bu görüşler, kanunun mevcut lafzıyla savunmanın etkin katılımını sağlayan bir usul arasında hâlâ tartışmaya değer bir mesafe bulunduğunu gösteriyor. Bana göre en azından müdafiin inceleme gün ve saatinden haberdar edilmesini, katılma talebinin karşılanma usulünü ve şüphelinin avukatına danışmak istediğinde izlenecek yolu açıkça düzenlemek gerekiyor.

Kanunun başka hükümleri bu tartışmayı daha da ilginç kılıyor. CMK 43/2, tanığın telefon, telgraf, faks veya elektronik posta gibi araçlarla çağrılabilmesine izin veriyor. CMK 176/1, iddianameye ilişkin bilgiler ve duruşma tarihinin sanığa aynı iletişim araçlarından yararlanılarak ayrıca bildirilmesini öngörüyor. Aynı maddenin üçüncü fıkrası ise tutuklu sanığın duruşmaya çağrılmasında müdafiin de onunla birlikte davet edileceğini söylüyor. CMK 176 kovuşturma evresine ilişkindir; oradaki davet hükmünü soruşturma evresindeki her CMK 108 incelemesine doğrudan taşımıyorum. Fakat kanun koyucunun katılımı kolaylaştırma amacı ve savunmaya verdiği yer bakımından bu hükümler arasında sistematik bağ kurmamıza engel yok.

Bir tanığı telefonla çağırabilen, sanığı elektronik postayla ayrıca bilgilendirilmesini öngören bir sistemin, tutuklu şüphelinin müdafiine inceleme zamanını bildirmekte neden isteksiz kaldığı açıklanmalıdır. Burada usulüne uygun tebligatla basit bilgilendirmeyi birbirine karıştırmaya da gerek yok. Telefon mesajı veya elektronik posta, her durumda resmî tebligatın hukukî sonuçlarını doğurmaz; fakat müdafiin incelemeye katılabilmesini sağlayacak bilgiyi ulaştırabilir. Avukat bir mesaj kadar adliyeye yakınken, savunmanın hâkimliğin ekranına ulaşamaması teknolojik bir zorunluluk değilse, bunun hangi muhakeme anlayışından kaynaklandığını sormalıyız.

Kanun koyucunun her incelemede müdafiye resmî tebligat yapılmasını açıkça öngörmemiş olmasıyla, müdafiin katılımının kolaylaştırılmasının hukuken gereksiz sayılması farklı meselelerdir. CMK 108/1’in mevcut metninden genel ve koşulsuz bir ön bildirim yükümlülüğü bulunduğunu çıkarmak kolay değildir. Buna rağmen kanunun sistematiği, temel hakların etkili kullanılmasını sağlayacak usulün tercih edilmesi gerektiğini düşündürüyor. Müdafiye inceleme gününün makul bir süre önce bildirilmesi; incelemeye katılmak istediğinde bunun nasıl sağlanacağının belirlenmesi; şüpheli müdafi yardımını talep ettiğinde bu talebin nasıl karşılanacağının açıklığa kavuşturulması, kanunun ruhuyla uyumlu bir çözüm olacaktır.

Elbette SEGBİS bağlantısı kurulmuş olması, tek başına savunma hakkının ihlali anlamına gelmez. Teknoloji, cezaevinde tutulan şüphelinin dinlenmesini kolaylaştırabilir. Fakat şüphelinin hâkime kendi durumunu anlatmasıyla müdafiin kuvvetli suç şüphesini, tutuklama nedenlerini, ölçülülüğü ve adli kontrolü tartışması aynı faaliyet değildir. Tutuklu, neden serbest bırakılmak istediğini içtenlikle anlatabilir; buna rağmen dosyanın hukukî düğümünü çözecek konuları anlatmakta güçlük çekebilir. Müdafiin bilgi ve emeği burada devreye girer.

Tutuklu kişi açısından SEGBİS ekranı, sıradan bir görüşme aracı değildir. Karşısındaki hâkimin özgürlüğü hakkında karar vereceğini bilir. Kendisini anlatmak isteyebilir; konuşmasını suçsuzluğunu dile getirmeye, ailesinin durumuna veya cezaevinde yaşadıklarına yöneltebilir. Bunlar değersiz sözler değildir, fakat tutukluluk incelemesinde hukukî tartışmanın konusu başkadır. Savunmanın, şüphelinin anlattıklarını tekrar etmenin ötesinde, dosyadaki kuvvetli suç şüphesi ve tutuklama nedenleri üzerinde somut biçimde durması gerekir. Müdafiin varlığı bu nedenle bir törensel refakat meselesi değildir. Şüphelinin kendi sesini duyurması ile hukukî yardımının etkili olması arasındaki boşluğu doldurur.

Tutukluluğun devamına ilişkin gerekçe meselesi de bu tablonun parçası. CMK 101/2, kuvvetli suç şüphesinin, tutuklama nedenlerinin, ölçülülüğün ve adli kontrolün yetersizliğinin somut olgularla açıklanmasını ister. Her inceleme, önceki tutuklama kararının üzerine yeni bir tarih atılmasından ibaret olamaz. Kaçma şüphesini yazmakla bu şüpheyi doğuran olguyu göstermek başka şeylerdir. Delillerin henüz toplanmadığını söylemekle serbest bırakılan kişinin hangi delili nasıl etkileyebileceğini tartışmak da öyle. Uzun gerekçe ile yeterli gerekçe birbirine karıştırılmamalı; kimi zaman birkaç somut cümle, sayfalarca hazır ibareden daha denetlenebilirdir.

Tutukluluğun her otuz günlük incelemede yeniden değerlendirilmesi gereği, karar makamına eski gerekçeleri güncellenmiş tarih altında tekrarlama yetkisi vermez. Bu inceleme, soruşturmanın hangi aşamaya ulaştığını ve tutuklamanın neden hâlâ gerekli görüldüğünü ortaya koymalıdır. Koruma tedbiri olarak tutuklama, ileride verilebilecek bir mahkûmiyetin avansı sayılamaz. Daha önce “Hukukumuzda Tutuklama Cezası” ve “Tutuklama Cezasından İdari Cezalandırmaya” yazılarımda üzerinde durduğum mesele de buydu: geçici tedbirin zamanla fiilî cezalandırmaya benzemesi tehlikesi. Süre uzadıkça gerekçenin özelleşmesi ve güncel koşulların tartışılması ihtiyacı azalmaz; tersine denetimin ciddiyeti daha belirgin hâle gelir.

Tutukluluğun incelenmesi, yine de bazen kurumsal bir ritüel görünümü kazanabiliyor. Süre doluyor, bağlantı kuruluyor, tutanak düzenleniyor, tutukluluğun devamına karar veriliyor. İşlem biçimsel olarak tamamlanmış oluyor. Böyle bir tekrarda zamanla gözden kaçabilecek şey, denetimin niçin öngörüldüğüdür. Hukuk sosyolojisindeki habitus kavramı, yargılama pratiğinde edinilen ve sonraki kuşaklara aktarılan davranış alışkanlıklarını anlamak bakımından yararlıdır. Hâkim, savcı ve avukatlar yalnızca kanun metinleriyle değil, kurumun günlük işleyişi içinde karşılaştıkları örneklerle de yetişirler. Bir işlemin öteden beri aynı şekilde yapılması, onun doğru usul olduğu kanaatini güçlendirebilir.

“Bizde uygulama böyle” sözünü bu nedenle önemserim. Adliyedeki kimi alışkanlıklar, yazılı hukuk kuralından daha kuvvetli bir yönlendirme gücü kazanabilir. Örneğin müdafiin inceleme zamanından haberdar edilmemesi, uygulamada sorgulanmadan tekrarlanıyorsa, zamanla katılımın gerekmediğine ilişkin sessiz bir kabule dönüşebilir. Oysa kanunda katılımı zorlaştıran açık bir hüküm bulunmadığı hâlde savunmanın fiilen dışarıda kalması, hukukî güvencelerin hangi koşullarda kullanılabilir olduğuna yeniden bakmamızı gerektirir.

Müdafinin katılma hakkının teorik olarak tanındığı, buna karşılık incelemenin zamanının kendisine bildirilmediği bir düzende, hakkın kullanılması rastlantısal koşullara bağlı kalabilir. Yargılama düzeninin müdafiye haber vermeyi zorlaştıran gerçek bir nedeni varsa açıklanmalıdır. Böyle bir neden bulunmadığında ise ceza muhakemesinin kişi özgürlüğünü koruma amacıyla daha uyumlu bir yol aranmalıdır. Tutuklu sanığın duruşmasına müdafiin davet edilmesini öngören kanun koyucunun, tutuklu şüphelinin özgürlüğü hakkında yürütülen denetime müdafiin katılmasının pratik biçimde sağlanmasını reddettiği varsayılamaz. Bu konuda açık bir kanunî usul geliştirilmesi, uygulama farklılıklarını azaltabilir.

Bir telefon mesajı veya elektronik posta kadar yakındaki müdafiin tutukluluk incelemesinden habersiz kalması, bugünün adliyesinde teknik bir zorunluluk olarak sunulamaz. Bunun hukukî bir tercihe dönüşüp dönüşmediğini, savunmanın yerini nasıl belirlediğini ve kişi özgürlüğünü koruyan güvencelerle bağdaşıp bağdaşmadığını tartışmalıyız. Çünkü tutukluluğu yeniden incelemek üzere kurulan bir usulün, müdafiin incelemeden sonradan haberdar olmasını olağan sayması üzerinde durulmaya değer bir çelişkidir.

Kaynak notları

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, m. 43/2, 100, 101/2-3, 102/3, 104, 108, 149 ve 176/1, 3.

Anayasa Mahkemesi, Erdal Korkmaz ve diğerleri, B. No: 2013/2653, 18.11.2015, özellikle §§ 115-120. https://www.hukukihaber.net/tutukluluk-incelemelerinde-mudafi-yardimindan-yararlandirilmamis-olma-454895

Prof. Dr. Ersan Şen, “Tutukluluğun İncelenmesine Müdafiin Katılma Hakkı”, 04.02.2026, https://www.hukukihaber.net/tutuklulugun-incelenmesine-mudafiin-katilma-hakki-sen

Prof. Dr. Ersan Şen, “Tutukluluğun İncelenmesi”, 19.03.2026, https://www.hukukihaber.net/tutuklulugun-incelenmesi-ersan-sen

Av. Fahrettin Kayhan, “VEYA”, 15.12.2025, https://www.hukukihaber.net/veya-fahrettin-kayhan

Av. Fahrettin Kayhan, “Tutuklama Cezasından İdari Cezalandırmaya”, 08.10.2026, https://www.hukukihaber.net/tutuklama-cezasindan-idari-cezalandirmaya