Platon, ünlü Devlet eserinin yedinci kitabı Mağara Alegorisi’nde insanlığın düşünsel esaretini çarpıcı bir metaforla anlatır. Karanlık bir mağarada, çocukluklarından beri boyunlarından ve bacaklarından zincirlenmiş insanlar yaşar. Kafalarını bile çeviremeyen bu esirlerin tek gerçekliği, arkalarında yanan bir ateşin önünden geçen nesnelerin mağara duvarına yansıttığı gölgelerdir. Esirler gölgelere isimler verir, onlar üzerine teoriler üretir ve o gölgeleri mutlak hakikat kabul ederler. Ta ki içlerinden biri zincirlerini kırıp mağaranın dışındaki ışığa, yani hayatın asıl amacı ve hakikatine ulaşana dek.

Bugün hukuk dünyasının eşiğinde durduğu teknolojik devrime baktığımızda, sormamız gereken can alıcı soru şudur: Biz hukukçular zincirlerimizi kırıp adaletin özüne, yani ışığa mı yürüyoruz; yoksa yapay zekânın bizim için inşa ettiği yeni ve ışıltılı bir dijital mağaranın duvarındaki sentetik gölgeleri mi izliyoruz?

Hukuk, sadece kağıtlara veya dijital ekranlara basılmış metinlerden ibaret bir gölgeler oyunu değildir. Zira o, zincirleri kırıp mağaranın dışındaki mutlak adalete ulaşma çabasıdır. Ancak yapay zekâ teknolojilerinin adalet mekanizmasına entegre edilmesi, bizi tarihin yeni bir mağara deneyimiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Günümüzde yapay zekâ algoritmaları, önümüze kusursuz ve objektif gibi görünen hukuki analizler, dilekçe taslakları ve hatta ceza oranı tahminleri bile koymaktadır. Devasa veri yığınlarını saniyeler içinde tarayan bu sistemler, ilk bakışta adaleti hızlandıran birer mucize gibi görünebilir. Fakat burada gözden kaçırılan felsefi bir paradoks vardır. Yapay zekâ, geleceği sadece geçmişin verileriyle inşa eder.

Bir yapay zekâ modelini beslediğimiz veri havuzu, geçmişin insan kaynaklı ön yargılarını, hatalı veya olmayan yargı kararlarını ve dönemsel adaletsizliklerini barındırır. Algoritma bu verileri işleyip önümüze bir hukuki çıktı olarak koyduğunda, aslında yaptığı şey geçmişin kusurlarını makine estetiğiyle yeniden duvara yansıtmaktır. Bir sanığın mahkemede avazı çıktığı kadar kendisini savunma çabasını veya maruz kaldığı baskı altındaki çelişkili ifadelerini, sadece kelime tutarlılık testlerine sokarak güvenilmezlik olarak algılayan bir algoritma, adil bir yargı sunmaz. O sadece insanın köşeye sıkışmışlık hissini ve adalete olan inancının çırpınışını okuyamayan, şekli bir doğruluk üreten yazılımsal bir şablondur. Biz bu çıktıları mutlak doğru kabul ettiğimiz an, Platon’un mağarasındaki o esirlerden hiçbir farkımız kalmaz.

Hukuk felsefesinin ezeli tartışması, hukuki pozitivizm ile doğal hukuk arasındadır. Pozitif hukuk önümüzdeki yazılı kurallara odaklanırken, doğal hukuk vicdanı, ahlakı, insan onurunu ve hakkaniyeti esas alır. Yapay zekâ, doğası gereği tarihin görebileceği en radikal ve en kusursuz hukuki pozitivist örneği olarak verilebilir. O, binlerce sayfayı ezberleyebilir, normlar hiyerarşisini hatasız uygulayabilir ve en karmaşık usul kurallarını saniyeler içinde işleyebilir.

Ancak yapay zekânın yapamayacağı şey, mağaranın dışına çıkıp adalet hissini kavramaktır. Bir algoritma kuralları ve usulü en ince ayrıntısına kadar analiz eder ama haksızlığa uğrayan insanın feryadını hissedemez. Kanunun lafzını kusursuz uygular ama o lafzın arkasındaki ruhu, yani hakkaniyeti göremez. Çünkü adalet, sadece mantıksal bir çıkarım veya matematiksel bir problem değildir. Adalet, insan olmanın, vicdan taşımanın ve her somut olayın kendine has trajedisini hissetmenin getirdiği bir erdemdir.

Teknolojiyi dışlamak, sadece yapıcı olmayan bir direnç üretmekten öteye geçmeyecektir. Nitekim yapay zekâ, hukukçunun elinde adliye koridorlarının hantal bürokrasisini azaltacak, içtihat taramalarını kolaylaştıracak muazzam bir yardımcı araçtır. Ancak tehlike, yardımcının efendiye dönüşmesidir.

Avukatlar, hakimler ve savcılar olarak tembelliğe kapılıp kararlarımızı, dilekçelerimizi ve savunmalarımızı yapay sistemlerin konforuna emanet edemeyiz. Bir yapay zekâ modelinin hazırladığı gerekçeyi sorgulamadan kararına geçiren bir yargıç ve bir yapay zeka modelinin hazırladığı savunmayı sorgulamadan dilekçesine geçiren bir avukat cübbesini bir yazılıma devretmiş demektir. Oysa hukukçunun asıl görevi, Platon’un filozofu gibi, önüne konulan her hazır gölgeyi kuşkucu bir akılla sorgulamak ve o gölgenin arkasındaki gerçeği aramaktır.

Geleceğin dünyasında bizi bekleyen tehlike, robotların dünyayı ele geçirmesi gibi distopik bir senaryo değildir. Asıl tehlike, hukukçuların robotlaşmasıdır. Adalet mekanizması sentetikleştikçe, insan onuru yapay zekada satırlara indirgenme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.

Biz hukukçular, yapay zekânın sunduğu algoritmik konforun bizi yeni bir dogma mağarasına zincirlemesine izin vermemeliyiz. Teknolojiyi kullanmalı, ancak kararlarımızın merkezine her zaman insan aklını, vicdanını ve hakkaniyeti koymalıyız. Unutulmamalıdır ki adalet, kodların ve algoritmaların ötesinde, insanın kendi özünde ve vicdanında parıldayan evrensel bir ışıktır. Ve bizim mesleki namusumuz, o ışığa doğru yürümekten asla vazgeçmemektir.

Av. Emirhan ALTUNTAŞ