Mesleğe yeni başlayan hâkim ve savcılara zaman zaman, meslekleri dışındaki insanlarla ilişkilerinde dikkatli olmaları, çevrelerini mümkün olduğunca sınırlı tutmaları öğütlenir.

Bu öğüdün haklı bir tarafı vardır. Yakınlık, beraberinde beklenti getirebilir. Bir tanışıklık hatır talebine, bir dostluk çıkar çatışmasına dönüşebilir. Yargı mensubunun tarafsızlığı kadar, tarafsızlığına duyulan güven de korunmalıdır.

Fakat burada başka bir soru doğar: İnsanlarla arasına sürekli mesafe koyan biri, onların hayatına ilişkin kararlar verirken o hayatı ne kadar anlayabilir?

Bir hâkim ya da savcı, önüne gelen dosyada yalnızca olayları ve kanun maddelerini görmez. İnsanların korkularıyla, geçim sıkıntılarıyla, aile ilişkileriyle ve birbirlerine verdikleri zararlarla karşılaşır. Toplumdan bütünüyle uzaklaşmak, insanı anlama kabiliyetini zayıflatabilir.

Penguen suya girmediği için kuru kalmaz. Suyun içine girer; fakat tüyleri suyun derisine ulaşmasını büyük ölçüde engeller. Yargı mensubunun ihtiyaç duyduğu mesafe de buna benzer: Hayata temas etmek, fakat o temasın hükmü belirlemesine izin vermemek.

Bu denge, yargı mensubunun cübbeyle ilişkisinde de kendini gösterir. Cübbesini hiç giymeyen görevinin sorumluluğunu, hiç çıkarmayan ise hayatın gerçekliğini kavrayamaz. Asıl olan, cübbeyi gerektiği yerde hakkıyla giymek, gerektiği yerde de çıkarabilmektir. İyi bir yargı mensubu, karar verirken makamının ağırlığını taşımalı; hayatın içinde ise insanlara yalnızca makamının arkasından bakmamalıdır.

Kaldı ki yakınlık yalnızca adliye dışında kurulmaz. Hâkim ve savcılar birbirleriyle uyuşmazlık yaşayabilecekleri gibi, meslek dışından kişilerle de bir davada karşı karşıya gelebilirler. Böyle bir dosyaya bakan hâkim, taraf olan yargı mensubuyla birlikte çalışmış ya da onun kararlarına yönelik itirazları inceleyen mercide görev yapmış veya hâlen yapıyor olabilir.

Bu tür mesleki ilişkiler, tek başına tarafsızlığın kaybedildiğini göstermez. Ancak taraflardan birinin, karşısındakinin adliye içindeki konumu veya ilişkileri nedeniyle adil yargılanıp yargılanmayacağı konusunda kuşku duymasını da görmezden gelemeyiz. Yargı mensubunun tarafsız olması kadar, tarafların bu tarafsızlığa güvenebilmesi de önemlidir.

Bütün bunlar, ilişki çevresini meslektaşlarla sınırlamanın tarafsızlığı tek başına güvence altına almadığını gösteriyor. Belirleyici olan, ilişkinin adliye içinde veya dışında kurulması değil, yargısal değerlendirmeye etkisinin önlenmesidir.

Bir hâkim taraflardan birinin acısını anlayabilir; fakat onun öfkesini kendi öfkesine dönüştüremez. Bir savcı suç şüphesini ciddiyetle araştırır; fakat şüpheyi peşinen verilmiş bir hüküm gibi taşıyamaz. Etki her zaman açık bir baskı biçiminde de gelmez. Bazen eski bir tanışıklık, bazen meslektaşlık duygusu, bazen de kamuoyunun beklentisi sessizce kendine yer arar.

Bunları fark etmek ve kararın dışında tutmak mesleki olgunluk gerektirir. Yine de adalet yalnızca kişisel iradeye bırakılamaz. Savunma hakkı, gerekçeli karar ve denetim yolları, tarafsızlığa duyulan güvenin korunmasına da hizmet eder.

İyi yargı mensubu, insanlardan uzak duran değil; adliye kapısının içinde de dışında da hayata yakın kalırken, hükmüne etki edebilecek her şeye gerekli mesafeyi koyabilendir.