Çocuk kavramı, hukukun farklı alanlarında çeşitli düzenlemelere konu olmakla birlikte, çocuğun korunması, gelişiminin desteklenmesi ve toplum içerisinde sağlıklı bir birey olarak yetiştirilmesi bakımından özel bir öneme sahiptir. Nitekim çocuklar, gelişim süreçleri ve içinde bulundukları sosyal koşullar nedeniyle yetişkinlerden farklı hukuki güvencelere ihtiyaç duymaktadır. Hukuk sistemimizde çocukların korunmasına ilişkin düzenlemeler incelendiğinde, zaman içerisinde yalnızca kanuni hükümlerin değil, bu hükümlerde kullanılan kavramların da değişime uğradığı görülmektedir.
Özellikle geçmişte yaygın olarak kullanılan "korunmaya muhtaç çocuk" ifadesinin yerini "korunmaya ihtiyacı olan çocuk" kavramına bırakması ve yakın zamanda "suça sürüklenen çocuk" yerine "adli süreçteki çocuk" kavramının kabul edilmesi, çocuk hukukunda yaşanan kavramsal dönüşümün önemli örneklerini oluşturmaktadır. Söz konusu değişiklikler ilk bakışta yalnızca terminolojik düzenlemeler olarak değerlendirilebilirse de çocukların hukuki statülerinin belirlenmesi, haklarının korunması ve adli süreçlerdeki konumlarının tespiti bakımından önemli sonuçlar doğurmaktadır.
Hukuk sistemimizde çocuk kavramının tanımlanmasında temel ölçüt yaş kriteridir. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme'nin 1'inci maddesinde, uygulanabilecek hukuka göre daha erken yaşta ergin olma durumu saklı tutularak on sekiz yaşına kadar her insanın çocuk sayılacağı düzenlenmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 6'ncı maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde çocuk, henüz on sekiz yaşını doldurmamış kişi olarak tanımlanmıştır. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 3'üncü maddesinde ise çocuk, daha erken yaşta ergin olsa bile on sekiz yaşını doldurmamış kişi olarak ifade edilmiştir. Anılan düzenlemelerden anlaşılacağı üzere kanun koyucu, çocuğun hukuki korunmasını yalnızca medeni hukuk anlamındaki erginlik durumuna bağlamamış, on sekiz yaşın tamamlanmasını temel ölçüt olarak benimsemiştir.
Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu uyarınca evlenme veya mahkeme kararıyla erginlik kazanılması, kişinin Türk Ceza Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu bakımından çocuk olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir. Diğer taraftan Anayasa'nın 41'inci maddesinde devletin çocukları her türlü istismara ve şiddete karşı koruyucu tedbirleri alacağı düzenlenerek çocukların korunması anayasal bir yükümlülük haline getirilmiştir. Dolayısıyla çocuk kavramının yalnızca biyolojik yaşla açıklanması yeterli olmayıp çocuğun korunması, desteklenmesi ve adalet sistemi içerisinde özel güvencelerden yararlandırılması bakımından da değerlendirilmesi gerekmektedir.
Türk sosyal hizmetler hukukunda çocukların korunmasına ilişkin temel düzenlemelerden biri olan 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu'nda uzun yıllar "korunmaya muhtaç çocuk" kavramı kullanılmıştır. Ancak 6 Şubat 2014 tarihli ve 6518 sayılı Kanun'un 30'uncu maddesiyle 2828 sayılı Kanun'da yer alan "muhtaç" ibareleri "ihtiyacı olan" şeklinde değiştirilmiştir. Bu değişiklikle birlikte Kanun'un 3'üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde "korunmaya ihtiyacı olan çocuk" kavramı benimsenmiştir.
Söz konusu düzenlemede beden, ruh ve ahlak gelişimleri veya kişisel güvenlikleri tehlikede bulunan; anne veya babası bulunmayan, anne veya babası belli olmayan, terk edilen yahut ebeveynleri tarafından ihmal edilerek sosyal tehlikelere karşı savunmasız bırakılan çocuklar tanımlanmıştır. Buna karşılık 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 3'üncü maddesinde "korunma ihtiyacı olan çocuk" kavramına yer verilmiş ve bedensel, zihinsel, ahlaki, sosyal ve duygusal gelişimi ile kişisel güvenliği tehlikede olan, ihmal veya istismar edilen ya da suç mağduru çocuk bu kapsamda değerlendirilmiştir.
Her iki kanundaki tanımlar birlikte ele alındığında, çocukların korunmasına ilişkin yaklaşımın yalnızca ebeveyn yokluğu veya maddi yoksunluk gibi nedenlerle sınırlı olmadığı; ihmal, istismar, suç mağduriyeti ve gelişimsel riskleri de kapsadığı anlaşılmaktadır. Kanaatimizce "muhtaç" kavramından "ihtiyacı olan" kavramına geçilmesi isabetlidir. Zira muhtaçlık ifadesi, çocuğu eksiklik veya yetersizlik üzerinden tanımlayan bir anlam taşıyabilmekte iken ihtiyaç kavramı, çocuğun korunmasını ve desteklenmesini gerektiren koşullara odaklanmaktadır. Burada esas alınması gereken husus, çocuğun içinde bulunduğu durum nedeniyle olumsuz bir sıfatla nitelendirilmesi değil, ihtiyaç duyduğu koruyucu ve destekleyici hizmetlerin belirlenmesidir.
Benzer bir kavramsal dönüşümün çocuk ceza hukukunda da yaşandığı görülmektedir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 2005 yılında yürürlüğe giren düzenlemesinde, çocuklar hakkında kullanılan temel kavramlardan biri "suça sürüklenen çocuk" olmuştur. Kanun'un değişiklikten önceki 3'üncü maddesinde suça sürüklenen çocuk, kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk olarak tanımlanmıştır.
Bu kavramın benimsenmesinde, çocukların suça yönelmelerinde etkili olabilecek ailevi, ekonomik, sosyal ve çevresel faktörlerin dikkate alınması gerektiği düşüncesinin önemli bir yer tuttuğu değerlendirilmektedir. Çocukların suç teşkil eden fiillerle ilişkilendirilmesinde yalnızca bireysel davranışlarının değil, içinde yetiştikleri aile ortamının, eğitim imkanlarının, sosyal çevrenin ve gelişimsel özelliklerinin de değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu nedenle "suça sürüklenen çocuk" ifadesi, çocuğu yetişkin suçlularla aynı hukuki ve toplumsal kategoride değerlendirmemeyi amaçlayan çocuk odaklı bir yaklaşımın ürünü olarak görülmüştür.
Bununla birlikte söz konusu kavramın doktrinde eleştirildiği de bilinmektedir. Özellikle hakkında yalnızca soruşturma veya kovuşturma yürütülen bir çocuğun, henüz suç işlediği kesinleşmeden "suça sürüklenen" şeklinde nitelendirilmesinin masumiyet karinesi bakımından tartışmaya açık olduğu ileri sürülmüştür. Zira Anayasa'nın 38'inci maddesi uyarınca suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar hiç kimse suçlu sayılamaz. Her ne kadar "suça sürüklenen çocuk" ifadesi doğrudan suçluluğun kabulü anlamına gelmese de kavramın suç olgusunu ön plana çıkarması, çocuk hakkında olumsuz bir toplumsal algının oluşmasına neden olabilecek niteliktedir.
Diğer taraftan bu ifadenin, çocuğun suçla ilişkilendirilmesinde sosyal ve çevresel etkenlerin dikkate alınması gerektiğini vurguladığı da göz ardı edilmemelidir. Dolayısıyla eski kavrama yönelik değerlendirmelerde iki farklı yaklaşımın bulunduğu söylenebilir. İlk yaklaşım, kavramın çocukları damgalama ihtimalini öne çıkarırken ikinci yaklaşım, çocukların suça yönelmesinde etkili olan toplumsal koşullara dikkat çektiğini savunmaktadır.
8 Ağustos 2026 tarihinde kabul edilen ve 18 Ağustos 2026 tarihli, 33344 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 7593 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile çocuk adalet sisteminde önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Söz konusu Kanun'un 15'inci maddesiyle 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun çeşitli hükümlerinde kullanılan "suça sürüklenen çocuk" ibaresi "adli süreçteki çocuk" olarak değiştirilmiştir.
7593 sayılı Kanun ile gerçekleştirilen kavramsal değişiklik yalnızca 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu ile sınırlı tutulmamış, çocukların korunması ve ceza muhakemesine ilişkin diğer temel kanunlara da yansıtılmıştır. Nitekim anılan Kanun'un 15'inci maddesinin birinci fıkrasıyla 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu'nun 3'üncü maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinin (17) numaralı alt bendinde yer alan "suça sürüklenen" ibaresi "adli süreçteki" şeklinde değiştirilmiştir.
Söz konusu düzenleme, 2828 sayılı Kanun'da tanımlanan "Çocuk Koruma İlk Müdahale ve Değerlendirme Merkezi" kavramına ilişkindir. Anılan merkezler, korunma ihtiyacı olan veya adli süreçteki çocukların haklarında uygun hizmet modeli belirleninceye ya da mahkeme kararı alınıncaya kadar geçici süreyle barınma ve temel gereksinimlerinin karşılanması amacıyla oluşturulan güvenlikli yatılı sosyal hizmet kuruluşları olarak tanımlanmaktadır. Bu kapsamda yapılan terminolojik değişiklikle, hakkında adli süreç yürütülen çocukların sosyal hizmet sistemi içerisindeki konumları yeni kavrama uygun hale getirilmiştir. Böylelikle çocukların korunmasına yönelik hizmetlerde yalnızca adli statülerinin değil, bakım, barınma, güvenlik ve desteklenme ihtiyaçlarının da esas alınması gerektiği yönündeki yaklaşımın terminolojik bakımdan güçlendirildiği değerlendirilmektedir.
Diğer taraftan 7593 sayılı Kanun'un 15'inci maddesinin ikinci fıkrasıyla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 253'üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan "suça sürüklenen" ibaresi de "adli süreçteki" şeklinde değiştirilmiştir. Ceza muhakemesinde uzlaştırma kurumunu düzenleyen söz konusu hükümde, mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, adli süreçteki çocuklar bakımından ayrıca üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlarda uzlaştırma yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir. Bununla birlikte uzlaştırmanın uygulanamayacağı suçlara ilişkin kanuni istisnalar saklıdır.
Bu değişiklikle çocuklar bakımından uzlaştırmaya tabi suçların kapsamı genişletilmemiş, mevcut düzenlemede kullanılan kavram güncel çocuk hukuku terminolojisiyle uyumlu hale getirilmiştir. Ancak değişikliğin uzlaştırma kurumunda yapılmış olması ayrıca önem taşımaktadır. Zira uzlaştırma, kanunun öngördüğü şartlar altında ceza uyuşmazlığının tarafların özgür iradeleri doğrultusunda çözülmesine imkan tanıyan ve geleneksel ceza yargılamasına alternatif oluşturan bir kurumdur. Bu yönüyle çocuklar bakımından uzlaştırma mekanizmasının uygulanması, ceza adaletinin sağlanmasının yanında çocuğun yeniden topluma kazandırılması ve adli sürecin olumsuz etkilerinin azaltılması bakımından da önem taşımaktadır.
Kanaatimizce 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda yapılan söz konusu değişikliklerin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira bir taraftan çocukların sosyal hizmet kuruluşlarında korunma ve desteklenme ihtiyaçlarının karşılanmasına, diğer taraftan ceza muhakemesinde uzlaştırma gibi alternatif çözüm yollarından yararlanmalarına ilişkin düzenlemelerde aynı terminolojinin benimsenmesi, çocuk hukukunda kavramsal bütünlüğün sağlanması bakımından önemlidir. Böylelikle "adli süreçteki çocuk" kavramı, yalnızca Çocuk Koruma Kanunu'nda yer alan bir tanım olmaktan çıkarılarak sosyal hizmetler hukuku ve ceza muhakemesi hukuku bakımından da ortak bir hukuki terminoloji haline getirilmiştir.
Öte yandan "adli süreçteki çocuk" kavramı, Çocuk Koruma Kanunu'nda açıkça tanımlanan bir hukuki statü haline gelmiştir. 5395 sayılı Kanun'un 3'üncü maddesinin güncel düzenlemesine göre adli süreçteki çocuk, kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuğu ifade etmektedir.
Madde metni incelendiğinde, önceki düzenlemeyle yeni düzenleme arasında tanımın kapsamı bakımından esaslı bir farklılık bulunmadığı, değişikliğin öncelikle kavramın adlandırılmasına ilişkin olduğu anlaşılmaktadır. Bununla birlikte yapılan değişiklik, çocuk adalet sisteminin yaklaşımı bakımından önem taşımaktadır. Önceki kavramda suçla ilişkilendirilme ön plana çıkarken yeni kavramda çocuğun içinde bulunduğu adli süreç esas alınmaktadır. Bu yönüyle "adli süreçteki çocuk" ifadesinin, hakkında suç isnadı bulunan çocuğu peşinen suçla özdeşleştirmeyen ve masumiyet karinesine daha duyarlı bir terminoloji oluşturmayı amaçladığı söylenebilir.
Ancak burada önemli bir hukuki ayrımın yapılması gerekmektedir. "Adli süreçteki çocuk" ifadesi günlük dilde adli sürece dahil olan mağdur, tanık veya şüpheli bütün çocukları kapsayabilecek genişlikte görünmekle birlikte, 5395 sayılı Kanun'un 3'üncü maddesindeki teknik tanım bu kadar geniş değildir. Kanuni tanım, suç işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiil nedeniyle güvenlik tedbirine karar verilen çocukları kapsamaktadır. Bu nedenle ceza yargılamasında mağdur sıfatıyla yer alan çocuk ile hakkında suç isnadı bulunan çocuğun hukuki statüsünün birbirine karıştırılmaması gerekmektedir. Kanun koyucunun kullandığı kavramın gündelik anlamı ile kanuni tanımı arasındaki bu farklılık, uygulamada özellikle dikkate alınmalıdır.
Nitekim söz konusu kavramsal değişikliğin adli uygulamalara da yavaş yavaş yansımaya başladığı görülmektedir. Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından düzenlenen iddianamelerde, daha önce "suça sürüklenen çocuk" ibaresine yer verilirken yeni düzenlemenin yürürlüğe girmesinin ardından "adli süreçteki çocuk" ifadesinin kullanılmaya başlandığı anlaşılmaktadır. Özellikle 2026 yılının Ekim ayında düzenlenen bazı iddianamelerde, şüpheli çocuğun kimlik bilgilerinin yer aldığı bölümde doğrudan "ADLİ SÜREÇTEKİ ÇOCUK" başlığının kullanılması ve iddianamelerin açıklama ile sonuç bölümlerinde "ASÇ" kısaltmasına yer verilmesi dikkat çekmektedir. Buna karşılık değişiklikten önce düzenlenen iddianamelerde "SUÇA SÜRÜKLENEN ÇOCUK" başlığı ile "SSÇ" kısaltmasının kullanıldığı görülmektedir. Bu örnekler, kanuni terminolojide gerçekleştirilen değişikliğin savcılık uygulamalarına ve adli belgelerin düzenlenme biçimine yansımaya başladığını göstermesi bakımından önemlidir.
Kanaatimizce adli belgelerde kullanılan dilin çocuk hakları bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira iddianame, mahkeme kararı, sosyal inceleme raporu ve diğer resmi belgelerde tercih edilen kavramlar, yalnızca hukuki statüyü belirlemekle kalmamakta, çocuğa yönelik kurumsal yaklaşımı da ortaya koymaktadır. Bu nedenle yeni terminolojinin Cumhuriyet başsavcılıkları ve mahkemeler tarafından benimsenmesi, kavramsal birliğin sağlanması ve çocukların damgalanmasının önlenmesi bakımından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Diğer taraftan Çocuk Koruma Kanunu'nda korunma ihtiyacı olan çocuk ile adli süreçteki çocuk kavramlarının ayrı ayrı düzenlenmesi, bu statülerin her durumda birbirini dışladığı anlamına gelmemektedir. Nitekim hakkında suç işlediği iddiasıyla soruşturma veya kovuşturma yürütülen bir çocuk, aynı zamanda ihmal veya istismara maruz kalmış, aile desteğinden yoksun bırakılmış yahut bedensel ve ruhsal gelişimi tehlikeye girmiş olabilir. Bu durumda çocuk, hakkında yürütülen ceza muhakemesi bakımından adli süreçteki çocuk statüsünde bulunurken korunma ve desteklenme ihtiyacı bakımından da ayrıca değerlendirilmelidir.
Örneğin hakkında tehdit veya hırsızlık suçundan soruşturma yürütülen bir çocuğun aile içi şiddete maruz kaldığının, eğitim hayatından uzaklaştığının veya temel bakım ihtiyaçlarının karşılanmadığının tespit edilmesi mümkündür. Böyle bir durumda yalnızca ceza soruşturmasının yürütülmesi, çocuğun korunmasına ilişkin devletin yükümlülüklerini ortadan kaldırmamaktadır. Aksine adli süreç, çocuğun korunma ihtiyacının tespit edilebilmesi bakımından önemli bir fırsat oluşturabilir. Kanaatimizce çocuk adalet sisteminde temel yaklaşım, çocuğun yalnızca isnat edilen fiili üzerinden değerlendirilmesi değil, gelişimi ve korunma ihtiyacıyla birlikte bütüncül olarak ele alınması olmalıdır.
7593 sayılı Kanun ile yalnızca terminolojik değişiklik yapılmamış, çocuk adalet sistemi ile sosyal hizmet mekanizmaları arasındaki ilişkiyi güçlendirmeye yönelik yeni düzenlemeler de kabul edilmiştir. Bunlardan biri 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 15'inci maddesine eklenen dördüncü fıkradır. Anılan düzenlemede;
"Çocuk hakkında kamu davası açılması halinde durum, gerekli idari tedbirlerin alınması amacıyla Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı il veya ilçe müdürlüklerine bildirilir."
hükmüne yer verilmiştir.
Söz konusu düzenleme, çocuk adalet sisteminde yalnızca adli makamların yürüttüğü soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin yeterli görülmediğini, çocuğun korunmasına yönelik idari ve sosyal hizmet mekanizmalarının da sürece dahil edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim düzenlemenin ihdasına ilişkin kanun teklifi gerekçesi incelendiğinde, çocuk hakkında kamu davası açılması halinde ilgili Bakanlıkların il veya ilçe müdürlüklerine bildirim yapılmasının öngörülmesiyle, çocuğun ihtiyaç duyduğu koruyucu ve destekleyici tedbirlerin adli süreçle eş zamanlı olarak planlanmasının ve kurumlar arası iş birliğinin güçlendirilmesinin amaçlandığı anlaşılmaktadır.
Bu yönüyle düzenleme, adli süreçteki çocuğun yalnızca isnat edilen fiil ve ceza yargılaması kapsamında değerlendirilmemesi, aynı zamanda aile yapısı, sosyal çevresi, eğitim durumu ve korunma ihtiyaçları bakımından da ele alınması gerektiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle kanun koyucu, çocuk hakkında yürütülen adli süreç ile çocuğun korunmasına yönelik idari ve sosyal hizmet çalışmalarının birbirinden bağımsız ilerlemesi yerine eş zamanlı ve koordinasyon içerisinde yürütülmesini hedeflemiştir.
Kanaatimizce düzenlemenin en önemli yönü, çocuk hakkında kamu davası açılmasını yalnızca yargısal bir aşama olarak değerlendirmemesi, aynı zamanda çocuğun korunma ve desteklenme ihtiyaçlarının ilgili kamu kurumlarınca ele alınmasını sağlayan bir bildirim mekanizması oluşturmasıdır. Böylelikle ceza yargılaması devam ederken çocuğun ihtiyaç duyabileceği danışmanlık, eğitim, bakım, sağlık ve barınma tedbirlerinin değerlendirilmesine imkan tanınmaktadır. Bu yaklaşım, çocuk adalet sisteminin yalnızca işlenen fiile ve uygulanacak yaptırıma odaklanmaması, çocuğun yeniden topluma kazandırılması ve sağlıklı gelişiminin desteklenmesi amacını da gözetmesi bakımından önem taşımaktadır.
Diğer taraftan 5395 sayılı Kanun'un 35'inci maddesinde yapılan değişiklikle on beş yaşını doldurmamış çocuk hakkında sosyal inceleme yaptırılması zorunlu hale getirilmiştir. On beş yaşını doldurmuş çocuklar hakkında sosyal inceleme yaptırılmaması halinde ise bunun gerekçesinin iddianamede veya kararda gösterilmesi gerekmektedir. Bu düzenleme, çocuğun bireysel özelliklerinin ve sosyal çevresinin adli makamlarca değerlendirilmesine verilen önemi göstermektedir.
Bunun yanında 5395 sayılı Kanun'a eklenen 5/A maddesiyle yönlendirme tedbirleri düzenlenmiştir. Bu kapsamda sosyal ve toplumsal hizmetler, dijital risklerden korunma, kitap ve kütüphane, çevreye saygı ve çevre temizliği ile bağımlılıklara yönelik tedbirler öngörülmüştür. Söz konusu tedbirlerin uygulanmasında çocuğun yaşı, gelişim özellikleri, özel hayatının korunması, ölçülülük ilkesi ve üstün yararının dikkate alınması gerektiği açıktır.
Öte yandan aynı Kanun ile Türk Ceza Kanunu'nun 31'inci maddesinde çocukların ceza sorumluluğuna ilişkin bazı yaptırımların ağırlaştırıldığı ve belirli ağır suçlar bakımından yeni düzenlemeler yapıldığı da görülmektedir. Dolayısıyla 7593 sayılı Kanun'un bir taraftan çocuk odaklı terminolojiyi geliştirmeyi ve sosyal inceleme ile yönlendirme mekanizmalarını güçlendirmeyi, diğer taraftan belirli suçlar bakımından yaptırımları ağırlaştırmayı amaçlayan farklı yönlerinin bulunduğu söylenebilir. Kanaatimizce bu düzenlemelerin uygulanmasında çocuğun üstün yararı ile ceza adaletinin amaçları arasında ölçülü ve hukuka uygun bir denge kurulması gerekmektedir.
Çocuk hukukunda kullanılan kavramların yalnızca hukuki bir tanımlama işlevi bulunmamaktadır. Bu kavramlar aynı zamanda kamu otoritelerinin çocuklara yaklaşımını ve toplumun çocuklara yönelik algısını da etkileyebilmektedir. Bu bağlamda "korunmaya muhtaç çocuk" yerine "korunmaya ihtiyacı olan çocuk", "suça sürüklenen çocuk" yerine ise "adli süreçteki çocuk" ifadelerinin kullanılmasının ortak bir düşünsel temele dayandığı değerlendirilmektedir. Her iki değişiklikte de çocuğun belirli bir olumsuzlukla özdeşleştirilmesi yerine içinde bulunduğu durumun veya ihtiyaç duyduğu hizmetin ön plana çıkarılması amaçlanmaktadır.
Bununla birlikte yalnızca kavramsal değişiklik yapılmasının, çocukların korunmasına ilişkin sorunların çözümü bakımından yeterli olmayacağı açıktır. Önemli olan, benimsenen kavramların öngördüğü hak temelli yaklaşımın uygulamaya yansıtılmasıdır. Bu kapsamda çocuk hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin çocuğa özgü usullerle gerçekleştirilmesi, sosyal incelemelerin gerektiği gibi yapılması ve çocukların ihtiyaç duydukları koruyucu ve destekleyici tedbirlerden yararlandırılması önem taşımaktadır.
Ayrıca çocukların kimliklerinin korunması, damgalanmalarının önlenmesi, eğitim hayatından kopmamalarının sağlanması ve sosyal hizmet mekanizmalarıyla desteklenmeleri çocuk adalet sisteminin temel hedefleri arasında bulunmalıdır. Özellikle yeni kavramın kanuni anlamının doğru anlaşılması, adli süreçte bulunan mağdur çocuklarla hakkında suç isnadı bulunan çocukların hukuki statülerinin birbirine karıştırılmaması ve yargısal belgelerde terminolojik birliğin sağlanması gerekmektedir.
Sonuç olarak Türk çocuk hukukunda kullanılan kavramlar, zaman içerisinde çocuk hakları anlayışında meydana gelen gelişmelere paralel olarak değişime uğramıştır. 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu'nda uzun yıllar kullanılan "korunmaya muhtaç çocuk" kavramının "korunmaya ihtiyacı olan çocuk" şeklinde değiştirilmesi, çocuğun eksiklik veya yetersizlik üzerinden değil, korunma ihtiyacı üzerinden değerlendirilmesine yönelik önemli bir adım olmuştur. Benzer şekilde 7593 sayılı Kanun ile "suça sürüklenen çocuk" kavramı yerine "adli süreçteki çocuk" ifadesinin benimsenmesi, çocukların henüz suçlulukları kesinleşmeden suçla özdeşleştirilmemesi bakımından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Ancak yeni kavramın benimsenmesi, önceki düzenlemelerin çocukların sosyal ve çevresel koşullarının dikkate alınmasına ilişkin yaklaşımından uzaklaşılması sonucunu doğurmamalıdır. Zira hakkında suç isnadı bulunan çocuk da her şeyden önce çocuktur ve gelişiminin desteklenmesine, haklarının korunmasına ve ihtiyaç duyduğu sosyal hizmetlerden yararlandırılmasına ilişkin hukuki güvencelerden yararlanmaya devam etmektedir.
Bu nedenle adli süreçteki çocuğun yalnızca isnat edilen fiil üzerinden değerlendirilmesi yerine aile yapısı, sosyal çevresi, eğitim durumu ve korunma ihtiyaçlarıyla birlikte ele alınması gerekmektedir. Çocuğun adli süreçte bulunması, onun korunma ve desteklenme ihtiyacını ortadan kaldırmadığı gibi kimi durumlarda bu ihtiyacın daha belirgin hale gelmesine de neden olabilmektedir.
Kanaatimizce çocuk hukukunda esas olan, kullanılan kavramın değiştirilmesinden ziyade çocuğun üstün yararını esas alan, haklarını koruyan ve gelişimini destekleyen bir adalet sisteminin oluşturulmasıdır. Bu bakımdan 7593 sayılı Kanun ile gerçekleştirilen değişikliğin gerçek anlamda karşılık bulabilmesi, yeni terminolojinin yargısal uygulamalarda yerleşmesine, koruyucu ve destekleyici tedbirlerin adli süreçle eş zamanlı olarak planlanmasına ve ilgili kamu kurumları arasında etkili bir iş birliğinin sağlanmasına bağlıdır.
Çünkü çocukların korunması ile çocuk adaletinin sağlanması birbirine alternatif değil, birbirini tamamlayan hukuki sorumluluklardır.
Next