Giriş
Türk adliye pratiğinde kanunlarda yazmayan, fakat neredeyse herkesin bildiği bir ayrım vardır: “siyasi dosyalar” ve “adi (adli) dosyalar.” Bu ayrımın Ceza Muhakemesi Kanunu’nda bir karşılığı yoktur; mahkemelerin görevi de davanın siyasi veya adi yahut adli olmasına göre belirlenmez. Bir dosyanın kapağına “siyasi dava” yazılmaz. Buna rağmen bir avukatın, hâkimin veya savcının “Bu dosya biraz siyasi” demesiyle ne kastettiğini meslek mensupları çoğu zaman bilir.
Bu durum, üzerinde durulması gereken bir çelişkiye işaret ediyor. Pozitif hukukta bulunmayan bir ayrım, uygulamanın dilinde nasıl bu kadar yerleşik olabilir? Daha önemlisi, “siyasi dava” dediğimiz şey yalnızca gazetecilerin ve siyasetçilerin kullandığı polemikçi bir etiket midir, yoksa hukuk bilimi bakımından da açıklanabilir bir olgu mudur? Yaklaşık kırk yıla yaklaşan meslek hayatımda, aynı kanun maddelerinin ve aynı usul kurumlarının dosyanın siyasal ağırlığına göre farklı bir atmosfer içinde uygulandığına ilişkin gözlemin yalnız bana ait olmadığını düşünüyorum. Fakat gözlem tek başına hukuki ölçüt değildir; yapılması gereken, bu sezgiyi kavramsal ve denetlenebilir bir zemine taşımaktır.
Tam bu noktada son yıllarda hukuk ve siyaset bilimi literatüründe giderek daha sık kullanılan “lawfare” kavramı önem kazanıyor. Lawfare, siyasi dava kavramıyla aynı şey değildir. Her siyasi dava lawfare olmadığı gibi, siyasi sonuç doğuran her yargılama da hukukun araçsallaştırıldığını göstermez. Buna karşılık hukuk, bir siyasal rakibi etkisizleştirmek, kamusal faaliyeti daraltmak veya siyasi mücadelede avantaj sağlamak için stratejik bir araç hâline getiriliyorsa artık yalnız “siyasi dava”dan değil, hukukun kullanım biçiminden söz etmek gerekir.
Siyasi suç başka, siyasi dava başka
Önce kavramları ayırmak gerekir. “Siyasi suç” ceza hukuku öğretisinin eski ve bilinen tartışmalarındandır. Devletin güvenliğine, anayasal düzene veya siyasal kurumlara yönelen bazı suçların diğer suçlardan farklı değerlendirilip değerlendirilemeyeceği uzun zamandır tartışılmış; bu ayrım özellikle suçluların iadesi ve sığınma hukukunda önem taşımıştır. Buna karşılık yürürlükteki Türk Ceza Kanunu suçları genel olarak “siyasi suçlar” ve “adi (adli) suçlar” şeklinde iki ana kategoriye ayırmaz.
“Siyasi dava” ise suçun hukuki niteliğinden daha geniş bir olguyu anlatır. Bir kişinin anayasal düzene karşı bir suçtan yargılanması davayı kendiliğinden siyasi amaçlı hâle getirmez. Tersinden bakıldığında, görünüşte tamamen olağan bir suç tipi üzerinden yürütülen bir soruşturma da siyasal mücadeleyle yoğun biçimde iç içe geçebilir. Hakaret, ihaleye fesat, görevi kötüye kullanma, örgüt üyeliği, vergi suçu veya başka bir genel ceza normu, içinde bulunduğu bağlama göre siyasal sonuçlar doğurabilir.
Bu nedenle davanın adından veya isnat edilen suç tipinden hareket etmek yeterli değildir. Bir siyasetçinin rüşvet işlediğine ilişkin ciddi deliller varsa onun yargılanması hukuk devletinin ihlali değil, gereğidir. Siyasetçinin hukuk karşısında ayrıcalığı olamaz. Sorun, siyasetçinin yargılanması değil; hukukun, siyasetçiye karşı mücadele etmenin aracı hâline getirilmesidir. Aradaki fark, siyasi dava tartışmasının merkezinde durmalıdır.
Siyasi davanın üç ayrı görünümü
“Siyasi dava” denildiğinde aslında birbirinden farklı üç durumdan söz ediyor olabiliriz. Birinci durumda dava konusu itibarıyla siyasidir. Devletin anayasal düzenine, seçim süreçlerine veya siyasal kurumlara yönelen fiiller bu gruba girebilir. Burada siyasal nitelik, doğrudan suçun konusu veya korunan hukuki değerle ilgilidir.
İkinci durumda davanın tarafları veya toplumsal etkisi siyasal nitelik taşır. Milletvekili, belediye başkanı, parti yöneticisi, gazeteci ya da insan hakları savunucusu hakkında açılan bir dava, kişinin kamusal konumu nedeniyle yoğun siyasi tartışmaya yol açabilir. Ancak sanığın veya şüphelinin siyasi kimliği, davayı kendiliğinden “siyasi amaçlı” yapmaz. Bir belediye başkanının trafik kazası nedeniyle yargılanması, yalnızca belediye başkanı olduğu için siyasi dava sayılamaz.
Üçüncü ve asıl tartışmalı durumda ise hukuk mekanizmasının kullanım amacı gündeme gelir. Soruşturma veya dava görünüşte olağan hukuk kurumları içinde yürütülmektedir; fakat bu kurumların seçimi, zamanlaması veya yoğunluğu siyasi mücadelede sonuç elde etmeye yönelmiştir. İşte lawfare kavramı, tam olarak bu üçüncü alanda açıklayıcı hâle gelir.
Lawfare: hukukun bulunmaması değil, hukukun silahlandırılması
“Lawfare”, “law” ve “warfare” kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor. Kavram çağdaş literatürde özellikle Charles Dunlap’ın çalışmalarıyla yaygınlaştı. İlk kullanımlarında daha çok silahlı çatışma ve uluslararası ilişkiler bağlamında ele alınan kavram, zaman içerisinde hukuk kurallarının ve hukuki süreçlerin siyasi, askerî veya stratejik hedeflere ulaşmak amacıyla kullanılmasını ifade eden daha geniş bir anlama kavuştu.
Lawfare’ın önemli tarafı, mutlaka çıplak bir kanunsuzluk biçiminde ortaya çıkmamasıdır. Hatta kavramı zor ve tehlikeli hâle getiren tam da budur. Kanunda suç vardır; savcının soruşturma yetkisi vardır; mahkeme görevlidir; tutuklama, el koyma, arama veya görevden uzaklaştırma gibi tedbirlerin hukuki dayanakları bulunmaktadır. Bütün parçalar ayrı ayrı bakıldığında hukuk sisteminin içindedir. Fakat bu parçalar bir araya getirildiğinde, hukukun kendi meşru amacı dışında başka bir stratejik hedefe hizmet ettiği ileri sürülebilir.
Bu nedenle lawfare’ı yalnız “hukuka aykırı dava” diye çevirmek eksik kalır. Her yanlış karar, her zayıf iddianame veya her hukuka aykırı tutuklama lawfare değildir. Lawfare, tek tek hukuka aykırılıkların ötesinde, hukuk düzeninin veya hukuk kurumlarının belirli bir kişiye yahut gruba karşı stratejik araç olarak kullanılmasını ifade eder. Mesele hukuk dışına çıkılması değil, bazen tam tersine hukuki biçimlerin korunarak hukukun amacının değiştirilmesidir. Bu yüzden bana göre kavramı Türkçede en iyi karşılayan ifade “hukukun silahlandırılması”dır.
Her siyasi dava lawfare değildir
Kavramın çekiciliği, aynı zamanda en büyük tehlikesidir. Siyasi aktörler, kendileri hakkında yürütülen hemen her soruşturmayı “siyasi operasyon” olarak nitelendirmeye eğilimli olabilirler. Eğer muhalif bir siyasetçi hakkında açılan her dava lawfare sayılırsa, kavram çok kısa sürede semantik erozyona uğrar ve açıklayıcı değerini kaybeder; daha da önemlisi, siyasetçilerin gerçek suçlardan dolayı hukuki sorumluluklarının sorgulanması güçleşir.
Demokratik hukuk devletinde siyasetçiler hukuka tabi olmalıdır. Bir kamu görevlisinin rüşvet aldığına, kamu kaynağını kötüye kullandığına veya başka bir suç işlediğine ilişkin somut deliller mevcutsa, soruşturmanın siyasi sonuç doğuracak olması yargılamayı gayrimeşru hâle getirmez. Hukukun siyasete dokunmaması değil, siyasete de aynı ölçülerle uygulanması gerekir.
Bu yüzden lawfare tartışmasının doğru sorusu “Yargılanan kişi muhalif mi?” değildir. Doğru soru şudur: Aynı eylem, aynı delil ve aynı hukuki durum, siyasi kimliği bulunmayan bir kişi bakımından da aynı zamanda, aynı yoğunlukta ve aynı tedbirlerle karşılanır mıydı? Bu soru tek başına kesin cevap vermez; fakat siyasi kanaatten hukukî analize geçmek için güçlü bir başlangıç noktasıdır.
Siyasi dava bağlamı, lawfare işlevi anlatır
Siyasi dava ile lawfare arasındaki ilişkiyi belki en kısa biçimde şöyle kurabiliriz: Siyasi dava, davanın içinde bulunduğu bağlamı; lawfare ise hukukun gördüğü işlevi anlatır. Bir dava çok yoğun siyasi sonuçlar doğurabilir, toplum ikiye bölünebilir ve yargılanan kişi önemli bir siyasi aktör olabilir. Buna rağmen hukuk olağan ölçüler içinde işliyorsa lawfare’dan söz etmek için yeterli neden bulunmayabilir.
Lawfare iddiasında ise bir adım daha ileri gidilir. Burada sav, hukukun yalnızca siyasi bir olayla ilgilenmediği, bizzat siyasi sonuç üretmek üzere kullanıldığıdır. Siyasi dava “Bu dosya siyasetle ilişkilidir” derken, lawfare “Hukuk burada siyasi mücadelede araç olarak kullanılmaktadır” iddiasını taşır. Bu bakımdan siyasi dava bir nitelendirme, lawfare ise bir kullanım biçimidir.
Adi (adli) davada hukuk olayı, lawfare’da kişi mi takip eder?
Önceki yazımda lawfare şüphesi bulunan bir soruşturmada “Önce suç mu bulundu, önce sanık mı?” sorusunun önemine değinmiştim. Bu soru, yalnız savunma tekniği bakımından değil, siyasi dava ile lawfare arasındaki farkı anlamak bakımından da açıklayıcıdır. Olağan ceza soruşturmasında bir olay ortaya çıkar, olay suç şüphesi doğurur, deliller toplanır ve bu deliller belirli kişilere ulaşır. Süreç esas olarak olaydan kişiye doğru ilerler.
Araçsallaştırılmış bir soruşturmada ise bunun tersine dönmesi mümkündür. Önce kişi siyasi veya kamusal bir hedef hâline gelir; ardından geçmişi, ilişkileri, banka hareketleri, telefon görüşmeleri, toplantıları ve sosyal çevresi taranarak bunların içinden bir suç anlatısı kurulmaya başlanır. Elbette geniş kapsamlı soruşturmalarda kişiye yönelik inceleme tek başına hukuka aykırı değildir. Burada belirleyici olan, suç şüphesinin somut olaydan mı doğduğu, yoksa kişinin hayatından suç üretmeye elverişli parçaların mı arandığıdır.
Bu ayrımı biraz daha keskinleştirerek şöyle ifade etmek mümkün: Olağan ceza yargısında hukuk olayı takip eder; lawfare şüphesinin bulunduğu durumda ise hukukun kişiyi takip edip etmediğini sormak gerekir. Bu, her dosyada kolayca verilecek bir hüküm değildir. Fakat soruşturmanın başlangıç noktası, zamanlaması, seçilen suç tipleri ve kullanılan tedbirler birlikte incelendiğinde anlamlı hâle gelebilir.
Süreç ne zaman cezaya dönüşür?
Ceza hukukunun klasik mantığında ceza, yargılama sonunda ortaya çıkar. Soruşturma ve kovuşturma suçun işlenip işlenmediğini belirlemek için yürütülen süreçtir; yaptırım ise mahkûmiyet kararını takip eder. Lawfare tartışmasının en çarpıcı yönlerinden biri, bu sıralamanın fiilen değişebilmesidir. Bazı dosyalarda süreç, hükümden bağımsız biçimde ağır sonuçlar üretmeye başlayabilir.
Uzun tutukluluk, sürekli adli kontrol, seyahat yasağı, malvarlığı üzerindeki tedbirler, görevden uzaklaştırma, art arda açılan soruşturmalar veya kişinin yıllarca ağır suç isnadı altında bırakılması, beraat kararı verilse dahi geri döndürülemeyecek sonuçlar yaratabilir. Bir seçim geçmiş, siyasi kariyer sona ermiş, ekonomik faaliyet çökmüş veya kamusal itibar ağır biçimde zarar görmüş olabilir. Böyle bir durumda yıllar sonra gelen beraat hukuk bakımından değerli olmakla birlikte geçmiş zamanı geri getiremez.
Bu nedenle lawfare’ın gücü bazen mahkûmiyet kararında değil, sürecin kendisinde ortaya çıkar. Hukuk, nihai yaptırıma ulaşmadan da fiilî sonuç üretebilir. Koruma tedbiri hukuken ceza değildir; fakat tedbirin uygulanma biçimi ve süresi, siyasi veya kamusal hayat bakımından cezadan daha erken ve daha etkili sonuç doğurabilir. Sorulması gereken, bu sonuçların tedbirin meşru muhakeme işlevinin kaçınılmaz yan etkisi mi olduğu, yoksa tedbirin sürdürülmesinde bu sonuçların mı belirleyici hâle geldiğidir.
AİHS’nin 18. maddesi: amaç denetiminin hukuki zemini
Lawfare kavramı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde geçmez. Buna rağmen Sözleşme’nin 18. maddesi, bu tartışmanın hukuk içindeki en güçlü karşılıklarından birini sunar. Madde, Sözleşme’de öngörülen hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamaların, öngörüldükleri amaçlar dışında uygulanamayacağını kabul eder. Bu düzenleme, devletin yalnız “yetkim vardı” demesini yeterli görmez; yetkinin hangi amaçla kullanıldığını da hukuki denetime açar.
AİHM Büyük Dairesinin Merabishvili/Gürcistan kararında geliştirdiği yaklaşım burada önemlidir. Bir tedbir görünürde Sözleşme’nin kabul ettiği meşru bir amaca hizmet ederken, aynı zamanda başka bir amaç da taşıyabilir. Böyle hâllerde soru, karar veren kişilerin zihnini okumak değil, olayın bütününe bakıldığında hangi amacın baskın hâle geldiğini belirlemektir. Zamanlama, siyasi bağlam, kullanılan tedbirlerin ağırlığı, benzer olaylardaki uygulama ve sürecin bütünü bu değerlendirmede önem kazanır.
Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) kararı, siyasi bağlam ile özgürlükten yoksun bırakmanın amacı arasındaki ilişkinin AİHS m.18 çerçevesinde nasıl incelenebileceğini gösteren başlıca kararlardan biridir. AİHM burada her siyasi soruşturmanın gayrimeşru olduğu sonucuna varmamış; aksine sınırlamanın arkasındaki baskın amacın somut olayların bütünü içinde ortaya konulması gerektiğini vurgulamıştır.
25 Ağustos 2026 tarihli Kavala/Türkiye (No. 2) Büyük Daire kararı ise tartışmayı daha da ileri taşımıştır. Mahkeme, başvurucunun kovuşturulması, devam eden tutukluluğu ve mahkûmiyetinin ağırlıklı olarak Sözleşme’de öngörülmeyen başka bir amaçla, yani Gezi Parkı olaylarındaki rolü ve insan hakları savunuculuğu nedeniyle cezalandırma ve susturma amacıyla yürütüldüğü sonucuna ulaşmıştır. Karar, lawfare sözcüğünü kullanmasa da, hukuki yetkinin başka bir amaca yöneltilmesinin artık yalnız hukuk sosyolojisinin değil, doğrudan insan hakları hukukunun konusu olabileceğini gösterir.
Siyasi saik nasıl hukuki iddiaya dönüşür?
Siyasi dava tartışmasının en zayıf noktası çoğu zaman “niyet okuma” tehlikesidir. Savcı veya hâkimin kişisel düşüncesini tahmin etmek, hukukî bir savunma yöntemi değildir. Siyasi iktidarın bir kişiden hoşlanmaması da tek başına o kişi hakkında açılan her davanın lawfare olduğunu kanıtlamaz. Hukuki tartışmanın nesnelleşebilmesi için, saikin doğrudan zihinsel dünyadan değil, gözlemlenebilir olgulardan çıkarılması gerekir.
Bunun için seçicilik, zamanlama ve orantısızlık önemli göstergeler olabilir. Benzer durumda bulunan kişiler bakımından aynı hukuk kuralının farklı uygulanması; yıllardır bilinen bir olayın tam kritik bir siyasi dönemeçte soruşturma konusu yapılması; hafif tedbirlerle ulaşılabilecek amaçlar varken en ağır tedbirlerin ısrarla tercih edilmesi; lehe gelişmelerin hemen ardından yeni suçlamaların veya yeni hukuki nitelendirmelerin ortaya çıkması gibi olgular tek tek kesin kanıt değildir. Fakat birlikte ve sistematik şekilde aynı sonuca yöneliyorlarsa artık açıklanması gereken bir örüntü doğar.
Bu noktada “adi dava testi” diyebileceğimiz basit ama yararlı bir soru öneriyorum: Aynı olay, aynı delil ve aynı usulî durum siyasi kimliği olmayan bir şüpheli bakımından önümüze gelseydi aynı soruşturma açılır, aynı suç vasfı uygulanır, aynı koruma tedbiri seçilir ve süreç aynı yoğunlukta yürütülür müydü? Cevabın somut ve karşılaştırılabilir örneklerde sürekli biçimde olumsuzlaşması, siyasi saik iddiasını salt kanaatten çıkarıp hukukî tartışmanın parçası hâline getirebilir.
“Bu dosya siyasi” cümlesinin anlattığı şey
Adliye koridorlarında sık duyulan “Bu dosya siyasi” cümlesi, aslında çoğu zaman mevzuata ilişkin değil, yargılama ortamına ilişkin bir tespittir. Uygulayıcı, dosyanın etrafında medya, kamuoyu, siyasi iktidar, muhalefet, bürokrasi ve kariyer kaygıları gibi hukuk dışı unsurların yoğunlaştığını anlatmaktadır. Dosyanın maddi hukuk bakımından niteliği değişmemiştir; değişen, dosyanın etrafındaki basınçtır.
Hukuk devleti bakımından asıl mesele bu dış dünyanın mahkeme salonunun kapısında kalıp kalmadığıdır. Delilin değeri, siyasi dosyada başka; adi dosyada başka olamaz. Kuvvetli suç şüphesi, ölçülülük veya tutuklama nedenleri dosyanın siyasi ağırlığına göre değiştirilemez. Kanunun yorum ilkeleri de sanığın iktidara veya muhalefete yakınlığına göre farklılaşamaz. Hukuk, siyasal alanın dışında değildir; fakat siyasi mücadelenin tarafı hâline geldiği anda bağımsız hakem olma niteliğini kaybeder.
Hukukun üstünlüğü iki uçtan da korunmalıdır
Lawfare kavramı yalnız iktidarın hukuk aracılığıyla muhalefete müdahalesini eleştirmek için kullanılan bir slogan hâline gelirse kendi içinde başka bir sorun üretir. Hukukun siyasal aktörlere hiç dokunamaması da hukuk devleti değildir. Yolsuzluk, kamu kaynaklarının kötüye kullanılması, şiddet veya başka suçlar söz konusu olduğunda “siyasi dava” etiketi gerçek bir soruşturmanın önüne kalkan olarak konulmamalıdır.
Bu nedenle iki uçtan da uzak durmak gerekir. Bir uçta, “Yargı kararıdır; dolayısıyla siyasetten tamamen bağımsızdır” biçimindeki aşırı biçimcilik bulunur. Diğer uçta ise “Siyasi bir kişi hakkında açılmışsa dava zaten siyasidir” kolaycılığı vardır. Birinci yaklaşım hukukun araçsallaştırılmasını görünmez kılabilir; ikinci yaklaşım ise hukukun siyaset üzerindeki meşru denetimini etkisizleştirir. Sağlıklı yaklaşım, dosyanın tarafının kim olduğuna değil, hukuki mekanizmanın nasıl ve hangi amaçla kullanıldığına bakmaktır.
Sonuç: hukuk hakem mi, oyuncu mu?
Türk hukukunda “siyasi dava” adı altında resmî bir dava kategorisi yoktur. Olmaması da gerekir. Yargılama kuralları sanığın veya davanın siyasal niteliğine göre değişemez. Bununla birlikte siyasi davaların sosyolojik bir gerçeklik olduğunu inkâr etmek de hayatın ve adliye pratiğinin dışına düşmek olur. Pozitif hukukta adı bulunmayan bu olgu, hukuk sosyolojisi bakımından incelenebilir; hukuki yetkinin amaç dışı kullanımı söz konusu olduğunda ise mesele hukuk devleti ve insan hakları hukukunun doğrudan konusu hâline gelir.
Lawfare kavramı tam bu geçiş noktasını anlamamıza yardımcı olur. Siyasi davanın hukuken sorunlu olan yanı siyasi bir kişinin yargılanması değildir. Sorun, hukuk mekanizmasının siyasi mücadeleyi yürütmenin aracına dönüşmesidir. Bu nedenle her siyasi dava lawfare değildir; fakat hukuk, siyasal rakibi etkisizleştirmek veya kamusal alanı daraltmak için stratejik biçimde kullanılıyorsa artık yalnız siyasi bağlamdan değil, hukukun silahlandırılmasından söz etmek gerekir.
Hukuk devletinin en temel vaadi, iktidar mücadelesinin şiddetten ve keyfîlikten kurallara taşınmasıdır. Mahkeme, çatışmanın tarafı değil hakemi olduğu sürece bu vaat anlam taşır. Fakat mahkeme salonu siyasal mücadelenin başka araçlarla devam ettiği bir alana dönüşür; soruşturma, iddianame veya koruma tedbiri siyasi sonuç üretmenin yöntemlerinden biri hâline gelirse hukuk artık hakem olmaktan çıkar. Oyunculardan biri hâline gelir.
O noktada kaybeden yalnızca hakkında dava açılan kişi değildir. Seçim rekabeti, ifade özgürlüğü, yargıya güven ve nihayet hukukun kendisi zarar görür. Bu nedenle “siyasi dava var mıdır?” sorusuna verilecek en isabetli cevap belki de şudur: Kanunlarda böyle bir dava türü yoktur; fakat hukukun siyasallaştırılması ve hukuk yoluyla siyasal sonuç üretilmesi, hem bilimsel olarak incelenebilir hem de belirli koşullarda hukuken denetlenebilir bir gerçektir. Esas mesele, dosyanın siyasi olup olmadığı değil, hukuk mekanizmasının o dosyada hâlâ hakem olarak kalıp kalmadığıdır.
Kısa Kaynakça ve Kararlar
• Charles J. Dunlap Jr., lawfare kavramını özellikle hukukun stratejik amaçla kullanılması bağlamında geliştiren başlıca yazarlardandır.
• AİHM, Merabishvili/Gürcistan [BD], Başvuru No. 72508/13, 28.11.2017.
• AİHM, Selahattin Demirtaş/Türkiye (No. 2) [BD], Başvuru No. 14305/17, 22.12.2020.
• AİHM, Kavala/Türkiye (No. 2) [BD], Başvuru No. 2170/24, 25.08.2026.
• Fahrettin Kayhan, “Lawfare Davalarında Savunma - Amaç Denetimi, Örüntü İspatı ve İki Dosya Yöntemi”, Hukuki Haber, 29.09.2026.
Next