LAWFARE DAVALARINDA SAVUNMA

Amaç Denetimi, Örüntü İspatı ve İki Dosya Yöntemi

Lawfare meselesini daha önce, yargılamanın kendisinin fiilî bir cezaya dönüşmesi ve Hibrit Kopuş Savunmasının böyle bir yargılama karşısındaki işlevi bakımından ele almıştım. O yazıda üzerinde durduğum asıl mesele, ceza muhakemesinin görünürdeki işlevinden uzaklaşarak kişiyi etkisizleştiren bir mekanizmaya dönüşmesi ihtimali ve savunmanın bu durumda nasıl bir tutum alabileceğiydi. Bu yazıda aynı tartışmayı yeniden kurmak yerine, daha dar fakat uygulama bakımından belki de daha güç bir sorunun peşinden gitmek istiyorum: Bir müdafi, önündeki soruşturma veya kovuşturmanın gerçekten lawfare niteliği taşıdığını nasıl anlayacak ve daha önemlisi, bunu hukukî bir iddia hâline nasıl getirecektir?

“Bu dava siyasidir” demek kolaydır. Ceza avukatlığı bakımından güç olan, bu kanaati dosyanın içinden çıkarılabilir, denetlenebilir ve başkası tarafından da tartışılabilir bir teze dönüştürmektir. Çünkü lawfare iddiası yalnızca bir kararın yanlış olduğunu, bir işlemin hukuka aykırı bulunduğunu veya sanığın siyasi kimliğe sahip olduğunu söylemekten daha fazlasını gerektirir. Burada tartışılan şey, ceza muhakemesi yetkisinin görünürdeki hukuki amacından uzaklaşıp uzaklaşmadığıdır.

Her hukuka aykırılık lawfare değildir

Bir ceza soruşturmasındaki hukuka aykırılığı göstermek çoğu zaman daha alışıldık bir hukuk faaliyetidir. Aramanın koşulları oluşmamıştır, tutuklama gerekçesi soyuttur, delil hukuka aykırı elde edilmiştir, savunmanın tanığı dinlenmemiş veya mahkeme önemli bir itiraza cevap vermemiştir. Bunların her birinin mevzuatta ve içtihatta karşılığını bulmak mümkündür.

Lawfare iddiasında ise başka bir katman daha vardır. Sadece “Bu işlem hukuka uygun mudur?” diye sormayız; yetkinin hangi amaç doğrultusunda kullanıldığını da tartışmaya açarız. İşin güçlüğü de burada başlar. Hiçbir soruşturma makamının dosyaya “Bu kişiyi siyaseten etkisizleştirmek için soruşturuyorum” şeklinde bir not düşmesi beklenemez. Eğer amaç dışı bir kullanım gerçekten mevcutsa bunun da hukuk dili içerisinde, soruşturma ve mahkeme kararlarının olağan biçimleri korunarak gerçekleşmesi daha muhtemeldir.

Bu nedenle lawfare savunmasının niyet okumaya dönüşmemesi gerekir. Müdafiin işi savcının veya hâkimin zihninden geçenleri tahmin etmek değildir. Böyle bir yöntem savunmayı hukuk alanından hızla çıkarır ve ispatı mümkün olmayan siyasi kanaatlere bağımlı hâle getirir. Buna karşılık birbirinden bağımsızmış gibi görünen işlemlerin zaman içinde nasıl bir araya geldiğini, hangi sonuçları doğurduğunu ve bunların aynı yönde sistematik biçimde birikip birikmediğini göstermek mümkündür.

Lawfare literatüründeki ihtiyat da burada anlam kazanıyor. Her hukuk ihlali hukukun stratejik biçimde kötüye kullanılması değildir. Yanlış karar ağır sonuç doğurabilir; fakat ağır sonuç, o kararın başka bir amaç için verildiğini tek başına kanıtlamaz. Buna karşılık başlangıçta küçük görünen bazı usul tercihleri, belirli bir kişiyi etkisizleştiren daha büyük bir bütünün parçalarına dönüşebilir. Bu yüzden kavramı genişletmek değil, dar ve dikkatli kullanmak gerekir. Lawfare her kötü davanın adı hâline geldiği anda açıklayıcı gücünü de kaybeder.

İki dosya

Lawfare şüphesinin bulunduğu bir ceza yargılamasında müdafiin önünde aslında iki ayrı dosya bulunduğunu düşünüyorum. Birincisi mahkemenin önündeki bildiğimiz ceza dosyasıdır. İddianame, tanık anlatımları, HTS kayıtları, banka hareketleri, bilirkişi raporları, dijital materyaller, arama ve el koyma tutanakları, ara kararlar ve diğer deliller bu dosyanın içindedir. Burada klasik soru değişmez: Sanık isnat edilen suçu işlemiş midir?

Savunmanın bu dosyayı ihmal etmesi mümkün değildir. Suçun maddi ve manevi unsurları, delilin hukuka uygunluğu ve güvenilirliği, sanıkla fiil arasındaki bağ, tanık anlatımlarındaki çelişkiler ve alternatif açıklamalar bütün ciddiyetiyle tartışılmalıdır. Hatta lawfare şüphesinin bulunduğu davalarda klasik savunmanın daha da titiz yapılması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hukukun araçsallaştırıldığı ileri sürülüyorsa, buna verilecek ilk cevap yine hukukun kendi ölçülerinin eksiksiz uygulanmasını istemektir.

Bununla birlikte yalnız bu dosyayı okumak yetmez. Müdafiin aynı zamanda yargılamanın nasıl oluştuğunu gösteren ikinci bir dosya tutması gerekir. Soruşturma hangi tarihte başlamıştır, o tarihten hemen önce ne olmuştur, yıllardır bilinen bir olay neden belirli bir anda suç şüphesine dönüşmüştür, ilk delil nedir, daha sonraki soruşturmalar hangi gelişmeler üzerine açılmıştır, tutuklama hangi aşamada devreye girmiştir, tahliye ihtimali doğduğunda yeni bir soruşturma veya başka bir suç isnadı ortaya çıkmış mıdır? Aynı olay hakkında başlangıçta kullanılan gerekçeler ile sonraki gerekçeler arasında nasıl bir değişiklik vardır?

Birinci dosya suçlamayı gösterir; ikinci dosya ise suçlamanın nasıl kurulduğunu. Lawfare iddiası bakımından bu ikisini birlikte okumak gerekir. Yalnız ikinci dosyaya bakmak savunmayı siyasallaştırır, yalnız birinci dosyaya bakmak ise yargılamanın bütününü gözden kaçırabilir.

Kronoloji neden önemlidir?

Ceza avukatı doğal olarak delile bakar. Fakat bazı dosyalarda delilin kendisinden önce, onun ne zaman ortaya çıktığı ve ne zaman hukuki anlam kazandığı önem taşıyabilir. Uzun süredir bilinen bir olayın belirli bir siyasi gelişmenin ardından soruşturma konusu yapılması, daha önce suç şüphesi doğurmayan bir bilginin kişinin adaylığı, görevi veya kamuoyu önündeki konumu değiştikten sonra farklı yorumlanmaya başlanması tek başına elbette lawfare kanıtı değildir. Bunun pek çok makul açıklaması bulunabilir.

Aynı ihtiyat, tahliye ihtimali doğduğunda başka bir soruşturmanın açılması veya mevcut suç vasfının tartışmalı hâle gelmesinden sonra yeni bir hukuki nitelendirmenin gündeme gelmesi bakımından da geçerlidir. Yeni delil gerçekten o tarihte elde edilmiş olabilir, yeni bir ihbar bulunabilir veya soruşturmanın doğal seyri böyle gelişmiş olabilir. Savunma bu ihtimalleri baştan dışlamamalıdır. Fakat benzer gelişmeler tekrarlanıyorsa, her defasında sanığın hukukî durumunu ağırlaştıran yeni bir işlemin tam kritik eşikte ortaya çıkması artık ayrıca incelenmeyi hak eder.

Kronolojinin değeri tam burada ortaya çıkar. Ayrı ayrı bakıldığında normal görünen işlemler tarih sırasına yerleştirildiğinde farklı bir ilişki gösterebilir. Bu yüzden lawfare savunmasında tarihler sadece dosyanın düzeni için tutulmaz; olaylar arasındaki bağlantının anlaşılması bakımından da önemlidir. Bazen bir kararın içeriğinden çok, hangi olaydan hemen önce veya sonra verildiği açıklayıcı olabilir.

Yapılan kadar yapılmayan da önemlidir

Lawfare iddiasında seçicilik ayrıca incelenmesi gereken bir alandır. Ceza muhakemesinde çoğunlukla yapılan işlemleri tartışırız; oysa bazı dosyalarda yapılmayan işlemler de aynı ölçüde anlamlı olabilir. Benzer durumda bulunan başka kişiler hakkında soruşturma açılmış mıdır? Aynı davranışı gerçekleştirenler bakımından aynı suç vasfı uygulanmış mıdır? Benzer ekonomik ilişkiler, toplantılar, telefon trafiği veya para hareketleri başka dosyalarda nasıl değerlendirilmiştir?

Bu karşılaştırma kolaycılığa kaçmadan yapılmalıdır. “Başkaları hakkında soruşturma açılmadı” demek hukukî bir argüman için yeterli değildir. Karşılaştırılan kişilerin ve olayların gerçekten benzer olduğunun gösterilmesi gerekir. Fiiller, delil durumu, zaman ve kişilerin hukuki konumları farklıysa karşılaştırma anlamsızlaşır. Fakat gerçekten karşılaştırılabilir olaylarda benzer fiillerden yalnız bir kısmı soruşturma konusu yapılıyor, aynı nitelikteki delile kişiye göre farklı anlam yükleniyorsa savunmanın bunun nedenini sorması doğaldır.

Seçicilik yalnız kişiler arasında değil, hukuki değerlendirme biçimleri arasında da ortaya çıkabilir. Bir dosyada “olağan ticari ilişki” sayılan olgunun başka bir dosyada örgütsel bağın göstergesi kabul edilmesi veya benzer telefon trafiğinin bir yerde hayatın olağan akışı içinde görülürken başka yerde kuvvetli suç şüphesinin temel unsuru hâline getirilmesi, farklılığın hukukî sebebinin açıklanmasını gerektirir. Lawfare her zaman hukukun uygulanmamasında ortaya çıkmaz; bazen sorun hukukun kime, ne zaman ve hangi yoğunlukta uygulandığındadır.

Önce suç mu bulundu, önce sanık mı?

Bir ceza soruşturmasının karakterini anlamak için en açıklayıcı sorulardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. Olağan soruşturma mantığında önce bir olay vardır. Olay suç şüphesi doğurur, deliller toplanır ve deliller belirli kişilere ulaşır. Süreç kabaca suçtan sanığa doğru ilerler. Araçsallaştırılmış bir soruşturmada ise bunun tersi mümkündür. Önce kişi hedefe yerleşir; ardından onun geçmişi, ilişkileri, banka hareketleri, telefon görüşmeleri, toplantıları ve sosyal çevresi taranarak bunların içinden bir suç anlatısı kurulmaya başlanır. Bir insanın yıllara yayılan hayatında binlerce telefon görüşmesi, yüzlerce toplantı, seyahatler, mesleki ilişkiler ve para hareketleri bulunduğunu düşünürsek, yeterince büyük bir veri yığını içinden kuşkulu gösterilebilecek parçalar çıkarmanın ne kadar kolay olduğunu da görürüz.

Burada müdafiin her telefon görüşmesini, her tanışıklığı ve her toplantıyı açıklamaya çalışması bazen savunmayı iddianamenin kurduğu çerçeveye hapseder. Asıl tartışılması gereken, bu ilişkinin suçla nasıl bağlandığıdır. Telefon görüşmesinden hangi sonuç çıkarılmaktadır? Bu sonuç isnat edilen suçun hangi unsuruna ilişkindir? Ara basamaklarda somut delil var mıdır, yoksa bir varsayım bir diğerinin dayanağı hâline mi gelmiştir?

Dosyanın hacmi ile delilin kuvveti aynı şey değildir. Binlerce sayfanın bulunması, binlerce sayfalık suç delili bulunduğu anlamına gelmez. Savunmanın bazen bütün o hacmi sadeleştirerek “Hangi somut delil suçun hangi unsurunu ispatlıyor?” sorusuna dönebilmesi gerekir.

Koruma tedbirinin yalnız adına bakmamak

Lawfare tartışmasında tutuklamanın özel bir yeri vardır. Hukuken tutuklama ceza değildir; ceza muhakemesinin sağlıklı yürütülmesini güvence altına almak üzere öngörülmüş istisnai bir koruma tedbiridir. Bununla birlikte uygulamadaki sonuçları bazen hükümden çok daha erken ortaya çıkar. Bir siyasetçi görevini yapamaz, bir iş insanının şirket düzeni bozulabilir, bir gazeteci yayın faaliyetinden uzaklaşabilir veya bir sivil toplum temsilcisinin kamusal etkisi ortadan kaldırılabilir. Bunların varlığı tutuklamayı kendiliğinden lawfare hâline getirmez. Tutuklamanın doğasında zaten ağır bir özgürlük sınırlaması vardır. Asıl soru, tedbirin muhakeme bakımından meşru işlevi zayıfladığı veya ortadan kalktığı hâlde başka sonuçları nedeniyle sürdürülüp sürdürülmediğidir.

Deliller büyük ölçüde toplanmışsa karartma tehlikesi hangi somut olguya dayanıyor? Sanığın kaçacağına ilişkin kişisel veri nedir? Adli kontrol tedbirlerinin yetersizliği neden açıklanamıyor? Dosyanın delil yapısı aylar içinde önemli ölçüde değiştiği hâlde tutuklama kararlarının gerekçesi neden aynı kalıyor? Bunlar yalnız tek bir karar üzerinden değil, kararların zaman içerisindeki seyri üzerinden incelenmelidir.

On beş aylık tutuklamada önümüzde on beş farklı karar bulunabilir. Fakat lawfare iddiası bakımından bazen on beş kararın ayrı ayrı ne söylediğinden çok, yan yana konulduğunda ne söylemediği önem taşır. Dosya değişmiş, gerekçe değişmemişse bu durum savunma tarafından görünür hâle getirilmelidir.

AİHS’nin 18. maddesi ve amaç meselesi

Lawfare kavramı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer almıyor. Buna rağmen Sözleşme’nin 18. maddesinin geliştirdiği amaç denetimi, bu tür davalarda nasıl düşünmemiz gerektiği konusunda önemli bir çerçeve sunuyor. Maddenin özü, Sözleşme kapsamında haklara getirilen sınırlamaların öngörüldükleri amaçların dışında kullanılamamasıdır.

AİHM Büyük Dairesinin Merabishvili/Gürcistan kararında geliştirdiği yaklaşım bu bakımdan özellikle önemlidir. Bir tedbir görünürde meşru bir amaç taşıyabilir ve aynı zamanda başka bir amaca da hizmet edebilir. Böyle bir durumda mesele, yetkililerin psikolojik dünyasını çözmek değil, somut olayın bütünü içerisinde hangi amacın baskın hâle geldiğini belirlemektir.

Bu yöntem lawfare savunması bakımından çok değerlidir. Çünkü “Savcı aslında ne düşünüyordu?” veya “Hâkim gerçekte ne amaçladı?” gibi ispatlanması neredeyse imkânsız sorular yerine, nesnel olayların toplamına bakmamızı sağlar. Soruşturmanın zamanlaması, siyasi bağlam, kullanılan tedbirler, kararların değişen delil durumuna rağmen sabit kalan gerekçeleri, savunma taleplerine yaklaşım ve olayların birbirini takip etme biçimi birlikte değerlendirildiğinde bir amaç tartışması yapılabilir.

Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) kararı, siyasi bağlam ile özgürlükten yoksun bırakmanın amacı arasındaki ilişkinin bu yöntemle nasıl değerlendirilebileceğini gösteren önemli örneklerdendir. Kavala/Türkiye (No. 2) kararı da amaç denetimini yalnızca soyut bir tartışma olmaktan çıkarıp ceza sürecinin bütünüyle ilişkilendiren yeni bir aşamayı temsil ediyor. Buradan her siyasi davanın lawfare olduğu sonucu çıkmaz. Tam tersine bu içtihatların öğrettiği şey, böyle ağır bir iddianın siyasi kanaatle değil olayların birbirine bağlanmasıyla kurulabileceğidir.

Örüntü nasıl gösterilir?

Lawfare iddiasının merkezinde bana göre örüntü ispatı bulunmalıdır. Tek bir olayın olağan dışı olduğunu göstermek başka, birçok olayın aynı yönde sistematik biçimde biriktiğini göstermek başkadır. Savunma burada işlemlerin birbirleriyle ilişkisini kurmak zorundadır.

Soruşturmanın belirli bir siyasi gelişmenin hemen ardından başladığını düşünelim. Daha önce bilinen ilişkiler yeni bir anlam kazanmış olsun. Sanık tutuklanmış, lehe delil taleplerinin önemli bir kısmı reddedilmiş, dosyanın içeriği değiştiği hâlde tutuklama gerekçeleri tekrarlanmış ve tahliye ihtimali doğduğu bir aşamada başka bir soruşturma açılmış olsun. Bunların her biri için ayrı ayrı makul açıklamalar getirilebilir. Soruşturma gerçekten o tarihte tamamlanmış olabilir, mahkeme delili farklı değerlendirmiş olabilir veya yeni soruşturma yeni bir ihbar üzerine başlamış olabilir.

Savunma bu ihtimalleri göz ardı ederek değil, bunları sınayarak ilerlemelidir. Çünkü lawfare iddiasını güçlü kılan şey, alternatif açıklamalara hiç yer vermemek değil, bu açıklamaların somut olay karşısında neden yetersiz kaldığını gösterebilmektir. Olaylar aynı yönde birikiyor, her hukuki dönemeçte kişi aleyhine benzer sonuç ortaya çıkıyor ve bunun olağan ceza muhakemesi içinde makul bir açıklaması giderek güçleşiyorsa artık örüntüden söz etmek mümkündür.

Bu yöntemde savunmanın söylemesi gereken “Bana inanın, bu dava siyasidir” değildir. Dosyanın ilgili bölümlerini yan yana koyup mahkemeye “Bunlara birlikte bakınız” diyebilmektir.

Kararlar yalnız tek tek okunmamalı

Aynı nedenle lawfare şüphesi bulunan dosyalarda kararların karşılaştırmalı okunması gerekir. İlk tutuklama kararındaki gerekçe ile altı ay sonraki gerekçe arasında ne değişmiştir? Dosyaya yeni delil girmiş midir? Savunmanın sunduğu karşı deliller değerlendirilmiş midir? Mahkeme yeni duruma cevap vermiş midir, yoksa önceki kararın dili küçük değişikliklerle tekrar mı edilmiştir?

Aynı yöntem ara kararlar için de kullanılabilir. Savunmanın tanık, bilirkişi, keşif veya belge talepleri hangi gerekçelerle reddedilmiş, iddia makamının benzer nitelikteki talepleri nasıl karşılanmıştır? Bir tek ret kararı fazla şey söylemeyebilir; fakat iki yıllık yargılamada savunmanın hemen bütün delil talepleri soyut gerekçelerle reddedilirken iddia makamının taleplerine farklı yaklaşılmışsa bu artık yargılamanın bütünü bakımından da incelenmelidir.

Ceza dosyasını sadece yukarıdan aşağıya, belge belge okumaya alışığız. Lawfare iddiasında bazen yatay okuma daha açıklayıcıdır. Benzer kararları yan yana koymak, aynı gerekçenin farklı aşamalardaki kullanımını karşılaştırmak ve zaman içerisinde ortaya çıkan değişiklikleri görmek, tek bir kararın ayrıntılı incelenmesinden daha fazla şey söyleyebilir.

Savunmanın kendi arşivi

İkinci dosya yöntemi, savunmanın yalnız UYAP’taki dosyaya güvenmemesini de gerektirir. Önemli soruşturma ve kovuşturma tarihleri, tutuklama ve tahliye kararları, savunmanın delil talepleri, bunlara verilen cevaplar, yeni soruşturmaların başlangıç tarihleri ve dosyanın yönünü değiştiren gelişmeler ayrıca kaydedilmelidir.

Bunun için son derece karmaşık bir sistem kurmaya gerek yoktur. Düzenli bir kronoloji, karar karşılaştırma tablosu ve önemli usul olaylarına ilişkin kısa notlar çoğu zaman yeterlidir. Özellikle aynı olayın savcılık veya mahkeme tarafından farklı tarihlerde nasıl nitelendirildiğinin kaydedilmesi yararlı olabilir. Başlangıçta tali sayılan bir olgu daha sonra suçlamanın merkezine yerleşmişse veya soruşturmanın ilk teorisi zaman içinde değişmişse bu değişimin neye dayandığı görülmelidir.

Dunlap’ın askerî bağlamda kullandığı “operational verification” düşüncesi burada ilginç bir benzerlik sunuyor. Olayların meydana geldikleri sırada kayda alınması ve daha sonra sürecin doğru biçimde yeniden kurulabilmesine imkân sağlayacak verilerin korunması gerektiğini vurguluyor. Ceza savunmasına taşındığında bunun karşılığı oldukça basittir: Savunma hafızaya güvenmemelidir. Bir yıl sonra “O duruşmada böyle olmuştu” demek ile o gün zapta geçirilmiş itirazı, mahkeme kararını ve tarihlendirilmiş savunma notunu göstermek aynı şey değildir. Özellikle uzun süren dosyalarda insan hafızası olayları birbirine karıştırır, bazı ayrıntılar önemini sonradan kazanır. Bu nedenle müdafi, yalnız sanığın savunmasını değil, yargılamanın seyrini de belgelemelidir.

Tutanağın önemi

Bu ikinci dosyanın merkezinde yine duruşma tutanağı bulunur. Bir soru sorulamaması, tanığın dinlenmemesi, savunmanın önemli açıklamasının tutanağa geçmemesi veya bir delil talebinin gerekçesiz reddedilmesi o gün için küçük bir usul tartışması gibi görünebilir. Fakat aynı nitelikte olayların tekrarlandığı uzun bir yargılamada bunların toplamı başka bir anlam kazanabilir. Bu nedenle savunmanın gerektiğinde “Bu hususun duruşma tutanağına geçirilmesini talep ediyoruz” demekten çekinmemesi gerekir. Ancak burada da ölçüyü kaybetmemek önemlidir. Her tartışmayı tutanağa geçirme ısrarı yargılamayı kilitleyebilir ve gerçekten önemli olan olayların ağırlığını azaltabilir. Zapta geçirilmesi gereken hususlar, daha sonra adil yargılanma, savunma hakkı veya amaç denetimi bakımından anlam taşıyabilecek nitelikte olmalıdır.

Tutanak yalnız o günün kaydı değildir. İstinaf, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve gerektiğinde AİHM yıllar sonra dosyaya baktığında duruşmanın ne şekilde yürütüldğini büyük ölçüde o kayıtlardan öğrenecektir. Müdafi bu nedenle sadece bugünkü mahkemeye değil, dosyanın gelecekteki okuyucularına da savunma yaptığını unutmamalıdır.

Hibrit Kopuş Savunmasının buradaki yeri

Hibrit Kopuş Savunmasını daha önce ayrıntılı biçimde ele aldığım için burada yeniden tanımlamak veya müdahalenin derecelerini baştan anlatmak istemiyorum. Bu yazı bakımından önemli olan, yöntemin lawfare iddiasını siyasi protestoya dönüştürmeden yargılamanın kendi içinden görünür kılabilmesidir.

Müdafi olağan hukuk araçlarını kullanmayı sürdürür. Delil ister, soru sorar, bilirkişiye itiraz eder, tahliye talebinde bulunur, tutanak konusunda ısrar eder ve kanun yollarına başvurur. Başlangıçta karşılaştığı her hatayı lawfare olarak adlandırmaz. Fakat sorunlar münferit olmaktan çıkıp aynı yönde tekrarlanmaya başladığında yalnız tek tek işlemleri değil, bunların yargılamanın bütünü bakımından ortaya çıkardığı tabloyu da tartışmaya açar.

Bu bakımdan Hibrit Kopuş, lawfare’ın varlığını peşinen kabul eden bir yöntem değildir. Önce olağan hukukun işlemesini talep eder ve gerçekten işleyip işlemediğini sınar. Olağan hukuk araçları sanığın durumundan bağımsız biçimde kendi işlevlerini yerine getiriyorsa özel bir “kopuş” ihtiyacı da doğmaz. Fakat aynı araçlar sistematik biçimde işlevsizleşiyor, savunma talepleri sürekli aynı yönde karşılıksız kalıyor ve ortaya çıkan tablo artık tekil hatalarla açıklanamıyorsa savunma yöntemin kendisini de tartışmaya açabilir. Hibrit Kopuşun lawfare bakımından değeri sertliğinde değil, tam da bu teşhis yeteneğinde aranmalıdır.

Lawfare savunması davayı siyasallaştırmak değildir

Buradaki en önemli yanlış anlamalardan biri de lawfare iddiasının ceza davasını siyasi tartışmaya çevirmek anlamına geldiği düşüncesidir. Bana göre bunun tam tersi doğrudur. İyi kurulmuş bir lawfare savunması, araçsallaştırıldığı ileri sürülen yargılamayı yeniden hukuk zeminine çekme çabasıdır.

Savunma, “Müvekkilim siyasetçi olduğu için yargılanamaz” demez; isnadın hangi somut delile dayandığını sorar. “Bu dava siyasidir, dolayısıyla tutuklama yapılamaz” demek yerine kuvvetli suç şüphesinin hangi olgudan çıkarıldığını, kaçma veya delilleri karartma tehlikesinin nasıl somutlaştırıldığını ve adli kontrolün neden yetersiz sayıldığını tartışır. Siyasi iktidarın niyetine ilişkin iddialarla yetinmek yerine soruşturmanın başlangıç tarihini, seçiciliği, koruma tedbirlerinin seyrini ve kararlar arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Bu yaklaşımın özünde aslında son derece mütevazı bir talep vardır: Sanığa ayrıcalık tanınması değil, olağan ceza muhakemesi standartlarının uygulanması. Lawfare iddiasının hukukileşmesi de ancak burada mümkündür. “Bize özel davranmayın; herkese uygulanan hukuku uygulayın” denilebildiği ölçüde savunma siyasi sloganın dışına çıkar.

Lawfare kavramının kendisi de araçsallaştırılabilir

Kavramın yaygınlaşmasının beraberinde getirdiği bir başka tehlikeyi de gözden kaçırmamak gerekiyor. Lawfare sözcüğü, hukukun araçsallaştırılmasını eleştirmek için ortaya çıkmış olsa bile zaman içinde kendisi bir araç hâline gelebilir. Devlet hakkında dava açan, insan hakları ihlalini mahkemeye taşıyan, uluslararası yargı yollarına başvuran veya siyasi sonuçları olabilecek meşru bir hukuki girişimde bulunan herkes kolayca “lawfare yapan” kişi olarak damgalanabilir.

Dunlap da bu konuda açık bir ihtiyat gösteriyor. Hukuki süreçleri meşru biçimde kullanan kişileri sırf mahkemeye başvurdukları için düşman gibi göstermenin hukukî ve ahlaki olarak yanlış olduğunu belirtmektedir. Bu uyarının iç hukuk bakımından da geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir davanın siyasi sonuç doğurması, o davayı kendiliğinden lawfare yapmaz; nasıl ki sanığın siyasi kimliği onun hakkındaki soruşturmayı peşinen gayrimeşru hâle getirmiyorsa.

Bu yüzden yine başlangıçtaki soruya dönmek gerekir: Hukuki kurum kendi meşru amacı doğrultusunda mı kullanılmaktadır, yoksa görünürdeki hukuki amaç başka bir hedefe ulaşmanın aracına mı dönüşmüştür? Lawfare kavramı ancak bu disiplinle kullanılırsa hukukî ve analitik bir değer taşır.

Sonuç

Lawfare hakkında konuşmak kolay, onu dosyada göstermek zordur. Bunun böyle olması belki de doğrudur; çünkü devletin ceza muhakemesi yetkilerini amaç dışı kullandığını ileri sürmek hafif bir iddia değildir. Savunmanın böyle bir iddiayı ortaya koyarken büyük siyasi cümlelerden değil, küçük ve doğrulanabilir olgulardan başlaması gerekir.

Tarihleri yan yana koymak, kararları karşılaştırmak, benzer kişilere ve olaylara nasıl davranıldığını incelemek, delilin isnat edilen suçun hangi unsuruyla gerçekten bağlantılı olduğunu araştırmak, tutuklamanın muhakeme açısından hâlâ hangi işlevi yerine getirdiğini sorgulamak ve savunma taleplerine verilen cevapları kaydetmek bu nedenle önemlidir. Bunların hiçbiri tek başına lawfare’ı kanıtlamaz. Fakat olaylar aynı yönde birikiyor ve olağan ceza muhakemesi içinde açıklanması giderek güçleşen bir bütün meydana getiriyorsa savunma artık bu bütünün adını tartışabilir.

Lawfare şüphesinin bulunduğu bir dosyada müdafiin önünde bu nedenle iki dosya vardır. Birinde sanığın isnat edilen suçu işleyip işlemediği araştırılır; diğerinde ise ceza muhakemesinin neden ve nasıl bu biçimde yürütüldüğü. Bu iki dosyadan yalnız biriyle ilgilenen savunma eksik kalır. Sadece ikinci dosyaya bakıldığında hukuk yerini siyasete bırakabilir; yalnız ilkine bakıldığında ise yargılamanın bütününe yayılan amaç ve yöntem sorunu görünmez hâle gelebilir.

Hibrit Kopuş Savunmasının burada sağladığı imkân, ikinci soruyu sorarken birinci soruyu unutmamaktır. Savunma ne hukuk tekniğini siyasi söyleme feda eder ne de olağan dışı olanı, “normal bir dava” görüntüsünü korumak uğruna görmezden gelir. Önce hukukun işlemesini ister, sonra gerçekten işleyip işlemediğini kaydeder ve ancak somut olayların ortaya çıkardığı tablo buna izin veriyorsa daha ileri bir amaç tartışmasına geçer.

Bu bakımdan lawfare savunmasının en önemli meselesi karşısındaki yargılamaya erkenden bir isim koymak değildir. Önce dosyanın konuşmasına izin vermektir. Zamanlama, seçicilik, delilin kuruluş biçimi, koruma tedbirlerinin seyri, savunma hakkına yaklaşım ve kararların birbirleriyle ilişkisi aynı noktaya yöneliyorsa, lawfare iddiası siyasi bir kanaat olmaktan çıkıp hukuken tartışılabilir bir teze dönüşebilir.

Müdafiin asıl hüneri de burada ortaya çıkar: niyet okumadan amacı gösterebilmek, tekil hatalar içinde kaybolmadan örüntüyü kurabilmek ve olağan dışı olanın, olağan bir ceza yargılamasının dili içinde görünmez hâle gelmesine izin vermemek. Bu anlamda lawfare savunması davayı siyasallaştırmak değil; araçsallaştırıldığı ileri sürülen yargılamayı yeniden hukukileştirmektir.

Kaynakça

Arslan, Beyzanur, “Hukuk Savaşımının Kavramsal Çerçevesi ve Uygulamaları Üzerine Bir İnceleme”, Güvenlik Stratejileri Dergisi, 2023.

Kayhan, Fahrettin, “Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Lawfare: Bir Fiili Ceza Türü Olarak Yargılama”, Hukuki Haber, 25.04.2026.

Pehlivan, Mehmet, Yargı Silahı (Lawfare) – Hukukun Siyasal Muhalefetin Yok Edilmesine Yönelik Silah Olarak Kullanımı, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2026.

AİHM, Merabishvili/Gürcistan [BD], B. No: 72508/13, 28.11.2017.

AİHM, Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) [BD], B. No: 14305/17, 22.12.2020.

AİHM, Kavala/Türkiye (No. 2) [BD], B. No: 2170/24, 25.08.2026.