I. Giriş
Bir dava açılmadan önce davacı aslında bir hesap yapar. Elindeki hakkı, karşısındaki riski, ödeyeceği harcı, kazanırsa ne elde edeceğini, kaybederse neye katlanacağını tartar ve kararını buna göre verir. Bu hesabın bütün detayları mer’i hukuk kuralları çerçevesinde yapılır. Hukuk devletinin davacıya verdiği sözlerden biri de bu noktadadır: Davanın taraflarını, dava açıldığında var olmayan ve öngörülemeyen bir kuralla karşı karşıya bırakmamak.
Türkiye'de önalım davası görülmekte olan çok sayıda kişi için bu söz geçerliliğini yitirdi. 25 Aralık 2025 tarihinde yürürlüğe giren 7571 sayılı Kanun, önalım hakkını kullanan paydaşın ödeyeceği bedeli değiştirdi ve bunu yalnızca gelecekte açılacak davalar için yapmadı. Kanunun eklediği geçici madde, yeni kuralın "yürürlüğe girdiği tarihten önce açılmış olan davalar hakkında da" uygulanacağını ortaya koydu.[1] Yıllardır süren, bir kısmı ilk derecede kabulle sonuçlanmış, bir kısmı Yargıtay önünde sırasını bekleyen dosyalar adeta bir gecede başka bir davaya dönüştü.
Bu yazı, “rayiç bedel” tercihinin isabetini tartışmaktan ziyade, kanun koyucunun mahkeme önünde karşı karşıya gelmiş iki kişiden birinin aleyhine, yargılama sürerken davanın şartlarını değiştirmesinin mümkün olup olmadığı, bu durumun gerçekleşmesi halinde anayasal bedelin ne olacağı hususuna ilişkindir.
II. Ne Değişti?
Yasal önalım hakkı, paylı mülkiyette bir paydaşın payını üçüncü bir kişiye satması halinde diğer paydaşlara o payı öncelikle satın alma imkanı verir. Hak, alıcıya karşı dava açılarak kullanılır. Değişiklikten önce Türk Medeni Kanunu'nun 734. maddesi, önalım hakkı sahibinin tapudaki satış bedelini ve alıcıya düşen tapu giderlerini mahkemenin belirlediği yere yatırmasını arıyordu ve davacının ödeyeceği para, tapu kayıtlarında gösterilen satış miktarının kendisiydi.
7571 sayılı Kanun bu fıkrayı baştan yazdı. Yeni metne göre:
"Dava konusu payın rayiç bedeli hakim tarafından gecikmeksizin belirlenir. Önalım hakkı sahibi, belirlenen rayiç bedel ile alıcıya düşen tapu giderlerini nemalandırılmak üzere hakim tarafından belirlenen yere verilen kesin süre içinde nakden yatırmakla yükümlüdür. Bu yükümlülük, verilen kesin süre içinde yerine getirilmezse önalım hakkı sahibi adına payın tesciline karar verilemez. (…)"
Aynı Kanun 733. maddede de iki değişiklik yaptı: İhale yoluyla yapılan kamu satışlarında önalım hakkını kaldırdı ve hakkın kullanılabileceği azami süreyi iki yıldan bir yıla indirdi. Ayrıca bizim konumuzu alakadar eden geçici maddeyi ekledi. Bu maddenin birinci fıkrası, 733. maddedeki değişikliklerin önceki satışlara uygulanmayacağını söyledi. İkinci fıkrası ise 734. maddedeki değişikliğin, yani rayiç bedel kuralının, açılmış davalara da uygulanacağını.
III. Değişikliğin Haklı Tarafı
Eski düzenin iki zaafı bulunmaktaydı. Birincisi, tapuda satış bedelinin gerçeğin altında gösterilmesi yaygın bir alışkanlıktı ve önalım davacısı bu düşük bedelden yararlanıyordu. Anayasa Mahkemesi 2023'te bu sonucu Anayasa'ya aykırı görmeyerek düşük bedel beyan eden alıcının bunun sonucuna katlanmasını hakkaniyete aykırı olmadığına karar verdi.[2] İkincisi daha ciddi olan; davaların yıllarca sürmesi karşısında, alıcı taşınmazı kaybettiğinde eline geçen paranın enflasyon karşısında erimiş olmasıydı. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kararlarında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Türkiye aleyhine verdiği bir kararda, bu erimeyi alıcının mülkiyet hakkının ihlali saydı.[3]
Dikkat edilirse bu kararların istediği şey rayiç bedel değildir. İstenen, alıcıya ödenecek paranın yargılama boyunca değerini korumasıdır. Her ne kadar enflasyon seviyelerinin yüksekliği karşısında “nemalandırma” hususu da yargılama sonunda davalıya teslim edilecek olan ve dosyaya depo edilen satış bedelinin tam kıymetini koruma konusunda endişeleri ortadan kaldırmasa da yeni fıkradaki "gecikmeksizin" ve "nemalandırılmak üzere" ibareleri tam olarak bu ihtiyaca cevap vermekte olup bu yönüyle yerindedir. Rayiç bedele geçiş ise bunun ötesinde, kanun koyucunun kendi tercihi olup ileriye dönük olarak uygulandığında savunulabilir yönleri bulunmaktadır. Esasen ele aldığımız çerçeve bakımından önemli olan bundan sonra pay satın alanın da, önalım hakkını kullanmayı düşünenin de neyle karşılaşacağını bilebilmesidir.
Sorun, bu tercihin geriye doğru uzatılmasında başlamaktadır.
IV. Asıl Sorun: Görülmekte Olan Davalar
Somut bir örnekle düşünüldüğünde; bir paydaş, 2021 yılında komşu payın tapuda 100.000 liraya satıldığını öğreniyor. Kanun ona şunu söylüyor: Bu bedeli ve tapu masraflarını ödersen payı alabilirsin. Paydaş birikimini gözden geçiriyor, harcını bu bedel üzerinden yatırıyor, davasını açıyor. Mahkemenin belirlediği bedeli depo ediyor. Dava dört yıl sürüyor, ilk derece mahkemesi davayı kabul ediyor, dosya Yargıtay'a gidiyor.
25 Aralık 2025'ten sonra bu dosyanın başına gelen şudur: Yargıtay, eski kurala göre hiçbir hatası bulunmayan kabul kararını yalnızca kanun değiştiği için bozuyor. Dosya ilk derece mahkemesine dönüyor, bilirkişi payın rayiç değerini belirliyor ve davacıya, aradaki farkı kesin süre içinde yatırması söyleniyor. Farkın ise önceki depo edilen bedelle arasında birkaç kat olması kuvvetle muhtemeldir. Davacı bu parayı depo etme imkanı bulamazsa, dört yıl önce haklı olarak açtığı ve ilk derece mahkemesinde kazandığı davayı kaybediyor.
Bu bir varsayım değil, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi'nin 2026 yılının ilk yarısında istikrarlı biçimde uyguladığı çözümdür.[4] Üstelik Daire, uygulama sırasında kanunun cevaplamadığı bir soruyla karşılaşmıştır: Rayiç bedel hangi tarihe göre belirlenecektir? Kanun koyucu bu konuda iradesini bildirmemiştir. Daire çoğunluğu, boşluğu kendisi doldurmuş ve görülmekte olan davalarda kanunun yürürlüğe girdiği günün, yani 25 Aralık 2025'in esas alınacağına karar vermiştir. Aynı Dairenin bir kısım üyesi ise istikrarlı karşı oylarında, bu tarihin kanunda yer almadığını, rayicin satış tarihine göre belirlenmesi gerektiğini ve çoğunluğun çözümünün davacının kullanmış olduğu önalım hakkını akamete uğratacağını yazmaktadır.
Tablonun bütününe bakıldığında ortaya çıkan şudur ki; davacı, 2021'de açtığı davada 2021'in kuralıyla değil, 2025'in kuralıyla ve 2025'in fiyatıyla yargılanmaktadır. Bu fiyatı belirleyen tarih de kanunda değil, bir daire çoğunluğunun içtihadında yazılıdır. Unutulmaması gerekir ki işbu tarihte Daire çoğunluğunun içtihadi olarak oluşturduğu bu uygulama çizgisi gelecek başka bir zamanda yine içtihadi uygulama ile farklılaşabilir. Nitekim farklı alanlarda benzer örnekler vakidir.
V. Düzenlemenin Hak Arama Hürriyeti Bağlamında Oluşturduğu Sorun
Anayasa'nın 36. maddesi herkese adil yargılanma hakkını tanır. Bu hakkın en yalın unsurlarından biri silahların eşitliğidir. Taraflar mahkeme önünde, birini diğerine göre belirgin biçimde zayıf düşürmeyecek koşullarda bulunmalıdır. Bu eşitliği bozabilecek olan yalnızca hakim ya da karşı taraf değildir. Yasama organı da görülmekte olan bir davanın sonucunu taraflardan biri lehine belirleyecek bir kural koyduğunda aynı dengeyi bozar.
Anayasa Mahkemesi bunu, üstelik bir önalım davasında, açıkça söylemiştir. Kahraman Vural başvurusunda davacı, sınırdaş tarım arazisi maliki sıfatıyla önalım davası açmış, dava sürerken çıkarılan bir kanun bu hakkı kaldırmış, mahkeme de davayı reddetmiştir. Mahkeme silahların eşitliği ilkesinin ihlal edildiğine karar verirken şu tespiti yapmıştır:
"Yasama organının, yargılamadaki taraflardan birinin lehine sonuç doğuracak şekilde kanun çıkarttığı durumlarda, davanın taraflarının eşit konumda olduğu söylenemez."[5]
Aynı kararda başvurucunun, başlangıçta başarı şansı oldukça yüksek olan davasını yasamanın müdahalesi sonucunda kaybettiği vurgulanmıştır. Strazburg içtihadı da aynı çizgidedir: Yasama organı hukuk alanında geriye etkili kurallar koyabilir, ancak görülmekte olan bir uyuşmazlığın yargısal çözümünü etkilemeye yönelik müdahale ancak zorlayıcı bir kamu yararı varsa haklı görülebilir. Mahkeme bu ölçütü, devletin taraf olmadığı, iki özel kişi arasındaki davalara da uygulamış ve böyle bir durumda devletin, kanunu çıkararak taraflardan birini haklı çıkarmış olduğunu belirtmiştir.[6]
Önalım davalarındaki güncel sorun bu tarife uymaktadır. Davada bir tarafta payı satın alan, diğer tarafta önalım hakkını kullanan paydaş olarak iki özel kişi bulunmaktadır. Geçici madde, bu iki kişi arasındaki ihtilafın tam merkezindeki soruyu, yani davacının ne kadar ödeyeceğini, yargılama sürerken alıcı lehine yeniden cevaplamıştır. Davacının, davasını açtığında söz konusu olmayan fakat dava devam ederken vazedilen bir hüküm nedeniyle artık ileri sürdüğü önalım hakkına erişimi önemli ölçüde kısıtlanmıştır.
Bu noktada önalım hakkının mevcudiyetini koruyor olması ve yalnızca bedelin değişiyor olması üzerinden bir itiraz akla gelse de sonuç değişmemektedir. Zira hak arama hürriyeti bakımından önemli olan, hakkın kağıt üzerinde durup durmadığı değil, davacının mahkemeden sonuç alma imkanının başlangıçta öngörülen ve bilinen düzlemde korunup korunmadığıdır. Bedelin birkaç katına çıktığı ve farkın kesin süre içinde nakden yatırılmasının arandığı bir düzende, birçok davacı için hakkın "durması" ile "kaldırılması" arasındaki fark yalnızca teorik olup böyle bir aşırı külfetin doğurulmuş olması hakka erişimin oldukça zor ve öngörülemeyecek kadar güç hale getirilmesi anlamını taşımaktadır ve pratikte bu farktan bahsedilemeyecektir.
VI. Hukuki Güvenlik ve Öngörülebilirlik
Hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak kişi, davranışını yürürlükteki kurallara göre düzenleyebilmeli ve bu kuralların sonradan aleyhine çevrilmeyeceğine güvenebilmelidir. Dava açarken de böyle bir davranışın ürünü olarak davaya uygulanacak ilgili kanun maddeleri, masrafı, riski ve geri dönüşü olmayan sonuçları dikkati nazara alınır.
Anayasa Mahkemesi, devam eden icra takiplerinin yeni kurala göre sonuçlandırılmasını öngören bir geçici maddeyi iptal ederken ölçütü şöyle koymuştu: Alacaklıların, takibi başlattıkları aşamada var olmayan, dolayısıyla öngörmeleri de mümkün bulunmayan bir kurala tabi tutulmaları hukuki güvenlik ilkesiyle bağdaşmaz.[7] Önalım davacısının durumu bundan farklı değildir. Davasını açtığı gün Kanun "satış bedeli" diyordu. Hiçbir özenli davacı, hiçbir dikkatli avukat, dava sürerken bu ibarenin "rayiç bedel" olacağını ve bunun kendi dosyasına uygulanacağını öngöremezdi.
Öngörülemezlik bununla da bitmemektedir. Rayicin hangi tarihe göre belirleneceği kanunda yazmamaktadır. Uygulamada bir tarih, karşı oylarda başka bir tarih, öğretide başka tarihler savunulmakta ve belki de ileriki tarihlerde bugün uygulamada kabul edilen tarih yine değişecektir. Davacı ek bedeli yatıramazsa ya da bu yüzden davasından vazgeçerse yargılama giderlerine ve karşı tarafın vekalet ücretine kimin katlanacağı belli değildir ki bu da başlı başına bir problemdir. Yine harcın rayiç bedele göre tamamlanıp tamamlanmayacağı, önceden depo edilen bedelin nemasının nasıl hesaba katılacağı sorularının cevabı da kanunda yoktur.
Dava açtığı gün haklı olan, hatta ilk derecede haklı çıkmış olan bir kişinin, kanun değişti diye hem davayı hem yargılama giderini kaybetmesi ihtimali, bu belirsizliğin en ağır sonucudur.
Temel haklara getirilen sınırlamanın kanunla yapılması, yalnızca ortada bir kanun metninin bulunması demek değildir. Kişinin, o metne bakarak hangi sonuçla karşılaşacağını makul bir kesinlikle görebilmesi demektir. Derdest davalar bakımından bu kesinlik bugün kanundan değil, bir dairenin oy çokluğuyla kurduğu içtihattan gelmektedir.
VII. Mülkiyet Hakkı ve Meşru Beklenti
Önalım hakkının Anayasa'dan doğan bir hak olmadığı doğrudur, nitekim Anayasa Mahkemesi de bunu söylemiştir. Ancak aynı karar, bu hakkın kullanımının Anayasa'nın 35. maddesindeki mülkiyet hakkının koruması kapsamında olduğunu da kabul eder.[8] Kanunun açık hükmüne ve onlarca yıllık yerleşik içtihada dayanarak dava açmış, mahkemenin gösterdiği bedeli depo etmiş bir kişinin, payı o bedelle edinme beklentisi soyut bir umut değildir. Hukuk düzeninin kendisinin doğurduğu, somut ve meşru bir beklentidir. Geçici madde bu beklentiyi, davacıya herhangi bir geçiş ya da telafi imkanı tanımadan ortadan kaldırmıştır.
Geçici maddenin kendi içindeki çelişkiye de dikkat etmek gerekir. Birinci fıkra, önalım hakkının varlığını ve süresini ilgilendiren değişikliklerin önceki satışlara uygulanmayacağını söylemektedir. Yani esasen kanun koyucu, eski kurala güvenenlerin korunması gerektiğini irade etmiştir. İkinci fıkra ise aynı kişilerin ödeyeceği bedel söz konusu olduğunda bu korumayı esirger. Aynı kanunun aynı maddesinde, aynı hakkın bir yönü için geçiş koruması tanınıp diğer yönü için tanınmamasının nesnel ve makul bir açıklaması bulunmamaktadır. İlgili Kanun maddesinin gerekçesi bulunmadığı için bu açıklamayı arayabileceğimiz bir yer de yoktur.[9]
VIII. Anayasa Mahkemesi Önündeki Süreç
Kanunun yürürlüğe girmesinden kısa süre sonra çok sayıda asliye hukuk mahkemesi, geçici maddenin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Bu başvuruların bir kısmı; dosyada tutanağın onaylı örneğinin eksik olması, başvurunun ara karar biçiminde yapılmış olması, her kuralın Anayasa'nın hangi maddesine neden aykırı olduğu ayrı ayrı gösterilmemiş olması gibi sebepler gösterilerek yöntemine uygun yapılmadığı gerekçesiyle reddedildi. Bu retler kuralın Anayasa'ya uygun bulunduğu anlamına gelmemekte olup yalnızca itiraz yolunun usul bakımından ne kadar titizlik istediğini göstermektedir.
Usul engelini aşan başvurular ise birleştirilerek esastan incelemeye alınmıştır.[10] Bu yazının yazıldığı tarihte Mahkemenin esas hakkındaki kararı Resmi Gazete'de yayımlanmış değildir. Karar hangi yönde çıkarsa çıksın, tartışmanın eksenini belirleyecektir. Ancak o güne kadar derdest dosyalarda hak kayıpları birikmeye devam etmektedir. Bu nedenle, önüne böyle bir dosya gelen mahkemelerin Anayasa Mahkemesi'nin kararını bekletici mesele yapmayı ciddi biçimde düşünmesi, kanaatimizce hem tarafların hem usul ekonomisinin yararınadır. Aksi düşünülerek şu an depo bedelini yatırma imkanı bulunmadığı için dosyası işlemden kaldırılan ve davası açılmamış sayılan bir davacının hakkında verilen bu hükmün kesinleşmesi sonrası Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı gelmesi, aslında iptal edilen bir hüküm yüzünden davacının artık telafisi mümkün olmayan bir zararının varlığını kati hale getirmektedir. Dolayısıyla “bekletici mesele” hususunun ciddiyetle ele alınması gerekmektedir.
IX. Sonuç
Kanun koyucu önalım bedelini yeniden belirleyebilir. Tapudaki bedel yerine rayiç bedelin esas alınması hususu hedef alınmadığı gibi bu irade ileriye dönük olarak uygulandığında kimsenin güvenini sarsmaz ve hatta uygulamada yerleşik hale gelen tapuda bedelin düşük gösterilmesi alışkanlığının kırılmasını sağlayabilir.
Sorun, bu kuralın geriye doğru, açılmış ve derdest davalara uzatılmasındadır. Geçici maddenin ikinci fıkrası ile yürürlükteki kanuna güvenerek dava açmış kişi, dava açtığı gün var olmayan ve öngöremeyeceği bir yükle karşı karşıya bırakılmıştır. İki özel kişi arasındaki davada, yargılama sürerken, ihtilafın tam merkezindeki soru ölçüsüz şekilde taraflardan biri lehine cevaplanmıştır. Kanun koyucu bunu yaparken zorlayıcı bir neden göstermemiş, daha hafif araçlar elinin altındayken menfaat dengesi açısından en orantısızını seçmiş ve uygulamanın en temel sorularını da cevapsız bırakmıştır.
Kanaatimizce getirilmesi gereken çözüm hiç karmaşık değildi. Rayiç bedel kuralı, yürürlük tarihinden sonra yapılan satışlara ya da en azından bu tarihten sonra açılan davalara uygulanmalı; görülmekte olan davalarda ise davacının yükümlülüğü, depo ettiği bedelin değerini koruyacak bir nemalandırmayla sınırlı tutulmalıydı. Böyle bir geçiş hükmü, alıcıyı korurken davacıya da hukuk devletinin verdiği sözü tutmuş olurdu.
Görüldüğü gibi bir hukuk düzeninin güvenilirliği, büyük ilkelerin ilan edildiği metinlerden çok, bu tür küçük geçici maddelerle de sınanmaktadır. Davasını açan kişiye "kurallar yolda değişebilir" denildiği yerde, sarsılan yalnızca o davacının hesabı değil, mahkemeye başvurmanın anlamıdır.

Av. Sinan Erkam ŞİMŞEK
KAYNAKÇA
A. Mevzuat
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Kanun No. 2709, RG 09.11.1982, S. 17863).
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (RG 08.12.2001, S. 24607).
7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun (kabul tarihi 24.12.2025, RG 25.12.2025, S. 33118).
B. Yasama Belgeleri
TBMM, Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Esas No. 2/3393, Sıra Sayısı 247, 28. Dönem, 4. Yasama Yılı (Adalet Komisyonu Raporu, 04.12.2025).
TBMM Genel Kurul Tutanağı, 28. Dönem, 4. Yasama Yılı, 42. Birleşim, 24.12.2025 (4721 sayılı Kanunun 733 ve 734 üncü maddeleri ile geçici 1 inci maddesine ilişkin yeni madde ihdası önergeleri).
C. Anayasa Mahkemesi Kararları
AYM, E.2018/108, K.2019/5, 13.02.2019.
AYM, E.2023/77, K.2023/190, 08.11.2023, RG 12.12.2023, S. 32397.
AYM, E.2024/152, K.2025/116, 03.06.2025, RG 22.09.2025, S. 33025.
AYM, E.2026/23 (Yalova 2. Asliye Hukuk Mahkemesi ve birleşen dosyalar), esas incelemesi devam etmektedir.
AYM, Ali İmancı ve Eşref Aydın, B. No: 2017/15134, 29.01.2020.
AYM, Hüseyin Ak, B. No: 2016/77854, 01.07.2020.
AYM, Kahraman Vural, B. No: 2021/30295, 29.07.2025.
D. Yargıtay Kararları
Yargıtay 7. HD, E.2025/6409, K.2026/476, 02.02.2026.
Yargıtay HGK, E.2025/216, K.2026/195, 01.04.2026.
E. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları
AİHM, Zielinski ve Pradal ile Gonzalez ve diğerleri/Fransa [BD], B. No: 24846/94, 28.10.1999.
AİHM, Vezon/Fransa, B. No: 66018/01, 18.04.2006.
AİHM, El/Türkiye, B. No: 35952/10, 16.11.2021.
İLGİLİ KANUN HÜKÜMLERİ
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 2 (hukuk devleti), m. 13 (temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlanması), m. 35 (mülkiyet hakkı), m. 36 (hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı).
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu m. 733 (yasal önalım hakkının kullanılamayacağı haller ve kullanma süresi; 7571 sayılı Kanun m. 35 ile değişik birinci ve dördüncü fıkra), m. 734 (önalım hakkının kullanılması ve bedelin yatırılması; 7571 sayılı Kanun m. 36 ile değişik ikinci fıkra), geçici m. 1 (7571 sayılı Kanun m. 37 ile eklenen geçiş hükmü; birinci fıkra: 733 üncü madde değişikliklerinin önceki satışlara uygulanmaması, ikinci fıkra: 734 üncü madde değişikliğinin açılmış davalara uygulanması).
7571 sayılı Kanun m. 35, 36 ve 37.
------
[1] 7571 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 631 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, kabul tarihi 24.12.2025, RG 25.12.2025, S. 33118, m. 35-37.
[2] AYM, E.2023/77, K.2023/190, 08.11.2023, RG 12.12.2023, S. 32397, § 28.
[3] AYM, Ali İmancı ve Eşref Aydın, B. No: 2017/15134, 29.01.2020; Hüseyin Ak, B. No: 2016/77854, 01.07.2020. AİHM, El/Türkiye, B. No: 35952/10, 16.11.2021.
[4] Yargıtay 7. HD, E.2025/6409, K.2026/476, 02.02.2026. Hukuk Genel Kurulu da geçici maddenin derdest davalarda uygulanacağını teyit etmiş, rayiç tarihine ilişkin tartışmaya girmemiştir: HGK, E.2025/216, K.2026/195, 01.04.2026.
[5] AYM, Kahraman Vural, B. No: 2021/30295, 29.07.2025, § 11, § 16.
[6] AİHM, Zielinski ve Pradal ile Gonzalez ve diğerleri/Fransa [BD], B. No: 24846/94, 28.10.1999, § 57; özel kişiler arasındaki davalar bakımından Vezon/Fransa, B. No: 66018/01, 18.04.2006, § 30, § 34.
[7] AYM, E.2018/108, K.2019/5, 13.02.2019, § 33.
[8] AYM, E.2024/152, K.2025/116, 03.06.2025, RG 22.09.2025, S. 33025, § 32-33.
[9] Önalıma ilişkin hükümler, 2/3393 esas numaralı kanun teklifinde ve Adalet Komisyonu raporunda (Sıra Sayısı 247) yer almamakta olup Genel Kurul görüşmeleri sırasında yeni madde ihdasına dair önergelerle metne eklenmiştir; önergeler gerekçe okunmaksızın ve söz talebi olmaksızın kabul edilmiştir. Bkz. TBMM Genel Kurul Tutanağı, 28. Dönem, 4. Yasama Yılı, 42. Birleşim, 24.12.2025.
[10] AYM, E.2026/23 (Yalova 2. Asliye Hukuk Mahkemesi ve birleşen dosyalar). Dosya 16.07.2026 tarihli Genel Kurul gündeminde esas inceleme aşamasında yer almıştır.
Next




