Tam iki yıl önce, yine bir ekim ayında, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü, kurumların nasıl oluştuğu ve toplumların refahını nasıl etkilediği üzerine yaptıkları çalışmalar nedeniyle Daron Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson'a verildi.
Nobel Komitesi'nin ödül gerekçesindeki temel tespit açıktı: Hukukun üstünlüğünün zayıf olduğu ve halkı sömüren kurumlara sahip toplumlar, büyüme ya da iyiye doğru bir değişim üretemiyor. Bir ülkenin ekonomik başarısını yalnızca sermayesi veya doğal kaynakları değil, kurumlarının niteliği ve hukuk düzenine duyulan güven belirliyor.
Bu tespit, baro seçimlerinde oy kullanacak avukatlara da önemli bir mesaj veriyor: Avukatın ekonomik geleceği ile hukukun üstünlüğü birbirinden ayrı meseleler değildir.
Sandık başında gerçek beklentiler
Barolar seçime gidiyor. Yeni başkanlar ve yönetim kurulları belirlenecek. Meslektaşların barolardan beklentileri ise kıdemlerine, çalışma biçimlerine ve karşılaştıkları sorunlara göre değişiyor.
TBB verilerine göre 31 Aralık 2020'de 143 bin 330 olan avukat sayısı, 2025 sonunda yüzde 44 artışla 206 bin 678'e ulaştı. TBB Başkanı Av. Erinç Sağkan'ın açıklamasına göre avukatların yüzde 45'i 0-5 yıl kıdemli meslektaşlardan oluşuyor. Yani neredeyse her iki avukattan biri, mesleğinin en kırılgan yıllarını yaşıyor.
Dolayısıyla genç avukatların geçim sorunlarını yalnızca "mesleğin başlangıcında yaşanan geçici güçlükler" olarak görmek mümkün değildir. Diğer taraftan bazı meslektaşlar yeşil pasaport hakkının genişletilmesini, bazıları baro hizmetlerinin geliştirilmesini, bazıları ise baroların hukukun üstünlüğü ve insan hakları konusunda daha görünür olmasını istiyor.
Bu talepler arasında bir tercih oluşturulmamalıdır. Avukatın bugün ayakta kalabilmesi de yarın mesleğini anlamlı biçimde sürdürebilmesi de baronun sorumluluk alanındadır.
Avukatın geçim sorunu ile hukuk düzeni arasındaki bağ
Genç avukatların ekonomik sıkıntılarının tek nedeni elbette hukukun üstünlüğündeki gerileme değil. Artan hukuk fakülteleri ve kontenjanlar, avukat sayısındaki hızlı yükseliş, ekonomik kriz, yüksek büro giderleri, düşük avukat ücretleri, mesleğe girişteki fırsat eşitsizliği ve kamunun belirlediği yetersiz ücretler bu tablonun ayrı ayrı nedenleridir.
Ancak bu sorunları ağırlaştıran daha temel bir gerçek de vardır: Hukuka duyulan güven azaldıkça avukata duyulan güven de azalır.
Avukatlık hizmetinin değeri, önemli ölçüde hukuk kurallarının öngörülebilir ve yargı kararlarının uygulanabilir olmasına dayanır. Oysa avukatlar bugün müvekkillerine hukukun ne söylediğini ve sürecin nasıl ilerleyeceğini eskisi kadar güvenle anlatamıyor.
Benzer olaylarda birbirinden tamamen farklı kararların verildiği, yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı, savunmanın etkisizleştirildiği ve yüksek mahkeme kararlarının uygulanmadığı bir düzende avukatın müvekkiline sunabileceği hukuki öngörü de belirsizleşiyor.
"Nasıl olsa sonuç değişmeyecek" düşüncesi yaygınlaştıkça yalnızca yargıya değil, avukatlık hizmetine yönelik güven ve talep de zarar görüyor.
Rakamların gösterdiği tablo
World Justice Project'in 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye, 2024'teki 117. sıradan bir basamak daha gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı. 2015'te 80. sırada bulunan Türkiye, on yıl içinde 38 basamak kaybetti. Üstelik Türkiye, 2024–2025 döneminde puanı yüzde 1,9 düşerek hukukun üstünlüğünde en çok gerileyen ülkeler arasında ikinci sırada yer aldı.
Adil yargılanma hakkını da kapsayan "Temel Haklar" alanında Türkiye 134. sırada; 2015'te bu alandaki sırası 96'ydı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verileri de sorunu gösteriyor. 1959-2021 döneminde Türkiye, 3 bin 385 ihlal kararıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni en çok ihlal eden ülke oldu. Bugün de AİHM önünde 18 bin 45 bekleyen başvuruyla en çok başvurusu bekleyen ülke konumunda; bu sayı bekleyen başvuruların yüzde 34,5'ine karşılık geliyor.
Şimdi bu verileri yan yana koyalım. Son on yılda hukukun üstünlüğü endeksinde 38 basamak gerileyen bir ülkede, aynı dönemde avukat sayısı hızla arttı ve genç avukatların ekonomik sorunları derinleşti. Avukat sayısındaki artışın da bu tabloda payı olduğu açık. Ancak hukuki güvenliğin zayıfladığı bir ortamda, hukuk hizmetine duyulan güvenin ve dolayısıyla bu hizmetin ekonomik değerinin de zayıflaması kaçınılmazdır. Hukukun değersizleştiği yerde hukukçunun emeği de değersizleşir.
Barolar ne yapabilir?
Baroların bütün sorunları tek başına çözebilecek yetkisi bulunmuyor. Vergi oranları, sosyal güvenlik primleri, CMK ücretlerinin miktarı, hukuk fakültesi kontenjanları ve yeşil pasaport gibi birçok konuda yasama ve yürütme organlarının karar alması gerekiyor.
Fakat bu durum baroların yapabileceklerinin sınırlı olduğu anlamına gelmez. Barolar bu alanlarda veri toplayabilir, somut yasa önerileri hazırlayabilir, ilgili kurumlarla düzenli görüşmeler yürütebilir ve sonuçlarını meslektaşlarıyla şeffaf biçimde paylaşabilir.
Bununla birlikte baroların kanundan doğan bir başka görevi daha vardır. Avukatlık Kanunu'nun 76. maddesi baroları yalnızca meslektaşlarının ortak ihtiyaçlarını karşılayan kuruluşlar olarak tanımlamıyor; aynı zamanda hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumakla görevlendiriyor.
Dolayısıyla hukuk düzeniyle ilgilenmek, baronun meslek sorunlarından uzaklaşması veya "siyasete karışması" değildir. Tam tersine, avukatlık mesleğinin varlık şartlarını savunmasıdır.
Buradaki ölçü elbette hukuk olmalıdır. Baro herhangi bir siyasi hareketin sözcüsü hâline gelmemeli; fakat ihlal kimden gelirse gelsin aynı hukuk ölçüsüyle konuşabilmelidir.
Adaylardan ne beklenmeli?
Bir baro seçim programı yalnızca genel temennilerden oluşmamalıdır. Adaylar, hem meslektaşların güncel ihtiyaçları hem de hukuk düzeninin sorunları hakkında somut ve denetlenebilir taahhütler ortaya koymalıdır.
Mesleğin başındaki avukatlar için hangi desteklerin sağlanacağı, bu desteklere ne kadar bütçe ayrılacağı ve sonuçların nasıl ölçüleceği açıklanmalıdır.
Bunun yanında uygulanmayan Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını izleyen, sonuçlarını düzenli olarak kamuoyuyla paylaşan bir mekanizma kurulmalıdır. Avukatların adliyede, karakolda ve cezaevlerinde karşılaştığı engeller kayıt altına alınmalı; savunma hakkına yönelik müdahalelere hızlı hukuki ve kurumsal tepki verilmelidir.
Yargının işleyişindeki sorunlar yalnızca basın açıklamalarıyla değil, düzenli raporlar, somut başvurular, stratejik davalar ve ilgili kurumlarla yürütülecek kararlı bir hukuki diyalog yoluyla takip edilmelidir.
Sandığa giderken
Genç avukatın geçim derdi küçümsenemez ve daha büyük bir meselenin içinde eritilemez. Aidat indirimi, sigorta desteği, ortak büro imkânı veya mesleki dayanışma genç bir avukatın hayatında gerçek bir karşılık oluşturabilir.
Fakat bunların kalıcı sonuç verebilmesi için avukatın bilgisinin, emeğinin ve savunma görevinin değer taşıdığı bir hukuk düzenine de ihtiyaç vardır.
İki yıl önce Nobel’den verilen mesaj, toplumların refahının güçlü ve kapsayıcı kurumlara bağlı olduğunu söylüyordu. Aynı gerçek avukatlık mesleği için de geçerlidir.
Bu nedenle baro seçimlerinde sorulması gereken soru yalnızca "Hangi aday bugünkü sorunlarımızı dile getiriyor?" değildir.
Asıl soru şudur: Hangi aday, meslektaşın bugün ayakta kalmasını sağlarken avukatlığın yarınını da koruyacak gerçekçi, ölçülebilir ve bütünlüklü bir program ortaya koyuyor?
Çünkü avukatın ekonomik güvencesi ile hukukun güvencesi birbirinin alternatifi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır.
Next