Tebligat Kanunu’nun 21. Maddesinin Dayandığı Sosyolojik Varsayım Günümüzde Hâlâ Geçerli mi?

Bir vatandaş hakkında icra takibi başlatılıyor, dava açılıyor veya idari bir işlem tesis ediliyor. Ancak kişi bunların hiçbirinden haberdar olmuyor. Aradan haftalar, bazen aylar geçiyor. Hak düşürücü süreler işlemeye başlıyor, itiraz imkânları ortadan kalkıyor ve hukuki sonuçlar doğuyor. Kişi nihayet durumdan haberdar olduğunda ise çoğu zaman karşılaştığı ilk cümle şu oluyor:

“Size tebligat yapılmış.”

Oysa vatandaşın cevabı da çoğu zaman aynı oluyor:

“Ben hiçbir şey almadım.”

Bu noktada hukuk düzeninin cevabı nettir:

“Tebligat muhtara teslim edilmiş, kapıya ihbarname yapıştırılmış ve kanuni süreç tamamlanmıştır.”

Peki gerçekten öyle midir?

Muhtara teslim edilen bir evrakın muhataba ulaştığını kabul etmek ne ölçüde gerçeği yansıtmaktadır?

Aslında bu soru yalnızca tebligat hukukuna ilişkin teknik bir mesele değildir. Bu soru aynı zamanda hak arama özgürlüğü, savunma hakkı ve adil yargılanma ilkesiyle doğrudan ilgilidir. Çünkü kendisini ilgilendiren bir hukuki süreçten haberdar olmayan kişinin bu haklarını etkin biçimde kullanabilmesi mümkün değildir.

7201 sayılı Tebligat Kanunu’nun 21. maddesi belirli şartların gerçekleşmesi halinde tebligat evrakının muhtara teslim edilmesine ve tebligatın hukuken tamamlanmış sayılmasına imkân vermektedir. Şüphesiz bu düzenlemenin önemli bir amacı bulunmaktadır. Devletin yargısal ve idari faaliyetlerinin kişilerin tebligatı almaktan kaçınmaları nedeniyle kilitlenmesi düşünülemez. Hukuk düzeni belirli varsayımlar üzerinden işlem yapmak zorundadır.

Ancak burada üzerinde durulması gereken husus, bu varsayımın günümüzde hâlâ geçerli olup olmadığıdır.

Kanaatimce muhtara tebligat kurumuna ilişkin tartışmanın merkezinde tam da bu soru bulunmaktadır.

Çünkü Tebligat Kanunu’nun kabul edildiği dönemin mahalle yapısı ile günümüzün büyükşehir yaşamı arasında çok ciddi farklılıklar bulunmaktadır. Geçmişte mahalle yalnızca bir adres değil, aynı zamanda güçlü sosyal ilişkilerin bulunduğu bir yaşam alanıydı. Mahalle sakinleri birbirlerini tanır, muhtar toplumun merkezinde yer alır ve mahalle ölçeğinde kurulan iletişim ağları günlük hayatın önemli bir parçasını oluştururdu.

Bu dönemde muhtar ile muhatap arasındaki ilişki son derece doğaldı. Muhtara bırakılan bir tebligat, çoğu zaman aynı gün ya da en geç ertesi gün muhatapla karşılaşmak suretiyle doğrudan iletilir, kişi fiilen kısa sürede bilgilendirilirdi. Yani iletişim zinciri yalnızca hukuki bir varsayıma değil, günlük hayatın olağan akışına dayanırdı. Bu nedenle muhtara teslim edilen evrak ile muhatabın bilgi sahibi olması arasında güçlü ve güvenilir bir sosyal bağ bulunurdu.

Dolayısıyla o dönemde kurulan sistem, önemli ölçüde gerçek hayatla örtüşen bir mekanizmaya dayanıyordu.

Bugün ise tablo büyük ölçüde değişmiştir.

Özellikle büyükşehirlerde insanlar aynı apartmanda yıllarca yaşadıkları komşularını dahi tanımadan hayatlarını sürdürebilmektedir. Birçok kişi yaşadığı mahallenin muhtarının adını bilmediği gibi muhtarlığın yerini de bilmemektedir. Sürekli değişen nüfus yapısı, yoğun şehirleşme ve modern yaşamın anonim karakteri, mahalle kavramının geleneksel işlevlerini önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Buna rağmen hukuk düzeni hâlâ geçmiş dönemin sosyal gerçekliğine dayanarak muhtara teslim edilen evrakın muhatabın bilgisine ulaşacağını varsaymaktadır.

Oysa hukuk kuralları yalnızca normatif değil, aynı zamanda toplumsal gerçeklikle uyumlu olmak zorundadır. Sosyolojik dayanağını büyük ölçüde kaybetmiş bir varsayım üzerine inşa edilen hukuki sonuçlar zamanla adalet duygusunu zedelemeye başlar.

Nitekim uygulamada birçok kişi hakkında icra takiplerinin kesinleştiği, dava sürelerinin geçtiği veya çeşitli hak kayıplarının ortaya çıktığı; buna karşılık ilgili kişinin süreçten çok daha sonra haberdar olduğu görülmektedir. Hukuken tebligat yapılmış sayılmasına rağmen fiilen bilgi sahibi olunmaması, tebligat kurumunun temel amacı bakımından ciddi bir sorgulamayı beraberinde getirmektedir.

Zira tebligatın amacı yalnızca bir evrakın belirli bir yere bırakılması değildir. Asıl amaç, kişinin kendisini ilgilendiren hukuki süreç hakkında bilgi sahibi olmasını sağlamaktır.

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama hürriyeti ile 40. maddede düzenlenen etkili başvuru hakkı da bu anlayış üzerine kurulmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkını düzenleyen hükümleri de kişilerin yargısal süreçlere etkili şekilde katılabilmesini esas almaktadır.

Elbette hukuk sisteminin yalnızca fiili öğrenmeyi esas alması da mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım yargısal faaliyetlerin yürütülmesini güçleştirebilir. Ancak kişinin gerçekte haberdar olma ihtimalinin oldukça düşük olduğu bir yöntemin, tek başına yeterli kabul edilmesi de hak arama özgürlüğü bakımından yeniden değerlendirilmesi gereken bir durumdur.

Üstelik günümüzde devletin elinde geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak teknolojik imkânlar bulunmaktadır. Muhtara bırakılan bir tebligatın aynı anda SMS, e-posta veya e-Devlet bildirimiyle desteklenmesi mümkündür. Böylece hem kamu düzeninin gerektirdiği hız korunabilir hem de vatandaşın gerçekten haberdar olma ihtimali önemli ölçüde artırılabilir.

Bu nedenle tartışılması gereken mesele, muhtara tebligat kurumunun tamamen kaldırılması değildir. Asıl mesele, bu kurumun dayandığı toplumsal varsayımın günümüz şartlarında ne ölçüde geçerliliğini koruduğudur.

Çünkü hukuk yaşayan bir kurumdur. Toplum değişirken hukukun aynı varsayımlar üzerine işlemeye devam etmesi beklenemez.

Sonuç olarak bugün sorulması gereken soru şudur:

Muhtara teslim edilen bir evrak gerçekten muhataba ulaşmış mıdır; yoksa hukuk, artık büyük ölçüde ortadan kalkmış bir mahalle düzeninin varsayımlarını sürdürmeye mi devam etmektedir?

Bu soruya verilecek cevap, yalnızca tebligat hukukunun değil, aynı zamanda hak arama özgürlüğünün geleceği açısından da önem taşımaktadır.