Duruşma salonunun psikolojisi: sembolik enflasyon, otomatik çağrışımlar, yargısal kanaat ve travmatik hafıza

Adliyeye girmek için önce kemerinizi çıkarırsınız. Çantanızı X-ray cihazının bandına bırakırsınız; cep telefonunu, anahtarı, bozuk paraları bir kutuya koyar, duyarlı kapıdan geçersiniz. Alarm çalarsa yeniden denersiniz. Girişteki güvenlik görevlisinin talimatlarıyla başlayan bu karşılaşma, adalet arayan insanın adliye içindeki ilk deneyimidir. Hâkimle henüz karşılaşmamıştır; ne var ki bedeninin ve eşyalarının denetlenebildiği, hareketlerinin kurallara bağlandığı bir mekâna girdiğini öğrenmiştir.

Sonra adliye holü gelir. Yerine göre insan boyunu aşan Themis heykeli, geniş merdivenler, bayraklar, Atatürk büstü ya da portresi, önünde çelenk bırakılan anıtsal bir düzenleme... Duruşma salonuna ulaştığında sembollerin sayısı artar: yüksek kürsü, hâkim ve savcı cübbeleri, kürsünün arkasındaki Atatürk portresi, Türk bayrağı, “Adalet mülkün temelidir” yazısı. Tutuklu sanığın parmaklıklarla çevrili bir bölümde tutulduğu salonlarda bu kompozisyona parmaklıklardan bir sınır daha katılır.

Bütün bunlara mesleğimizin günlük manzarası olarak alışmışızdır. Oysa mahkemeye ilk kez gelen kişinin zihninde, daha yargılama başlamadan, çok sayıda duygusal ve bilişsel izlenim oluşmuş olabilir. Sembollerin psikolojik etkisini incelemek, bunların temsil ettiği tarihsel veya hukukî değerleri küçümsemek değildir. Tam tersine, o değerlerle insanların yaşadıkları somut deneyim arasında nasıl bir ilişki kurulduğunu anlamaya çalışmaktır.

Sembolün anlamı, onu gören kişinin zihninde tamamlanır

Bayrak egemenliği, cübbe kurumsal görevi, terazi adaletin ölçüsünü, portre Cumhuriyet’in kurucu tarihini, yüksek kürsü karar verme yetkisini simgeler. Ne var ki bir sembolün toplumsal anlamı ile onun belirli bir kişide uyandırdığı duygu aynı şey değildir. Kişi bir bayrağa bakıp güven duyabilir; aynı bayrağın bulunduğu salonda ağır bir haksızlığa uğradığını düşünmüşse, sonraki karşılaşmalarında bambaşka anılar da canlanabilir. Ortak işaretler, herkesin zihninde ortak ve değişmez bir duygusal tepki yaratmaz.

Robert Zajonc’un tanıdıklık ve salt maruz kalma üzerine çalışmaları, tekrarın kimi koşullarda olumlu tutumu güçlendirebildiğini gösterir. Ancak durmaksızın yinelenen her işaretin etkisinin durmadan artacağını düşünemeyiz. Alışma, bıkkınlık ve bağlama bağlı ters tepkiler de mümkündür. Burada “sembolik enflasyon” deyimini analitik bir benzetme olarak kullanabiliriz: Sembollerin sayısının ve görünürlüğünün artması, temsil ettikleri değerin fiilen gerçekleştiğine dair güveni kendiliğinden artırmaz. Bu kavram, tek başına doğrulanmış bir psikolojik yasa değil, incelenmeye değer bir yorumdur.

Sembolik enflasyon: çoğaldıkça sıradanlaşan işaretler

Adliye girişindeki güvenlik noktasından duruşma salonundaki kürsüye kadar ilerlerken aynı kurumsal mesajla farklı biçimlerde karşılaşırız. Bir yerde Themis’in terazisi, başka bir yerde bayrak, Atatürk portresi, adaleti yücelten yazılar, törenlerde kullanılan anıtlar ve cübbeler vardır. Her birinin kendine özgü tarihsel ve hukuki anlamı bulunur. Fakat bunlar yoğunlaştığında yalnızca tek tek ne anlattıkları değil, bir arada ve tekrar tekrar görülmelerinin insan psikolojisi üzerindeki etkisi de tartışılmalıdır. Buna, iktisattaki enflasyon kavramından ödünç alınmış bir benzetmeyle, sembolik enflasyon diyebiliriz: işaretlerin çoğalmasıyla onların duygusal dikkat çekiciliğinin veya ayırt ediciliğinin aşınması ihtimali.

İnsan psikolojisinde tekrarın tek yönlü bir etkisi yoktur. Robert Zajonc’un salt maruz kalma etkisi yaklaşımı, tanıdık hâle gelen bir uyaranın başlangıçta daha olumlu değerlendirilebileceğini açıklar. Montoya ve arkadaşlarının 2017 yılında 81 makaledeki 268 eğri tahminini değerlendirdiği meta-analiz ise özellikle görsel uyaranlarda tekrar ile beğeni arasındaki ilişkinin ters U biçimini alabileceğini göstermiştir. Tekrar başlangıçta yakınlık yaratırken bir noktadan sonra aynı artışı sağlamaz, hatta olumlu değerlendirme azalabilir. Bunun adliye sembollerinde mutlaka böyle olacağını söyleyemeyiz; söz konusu araştırma doğrudan Türk adliyelerinde yürütülmemiştir. Ancak meslek hayatı boyunca aynı duvar yazısını binlerce kez gören avukatla ilk kez bir ağır ceza salonuna giren sanığın neden farklı duygular yaşayabileceğini açıklamak için yararlı bir başlangıçtır.

Sembolik tekrarın etkisini yalnızca aşınma olarak görmek de eksik olur. Bayraklar ve grup işaretleri, kişilerin ait oldukları topluluğu hatırlamalarını ve topluluğu daha bütünleşmiş algılamalarını sağlayabilir. David Butz’un ulusal semboller üzerine incelemesi ile Callahan ve Ledgerwood’un bayrak ve logolar hakkındaki araştırmaları, sembollerin kimlik ve grup birliği bakımından aktif psikolojik işlevler üstlenebildiğini gösterir. Böylece aynı sembol, artık şaşırtıcı veya heyecan verici olmadığı hâlde, kurumsal otoriteyi ve aidiyeti hatırlatma gücünü sürdürebilir. Duygusal sıradanlaşma ile siyasal yahut kurumsal etkinin sürmesi birbiriyle çelişmek zorunda değildir.

Bir başka olasılık, zorunlu saygı gösterisi beklentisinin yarattığı tepkidir. İnsanların belirli bir sembolü görmeleri ile ona belirlenmiş biçimde saygı göstermeye zorlandıklarını hissetmeleri farklı deneyimlerdir. Psikolojik tepki kuramı, davranış özgürlüğünün tehdit altında algılandığı koşullarda öfke ve direnç doğabileceğini açıklar. Buradan hareketle, törenlere katılımın veya belirli sembolik davranışların samimiyet ölçüsü hâline getirildiği ortamlarda aşırı tekrarın ters etkileri olabileceği söylenebilir. Bununla birlikte her resmî töreni veya her yoğun sembol kullanımını psikolojik zorlama olarak değerlendiremeyiz.

Asıl düşündürücü olan, sembollerin çoğalmasıyla onların vaat ettiği değerlerin uygulanışı arasındaki mesafedir. Duvarda adalet yazısının bulunması ile yargılama sırasında sözün dinlenmesi, savunmaya zaman tanınması, tarafların saygı görmesi arasında otomatik bir bağ yoktur. Sembollerin çoğalması, olumsuz yargılama deneyimi yaşayan kişide tam tersine daha keskin bir çelişki duygusu doğurabilir. Bir süre sonra kişi karşısındaki portreyi veya heykeli değil, onun altında yaşadığını düşündüğü aşağılanmayı, çaresizliği yahut haksızlığı hatırlamaya başlayabilir. Burada alışma, bıkkınlık, kurumsal güvensizlik ve travmatik hatırlamayı birbirinden ayırmak gerekir: her tekrar travma yaratmaz; her sembolik bıkkınlık da sembolün temsil ettiği değerlere düşmanlık anlamına gelmez.

Bu nedenle sembollerin psikolojik etkisini heykellerin sayısını, portrelerin büyüklüğünü veya bayrakların sıklığını sayarak belirleyemeyiz. Asıl araştırılması gereken, farklı konumlardaki insanların bu işaretlere hangi yaşantı ve beklentilerle baktığıdır. Adliyeye ilk kez giren vatandaş, yıllardır aynı koridorları kullanan avukat, tutuklu sanık ve karar veren hâkim aynı sembolik ortamın içinde bulunur; fakat aynı psikolojik ortamı yaşamazlar.

Girişteki kontrol: adaletle karşılaşmadan önce denetlenmek

Adliye girişindeki güvenlik araması, gerçek bir güvenlik ihtiyacına karşılık verebilir. Adliye çalışanlarının, tarafların ve ziyaretçilerin korunması kamu otoritesinin görevidir. Fakat gerekli görülen tedbirin uygulama biçiminin insanda bıraktığı iz ayrıca tartışılabilir. Sıra beklemek, kişisel eşyalarını sergilemek, kemerini çıkarmak, geçiş izni beklemek, kimin kolayca içeri alındığını ve kimin tekrar tekrar arandığını görmek; bunların tümü kişinin kurum karşısındaki konumuna ilişkin bir izlenim üretir.

Bu izlenim herkeste aynı olmayacaktır. Bir kişi güvenlik denetimini rahatlatıcı bulabilir, bir başkası kendisini şüpheli muamelesi görmüş gibi hissedebilir. Özellikle kontrolün öngörülemez, sert veya keyfî algılandığı koşullarda kontrol kaybı duygusu ağırlaşabilir. Buradaki sorun aramayı başlı başına bir travma olarak adlandırmak değil, adalet deneyiminin kapıda başlamış olduğunu kabul etmektir. İşlemin hukukî dayanağı ve ölçülülüğü ayrıca incelenmelidir; giriş kontrolü ile ceza muhakemesindeki adli arama da özdeşleştirilmemelidir.

Themis heykeli ve törensel alanlar: görkemin duygusal çift yönlülüğü

Devasa bir Themis heykeli karşısında insan adaletin büyüklüğünü de, kurum karşısındaki kendi küçüklüğünü de hissedebilir. Terazi ve kılıç adaletin düşünsel öğelerini görünür kılarken, heykelin ölçüsü, yüksekliği ve bulunduğu mekân bambaşka bir duygu katmanı oluşturur. Anıtsal mimari bir ziyaretçide saygı ve güven, diğerinde mesafe ve kaygı uyandırabilir. Heykelin boyutundan psikolojik etkiye ilişkin kesin bir sonuca varamayız; yine de görsel büyüklüğün otorite algısıyla nasıl kesiştiğini sormamız gerekir.

Adliye girişlerinde Atatürk büstü veya portresi çevresinde kurulmuş, törenlerde çelenk sunulan düzenlemeler de toplumsal hafızaya ve ritüele ilişkindir. Antropolojik anlamda “seküler sunak” benzetmesi, bu alanların ibadet yeri olduğu iddiasını değil, törensel saygının belirli bir merkez etrafında örgütlenmesini anlatabilir. Durkheim’ın kolektif ritüellere ilişkin düşünceleri burada ufuk açıcıdır. Ancak Cumhuriyet’in kurucu değerleri ile bu değerlerin adliye mimarisinde ve törenlerinde temsil edilmesi aynı inceleme konusu değildir. Asıl psikolojik soru, kişinin söz konusu düzenlemelerle karşılaştığı sırada önceki deneyimlerinden ve kurumsal beklentilerinden ne taşıdığıdır.

Sembollerin yönü: ortak değerlerin önünde kim oturuyor?

Duruşma salonunda gözden kaçan ayrıntılardan biri sembollerin yönüdür. Atatürk portresi, bayrak ve “Adalet mülkün temelidir” yazısı çoğunlukla kürsü çevresinde, salonun taraflarına ve izleyicilerine dönük bulunur. Hâkimler, kimi salonlarda savcı, bu işaretlerin önünde oturur. Sanık ve müdafi ise onların karşısında bulunur. Böylece ortak kabul edilmesi gereken değerlerin görsel arka planı, belli makamların bulunduğu tarafta yoğunlaşır.

Bayrak sanığın da bayrağıdır; Cumhuriyet’in kurucu mirası müdafi için de ortak bir tarihsel zemindir; adalet sözü mağdurun da yargılananın da güvencesidir. Buna karşılık mekânsal kompozisyonda semboller sanki kürsünün arkasındaki makamları destekleyen bir fon oluşturabilir. Bu algı, düzenlemeyi yapanların böyle bir amaç taşıdığını kanıtlamaz; fakat görsel çağrışımlar ile hukukî kavramların birbirinden ayrılması gerektiğini gösterir. “Sembolik cepheleşme” ifadesiyle kastettiğim, ortak değerlerin belirli makamların arkasında toplanmasının, bazı katılımcılarda devlet ve yargılanan kişi arasında karşıt bir sahne algısı yaratabilme olasılığıdır.

Duruşma salonu dekor değildir ama sahnesi vardır. Goffman’ın etkileşim dramaturjisi, insanların rol, mekân ve görünüm üzerinden birbirlerini nasıl değerlendirdiğini anlamamıza yardım eder. Bu sahnede hâkim cübbesini giyer, mübaşir yüksek sesle çağırır, savcı belirli bir konumdan konuşur, müdafi söz ister ve sanık hakkında karar verilir. Kimin arkasında hangi işaretin bulunduğu, kimin daha yüksekte oturduğu, kimin ayağa kalkıp kimin oturmaya devam ettiği, yargılama başlamadan önce dahi otoriteyi hissedilir kılar.

Cübbe, kürsü ve makam: güven mi, itaat mi?

Cübbe, yargılama görevinin kişisel keyif değil kurumsal sorumluluk olduğuna işaret etmelidir. Hâkimin cübbesi tarafsızlığı, savcınınki kamusal görevi, müdafiinki bağımsız savunmayı çağrıştırabilir. Fakat aynı kıyafet, muhatabının geçmişine göre güven kadar korku da uyandırabilir. Yargıcın cübbesi altında daha önce aşağılandığını düşünen bir insan, sonraki duruşmada otoriteyi yalnızca saygıyla karşılamayabilir.

Kürsü yüksekliğinin de salt bir mobilya tercihi olmadığı anlaşılıyor. Duygu Hatipoğlu Aydın’ın 2020’de Ankara Barosu Dergisi’nde yayımlanan çalışması, hukukla mimarinin semboller ve anlatılar yoluyla birbirine bağlandığını; adliye mekânının adalet anlayışına dair mesaj verdiğini ele alır. Merve Buldaç’ın 2019 tarihli araştırması ise farklı ülkelerdeki duruşma salonlarının fiziksel ve ruhsal koşullarını inceleyerek Türkiye için bir tasarım önerisi geliştirir. Buldaç’ın önerisinde savcının avukatlarla aynı yükseltiye alınması, bugün alışılmış gördüğümüz yerleşimin tartışılmaz bir gereklilik olmadığını gösterir. Bu çalışmalar portre ve bayrağın tek başına belirli bir klinik tepki yarattığını kanıtlamaz; fakat mekânın katılımcılara yalnızca işlevsel değil psikolojik bir çevre sunduğunu kavramamıza yardımcı olur.

Cübbenin altındaki zihin: semboller, otomatik çağrışımlar ve yargısal kanaat

Hâkim kürsüye çıktığında cübbesini giyer; fakat insan zihnini kapının dışında bırakamaz. Hukuk, hâkimden bağımsız ve tarafsız olmasını, vicdani kanaatini duruşmada tartışılan delillere dayandırmasını bekler. Bu normatif beklenti, zihinsel süreçlerin bütünüyle bilinçli ve hatasız işlediği anlamına gelmez. Hâkim de herkes gibi önceden edindiği çağrışımlarla, hızlı değerlendirmelerle ve dikkatini belirli unsurlara yönelten bilişsel eğilimlerle karşı karşıyadır. Mesleki deneyim bunları tanımayı ve denetlemeyi kolaylaştırabilir; tamamen ortadan kaldırdığını varsaymak doğru olmaz.

Bilişsel psikolojide sık kullanılan iki kavram burada önemlidir: otomatik değerlendirme ve bilişsel önyargı. İlkinde bir görüntü, sözcük veya bağlam hızlı bir çağrışımı harekete geçirebilir. İkincisinde ise daha önce edinilmiş bir izlenim, sonraki bilgilerin yorumlanmasını sistematik biçimde etkileyebilir. İlk izlenime aşırı bağlanma, başlangıçtaki sayısal bir değerin sonraki değerlendirmeyi etkilemesi (çıpalama), sonradan öğrenilen sonucun geçmişteki olasılıkları olduğundan daha öngörülebilir gösterilmesi (geriye dönük bakış yanlılığı) bu alanın incelenen örneklerindendir.

Guthrie, Rachlinski ve Wistrich’in “Blinking on the Bench” başlıklı çalışması, yargıçların sezgisel karar verme süreçlerini ve bunların bazı hata risklerini deneysel görevler üzerinden incelemiştir. Rachlinski ve çalışma arkadaşlarının örtük önyargılar üzerine yürüttüğü araştırmalar da yargıçların otomatik çağrışımlardan bütünüyle muaf olmadığını düşündürmektedir. Bu çalışmaların önemli sınırlılığı şudur: Bir bayrağın, Atatürk portresinin veya cübbenin Türk ceza hâkiminin hükmünü hangi yönde ve ne ölçüde değiştirdiğini doğrudan ölçmemişlerdir. Dolayısıyla bulgular, salon sembollerinin belirli bir hükme neden olduğunu kanıtlamak için değil, böyle bir etkinin neden araştırılmaya değer olduğunu göstermek için kullanılabilir.

Duruşma salonunun görsel kompozisyonunu düşünelim. Hâkim ve savcı çoğu salonda yüksek bir düzlemde, devletin ve adaletin sembollerinin önündedir. Tutuklu sanık kimi salonda güvenlikli bir bölümde, kimi zaman ahşap parmaklıkların arkasındadır. Böyle bir sahnenin sanığı, izleyiciyi, müdafii ve karar vericiyi aynı biçimde etkileyeceğini söyleyemeyiz. Yine de salonun temsil ettiği otoritenin kimin arkasında toplandığı, kişinin ilk bakışta kime güvenilir, kime tehlikeli veya kime güçsüz gözüyle bakabileceğine ilişkin örtük çağrışımlara zemin hazırlayabilir. Bu ihtimal, doğrudan deneysel olarak sınanması gereken bir hipotezdir.

Burada bir başka tehlike, sembolik düzenin delillerin yerine geçmesi değil, delillerin yorumlandığı zihinsel çerçeveye fark ettirmeden karışmasıdır. İnsan, başlangıçta oluşan bir izlenimi daha sonra gelen bilgilerle düzeltmekte zorlanabilir. Sanığın görünümü veya bulunduğu yer, isnadın doğruluğu hakkında hukuken delil değildir. Bu nedenle duruşma düzenini değerlendirirken masumiyet karinesini yalnızca karar metninde korumanın yeterli olup olmadığını, salonun görsel dilinin de bu ilkeyle bağdaşıp bağdaşmadığını sormak gerekir.

Yargısal tarafsızlık, hâkimin iyi niyetine bırakılacak psikolojik bir nitelik olarak görülemez. Çelişmeli yargılama, gerekçelendirme, delillerin açıkça tartışılması, savunmaya etkin katılım ve önceden oluşmuş kanaatlerin denetlenebilmesi gibi usul güvenceleri, insan zihninin hata ve yanlılık ihtimali karşısında kurumsal önem taşır. Sembolleri ortadan kaldırmak tek başına tarafsızlık sağlamayacağı gibi, onları daha da çoğaltmak da yargısal kanaati daha güvenilir kılmaz. Önemli olan, görsel otoritenin delil değerlendirmesinin önüne geçmesine izin vermeyen bir muhakeme kültürüdür.

Parmaklığın psikolojisi: daha delil tartışılmadan verilen görsel mesaj

Sanık parmaklığın gerisinde tutulduğunda, hareket alanı sınırlandırılırken bir kimlik çağrışımı da üretilir. İzleyici, karşısında henüz mahkûm edilmemiş bir insan değil, güvenlik bölmesinde tutulan bir insan görür. Bu görüntü, bazı kişiler için tehlikelilik ve suçluluk ihtimalini artırabilir. Bu yalnızca retorik bir benzetme değildir: McKimmie, Hays ve Tait’in 2016 tarihli deneyinde 258 katılımcı, savunma avukatının yanında oturan sanığa kıyasla ayrı bölmede veya güvenlik görevlisi yanında gösterilen sanığı daha olumsuz değerlendirmiştir. Rossner ve arkadaşlarının 2017 tarihli deneysel jüri araştırması da sanığın bölmede tutulmasının mahkûmiyet yönündeki değerlendirmeleri etkileyebildiğini ortaya koyar. Bunlar simüle edilmiş ve yabancı yargı ortamlarına ilişkin bulgulardır; Türk hâkimlerinin aynı şekilde etkilendiği sonucunu tek başına vermez.

Hukuk da bu maddi düzenlemeye kayıtsız kalmamıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi, Svinarenko ve Slyadnev/Rusya kararında (17 Temmuz 2014) sanıkların duruşma sırasında metal kafes içinde tutulmasını insan onuruyla bağdaşmaz bularak Sözleşme’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir. Mahkeme, kamuya açık biçimde kafeste sergilenmenin aşağılanma, çaresizlik, korku ve aşağılık duygularını uyandırabileceğine dikkat çekmiştir. Duruşma salonunun tasarımının, bir insanın değerine yönelik fiilî bir muameleye dönüşebildiğini gösteren güçlü örneklerden biridir.

Travmatik hafıza: aynı salona yeniden girmek

Sembollerin psikolojik etkisi bakımından en hassas konu travmatik hatırlamadır. İnsan ağır bir haksızlık, tehdit veya aşağılanma deneyimi yaşadığı ortamın seslerini, kokularını, eşyalarını ve görüntülerini daha sonra kendisine o olayı hatırlatan işaretler olarak algılayabilir. Bazen yüksek kürsü, bazen cübbe, bazen demir kapının kapanma sesi, bazen de duvardaki bir söz bu işlevi görebilir. Burada sembolün kamusal anlamıyla kişinin o sembole yüklediği yaşantısal anlam birbirinden ayrılır.

Yine de her olumsuz duruşma deneyimini travma sonrası stres bozukluğu olarak nitelendirmek bilimsel bakımdan doğru olmaz. Travmatik hatırlatıcı, moral injury olarak anılan ahlaki yaralanma ve kurumsal ihanet farklı kavramlardır; her biri her dosyada meydana gelmez. İnsan kendisini korumasını beklediği kurum içinde korunmadığını düşünüyorsa güven kaybı ağırlaşabilir. Kendisini adalet adına haksızlığa uğramış hissediyorsa, temsil edilen ideal ile yaşanan gerçeklik arasındaki çelişki daha yakıcı hâle gelebilir. Bu çıkarımların bir kısmı psikolojik kuramların yargılama deneyimine uygulanmasıdır; duruşma salonuna özgü nicel ölçüm olarak sunulamaz.

Adaletin vaadi ile yaşanan usul arasındaki mesafe

Tom R. Tyler’ın usul adaleti araştırmalarının temel önemi, insanların kurumları değerlendirirken yalnızca vardıkları sonuca bakmamalarıdır. Dinlenip dinlenmedikleri, kendilerine saygı gösterilip gösterilmediği, karar vericinin tarafsız görünüp görünmediği de önem taşır. Bu perspektiften bakıldığında, duvardaki adalet yazısının psikolojik değeri, o yazının altında gerçekleşen muameleyle birlikte şekillenir. Bir sanığın sözünün kesilmesi, müdafiin taleplerinin dinlenmemesi veya keyfî bekletilme algısı, daha önce güven veren sembolleri olumsuz çağrışımlarla birleştirebilir.

Semboller bazen güveni destekler, bazen alışkanlık nedeniyle görünmez hâle gelir, bazen de hak ve özgürlük beklentisinin boşa çıktığı düşünülen olayların hatırlatıcısına dönüşür. Bu olasılıklar birbirini dışlamaz. Aynı kişi bir bayrağa samimiyetle saygı duyarken, bayrağın bulunduğu salonda karşılaştığı uygulamadan rahatsızlık duyabilir. Sembole saygıyla kurumun uygulamalarını eleştirme hakkı arasında zorunlu bir çelişki yoktur.

Bu nedenle adliye binalarının sembolik görkemini çoğaltmak, adalete duyulan güveni kendiliğinden çoğaltmaz. Themis heykelinin büyüklüğü, kürsünün yüksekliği veya duvardaki sözlerin görkemi; dinlenme, tarafsızlık ve gerekçeli karar gibi usul güvencelerinin yerini tutamaz. Semboller üzerinden verilen mesaj ile gündelik yargılama pratiği arasında açıklık büyüdükçe, sembollerin kişilerin belleğindeki anlamı da değişebilir.

Sonuç yerine: duvarların hafızası yoktur, insanların vardır

Adliye duvarları yaşananları hatırlamaz. Heykellerin, portrelerin, yazıların hafızası yoktur. Fakat o duvarların arasında bekletilmiş, dinlenmiş veya dinlenmemiş, hakkında karar verilmiş, özgürlüğüne kavuşmuş ya da özgürlüğünü kaybetmiş insanların hafızası vardır. Sembollerin psikolojik etkisini incelerken asıl dikkat etmemiz gereken, duvarlarda ne bulunduğundan önce, o duvarların arasında insanlara ne yaşatıldığıdır.

Duruşma salonunun görsel düzeni kaçınılmaz olarak hukuk hakkında bir şey söyler. Ancak adaletin gerçekten nasıl deneyimlendiğini belirleyen, sembollerin ihtişamı kadar—hatta ondan çok—o mekândaki söz hakkı, muamele, güvenlik uygulamaları, savunma imkânı ve kararın gerekçesidir. İnsan, adaletin sembolleriyle ilk karşılaştığında onlardan güven bekleyebilir. Bir gün aynı sembolleri gördüğünde ne hissedeceğini ise büyük ölçüde o salondan hangi deneyimle ayrıldığı belirler.