I. Sorunun Konuluşu
Ceza muhakemesi hukukunda adli kontrol tedbirine azami süre kuralı, kanun koyucunun tedbire değil, tedbire maruz kalan kişiye tanıdığı güvencelerdir. Bu basit tespit gözden kaçırıldığında, kanunun sayısal olarak son derece açık biçimde çizdiği sınır, maksadını aşan yorum yoluyla fiilen ortadan kaldırılabilmektedir. Uygulamada son dönemde sıklıkla karşılaşılan bir örnek, sorunun niteliğini bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Konuyu uygulamada karşılaşılan somut bir örnek üzerinden açıklamak gerekirse; ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir olayda, sanık hakkında dört ayrı suç isnadı nedeniyle birbirinden bağımsız soruşturmalar başlatıldığını ve bu soruşturmaların daha sonra tek bir dosyada birleştirildiğini varsayalım. Soruşturmalardan yalnızca biri kapsamında sanık hakkında yurt dışına çıkamamak şeklinde adli kontrol tedbirine hükmedilmiş; diğer soruşturma dosyaları ise yaklaşık üç yıl sonra bu dosyayla birleştirilmiştir. Sanık hakkında uygulanan adli kontrol tedbirinin 2018 yılından itibaren devam ettiği ve bu suretle CMK m. 110/A’da öngörülen yedi yıllık azami sürenin dolduğu kabul edildiğinde, sanığın sürenin sona erdiğini ileri sürerek tedbirin kaldırılmasını talep etmesine rağmen mahkemece azami sürenin ilk suç isnadı yönünden dolduğu kabul edilerek adli kontrol tedbiri “bu suç bakımından” kaldırılmış; sonradan dosyaya dâhil edilen ikinci suç isnadı bakımından ise sürenin henüz dolmadığı gerekçesiyle yurt dışına çıkış yasağının devamına karar verilmiştir.
Sonuç, sanık açısından hiçbir şey değişmemesidir. Pasaportu yine mühürlüdür, sınır kapısından yine geçememektedir. Değişen tek şey, aynı fiilî kısıtlamanın gerekçesinde yazılı sevk maddesidir.
Yazımızda da savunulacağı üzere; Birden fazla suç isnadının aynı dosya üzerinden birlikte yürütüldüğü hâllerde adli kontrol süresi bütüncül olarak değerlendirilmeli; bir suç isnadı bakımından dolan azami süre, aynı dosyadaki diğer suç isnatları bakımından da dolmuş sayılmalıdır. Aksi yöndeki yorum, CMK m. 110/A'nın lafzında dayanağı bulunmadığı gibi, Anayasa Mahkemesi’nin koruma tedbirlerinin bölünmezliğine ilişkin yerleşik içtihadına, kanunilik ve öngörülebilirlik ilkelerine ve nihayet azami süre kurumunun varlık sebebine aykırıdır.
II. Kanuni Çerçeve: Sayısal Bir Tavan, Kişiye Bağlı Bir Güvence
Adli kontrol, CMK m. 109/1 uyarınca “bir suç sebebiyle yürütülen soruşturmada, 100 üncü maddede belirtilen tutuklama sebeplerinin varlığı halinde, şüphelinin tutuklanması yerine” başvurulan bir koruma tedbiridir. Maddenin üçüncü fıkrasının (a) bendinde sayılan yurt dışına çıkamamak yükümlülüğü de uygulamada en çok karşılaşılan koruma tedbiri türüdür. CMK m. 110/3 gereğince tedbir kovuşturma evresinin her aşamasında uygulanabilir; m. 110/4 ise kovuşturma evresinde mahkemeye, en geç dört aylık aralıklarla re'sen denetim yükümlülüğü yüklemektedir.
Tedbirin azami süresi, 5271 sayılı Kanun'a 08/07/2021 tarihli ve 7331 sayılı Kanun'un 17. maddesiyle eklenen ve 01/01/2022 tarihinde yürürlüğe giren m. 110/A ile düzenlenmiştir. Hükmün ikinci fıkrasına göre ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde adli kontrol süresi en çok üç yıl olup, bu süre zorunlu hâllerde gerekçesi gösterilerek uzatılabilir; uzatma süresi toplam üç yılı, TCK'nın İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlarda dört yılı geçemez. Anayasa Mahkemesi’nin ifadesiyle, “bahsi geçen suçlarda bir kişi hakkında en çok yedi yıl süreyle adli kontrol tedbiri uygulanabilecektir” (AYM, Veysel Kuşçu [GK], B. No: 2023/95649, 16/12/2025, § 38).
Hükmün kaleme alınış biçimi üzerinde özellikle durulmalıdır. Kanun koyucu, azami süreyi suç ölçütüne değil, kanundaki “ağır ceza mahkemesinin görevine giren işlerde... en çok üç yıldır.” ibaresiyle işin görevli mahkemesi ölçütüne bağlamıştır. Kanun metninde ne “her bir suç için” ne “her bir isnat bakımından” ne de “ayrı ayrı” ibaresi geçmektedir. Buna karşılık kanun koyucunun, istediğinde süreye ilişkin farklılaştırmayı açıkça yazdığı aynı maddenin üçüncü fıkrasında görülmektedir: çocuklar bakımından sürelerin yarı oranında uygulanacağı sarahaten hükme bağlanmıştır.
Dolayısıyla süreyi isnat sayısına göre çoğaltan yorum, kanunun sükûtundan bir yetki türetmekte; üstelik bu yetkiyi, temel hakları sınırlayan tedbirin aleyhe genişletilmesi yönünde kullanmaktadır. Bu, Anayasa m. 13'ün öngördüğü kanunilik ölçütünün en temel gereğiyle bağdaşmamaktadır.
III. Anayasa Mahkemesinin 16/12/2025 Tarihli Genel Kurul Kararı: Sürenin Nereden Başladığı ve Nerede Durmadığı
Tartışmanın zeminini kökten değiştiren karar, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun Veysel Kuşçu başvurusunda verdiği 16/12/2025 tarihli karardır (B. No: 2023/95649; RG: 16/04/2026-33226). Karar, adli kontrolde azami sürenin hesabına ilişkin iki temel belirlemeyi içermektedir.
Birincisi, sürenin başlangıcına ilişkindir. Mahkeme, azami sürenin CMK m. 110/A'nın yürürlüğe girdiği 01/01/2022 tarihinden değil, adli kontrol tedbirine karar verildiği tarihten itibaren işlemeye başlayacağını kabul etmiştir. Bu durum ilgili AYM kararında aynen “Kanunda azami sürelerin bu Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önceki adli kontrol tedbirlerine uygulanmayacağına ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır... Dolayısıyla somut olayda adli kontrol tedbirine karar verildiği tarihten itibaren sürenin başlatılması gerektiği sonucuna varılmıştır (§ 39)” şeklinde belirtilmiştir.
İkincisi, kanun yolunda geçen sürelerin hesabına ilişkindir. AYM önüne gelen ilgili kararda, ilk derece mahkemesince dosyanın Yargıtay’da bulunduğu sürelerin hesaba dâhil olmadığı ileri sürülmüştü. Anayasa Mahkemesi bu yorumu açıkça reddederek “Adli kontrolle ilgili azami süreler belirlenirken 5271 sayılı Kanun'da soruşturma ve kovuşturma evreleri arasında bir ayrım yapılmadığı gibi hüküm öncesi ve hüküm sonrası şeklinde bir ayrım da yapılmamıştır (§ 40)” hükmünü tesis etmiştir.
Karar; Genel Kurulca verilmiş, Resmî Gazete'de yayımlanmış ve Anayasa m. 153/son uyarınca yargı organlarını bağlayıcı hâle gelmiştir. Kanaatimizce kararın asıl önemi, sonucundan çok yönteminde saklıdır: Anayasa Mahkemesi, azami süre hesabında yapılan her türlü bölme ve kesme girişimini, kanunda açık dayanağı bulunup bulunmadığı ölçütüne tabi tutmuştur. Nitekim kararın ikna edici gücü, tam da bu yazının konusu olan sorunda kendini göstermektedir. Zira mahkemenin “evre” üzerinden yaptığı bölme ile “suç isnadı” üzerinden yapılan bölme arasında hukuki nitelik bakımından hiçbir fark yoktur; ikisi de kanunda bulunmayan bir ayrımı kanuna okumaktadır.
IV. Tezin Temeli: Koruma Tedbirinin Bölünmezliği
A. Tutuklamada Yerleşik İçtihat
Anayasa Mahkemesi, azami sürenin isnat başına hesaplanamayacağını tutuklama bakımından 2013 yılından bu yana istikrarlı biçimde kabul etmektedir. Murat Narman kararı, konuya ilişkin ilk ilke kararlarından biridir ve somut olayı bugün tartıştığımız soruna neredeyse birebir benzemektedir. Karara konu olayda; ilk derece mahkemesi tahliye talebini, “iddianamede düzenlenen her bir suç için tutukluluk süresinin bağımsız olarak değerlendirilmesi gerektiği ve sanığın ağır ceza mahkemesinin görevine giren birden çok suçtan tutuklanmış olduğu” gerekçesiyle reddetmiştir (B. No: 2012/1137, 2/7/2013, § 11).
Anayasa Mahkemesi bu yorumu iki ayrı gerekçeyle hukuka aykırı bulmuştur. Önce dosyanın bütünlüğü ölçütünü koymuştur:
“Bireyler hakkındaki birden fazla suça ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların bir dosya üzerinden yürütülmesi veya bir dosyada birleştirilmiş olması halinde bu soruşturma ve kovuşturmaların belli bir bütünlük içinde yürütüleceği göz önüne alındığında, uygulanan bir tutuklama tedbirinin soruşturma ve kovuşturmaların tamamı açısından sonuç doğuracağı açıktır... Tutuklama tedbiri, bir yaptırım olmadığından aynı dosya kapsamındaki her bir suç için azami tutukluluk süresinin ayrı ayrı hesaplanması kabul edilemez.” (§ 49)
Ardından öngörülebilirlik ölçütünü eklemiştir:
“Ancak derece mahkemelerinin kanuni tutukluluk süresinin her suç için ayrı ayrı hesaplanması gerektiği yönündeki yorumu, bireylerin tutuklu olarak yargılanabileceği azami süreyi belirsiz ve öngörülemez bir şekilde uzatmaya elverişlidir... Bir hukuk devletinde henüz suçluluğu sabit hale gelmemiş bir bireyin mahkemenin benimsediği yorum nedeniyle belirsiz bir süre boyunca özgürlüğünden yoksun bırakılması düşünülemez.” (§ 53)
Aynı yöndeki tespitler Burak Döner (B. No: 2012/521, 02/07/2013, §§ 46-48) ve Abdullah Ünal (B. No: 2012/1094, 07/03/2014, § 41) kararlarında da yer almaktadır. Yargıtay da bu ilkeyi benimsemiş ve kararlarına aktarmıştır (T.C. Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin E. 2021/7391 K. 2023/3520 ve 02/10/2023 tarihli ilamı).
İçtihadın güncel ve bu yazı bakımından en öğretici halkası ise Haşim Türker (2) kararıdır (B. No: 2023/105130, 04/03/2026). Somut olayda başvurucu aynı dosya kapsamında dört ayrı suçtan tutuklanmış, bunların bir kısmından tahliye edilmiş, sonradan aynı dosyaya bağlanan yeni bir isnattan yeniden tutuklanmıştı. Anayasa Mahkemesi bu yapının süreyi sıfırlamadığını açıkça belirtmiştir:
“Başvurucu farklı suçlardan tutuklansa ve bu suçların bir kısmından tahliye edilse bile başvurucunun tek bir dava süreci kapsamında tutukluluğu hâlen devam ettirilmektedir... Bu itibarla farklı suç isnatları veya tahliye süreçleri söz konusu olsa bile tutuklulukta geçen süre bir bütün olarak değerlendirilmeli ve yedi yıllık azami süre esas alınmalıdır.” (§ 30)
Burada altı çizilmesi gereken husus şudur: Anayasa Mahkemesi, suç isnatlarından bir kısmında tahliye kararı verilmiş olmasını dahi süreyi bölmek için yeterli görmemiştir. Oysa tahliye, tartıştığımız örnekte mahkemenin yaptığı “bir suç bakımından kaldırma” işleminden çok daha güçlü bir kesinti görüntüsü taşımaktadır. Kararın temelinde yatan muhakeme tarzındaki ölçütün kâğıt üzerindeki karar sayısının değil, kişi üzerindeki kısıtlamanın kesintiye uğrayıp uğramadığı olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır.
B. Evleviyet Argümanı: Ağır Tedbirde Yasak Olan, Hafif Tedbirde Serbest Olamaz
Burada beklenebilecek ilk itiraz, aktarılan içtihadın tutuklamaya ilişkin adli kontrol tedbirine ilişkin olduğudur. Bu itiraz, tam tersi yönde sonuç doğurmaktadır.
CMK m. 109/1’de tutuklama adli kontrol tedbirine ilişkin “tutuklama sebeplerinin varlığı hâlinde... tutuklanması yerine” başvurulacağı ifade edilerek bu tedbirin “son çare” olduğu vurgulanmaktadır. Anayasa Mahkemesi de tutuklama adli kontrolünün son çare olduğunu vurgulamaktadır (Hülya Kar [GK], B. No: 2015/20360, 27/2/2019, §§ 18, 50; İlker Ensar Uyanık, B. No: 2020/21922, 11/6/2024, § 16).
Şu hâlde mantıkî ilişki tek yönlüdür. Ağır olan tedbirde, yani kişiyi tamamen hürriyetinden yoksun bırakan tutuklamada, azami sürenin isnat başına hesaplanması kabul edilmiyorsa; onun yerine geçmek üzere, daha az kısıtlayıcı olduğu için ihdas edilmiş hafif tedbirde bu hesabın kabul edilmesi düşünülemez. Aksi sonuç, şu tuhaflığı doğurur: tutuklu sanık, yedi yıl dolduğunda isnat sayısı ne olursa olsun tahliye edilecek; buna karşılık hakkında tutuklama yerine adli kontrole hükmedilmiş, yani lehine daha hafif bir tedbir uygulanmış sanık, isnat sayısıyla çarpılan bir süre boyunca kısıtlı kalabilecektir. Koruma tedbirleri sisteminin iç tutarlılığı böyle bir sonucu taşıyamaz.
C. Fiilî Kısıtlılığın Tekliği: Bölünen Nedir?
Meselenin özü, aslında tedbirin maddi varlığına ilişkindir. Sanığın maruz kaldığı kısıtlama tektir: yurt dışına çıkamamaktadır. Bu kısıtlılığın günleri, dosyada mevcut isnatlara pay edilemez. 15 Mart günü sanık, bir suç için "yarım gün", diğer suç için "yarım gün" yurt dışına çıkamamış değildir; o gün, bir gün boyunca yurt dışına çıkamamıştır. Anayasa Mahkemesinin tutukluluk bakımından kurduğu formül burada da geçerlidir: birden fazla suç nedeniyle tedbir altında tutulan kişinin, tedbir altında geçirdiği her bir günün, isnat edilen suçlara bölünmesi mümkün değildir.
Nitekim sistem de bu tekliği varsaymaktadır. Dosyada iki isnat bulunması hâlinde iki ayrı yurt dışına çıkış yasağı kararı verilip ikisi ayrı ayrı sınır kapılarına bildirilmez; tek bir tedbir kararı verilir, tek bir kayıt işlenir, tek bir yükümlülük doğar. CMK m. 8 uyarınca bir kişinin birden fazla suçtan sanık olması hâlinde bağlantı var sayılmakta ve m. 9 ve devamı hükümleri çerçevesinde davalar tek dosyada görülmektedir. Kanun koyucunun usul ekonomisi ve muhakemenin bütünlüğü adına kurduğu bu birleştirme mekanizmasının, sanık aleyhine bir süre çarpanına dönüştürülmesi, kurumun amacının tersine çevrilmesidir.
V. Karşı Argümanlar ve Çürütülmesi
1. "Suçlar birleştirme hâlinde de bağımsızlığını korur; her suç ayrı bir kamu davasıdır." Bu gerekçe, Murat Narman kararında incelenen yerel mahkeme kararının birebir ifadesidir ve Anayasa Mahkemesince açıkça reddedilmiştir (§ 49). Suçların maddi ceza hukuku bakımından bağımsızlığı, muhakeme hukuku bakımından uygulanan tedbirin bölünebileceği anlamına gelmez. Suçların bağımsızlığı ceza tayininde sonuç doğurur; koruma tedbirinin süresinde değil. Zira tedbir bir yaptırım değildir; sanığın muhakemeye katılımını güvence altına almaya yönelik, geçici ve araçsal bir müdahaledir.
2. "Yeni isnat, yeni bir tedbir kararını gerektirir; yeni karar yeni süre demektir." Bu argüman, şeklî bir karar ile maddi bir tedbiri birbirine karıştırmaktadır. Belirleyici olan, hâkim kararının hangi tarihte yazıldığı değil, kişi üzerindeki yurt dışına çıkamama kısıtlamasının fiilen kesintiye uğrayıp uğramadığıdır. Önceki tedbirin gerçekten sona erdiğinden ve yeni bir sürenin başladığından söz edilebilmesi için, tedbirin fiilen kaldırıldığının, kişinin bu arada yurt dışına çıkabilir durumda olduğunun ve ancak bundan sonra yeni bir kararla tedbirin yeniden tesis edildiğinin ortaya konması gerekir. Kısıtlama kesintisiz sürmüşse, gerekçedeki sevk maddesinin değişmesi süreyi etkilemez. Haşim Türker (2) kararında, isnatların bir kısmından tahliye kararı verilmiş olmasının dahi süreyi bölmediğinin kabul edilmesi, bu ölçütün ne kadar sıkı uygulandığını göstermektedir.
3. "Adli kontrol hürriyetten yoksun bırakma değildir; azami süre bu ölçüde katı yorumlanmamalıdır." Tedbirin hürriyetten yoksun bırakma niteliğinde olmadığı doğrudur; Anayasa Mahkemesi de yurt dışına çıkış yasağını Anayasa m. 19 kapsamında değil, kural olarak özel hayata ve aile hayatına saygı hakkı (Anayasa m. 20) kapsamında incelemektedir. Bunun sebebi, AİHS'e ek (4) No.lu Protokol'e Türkiye'nin taraf olmaması nedeniyle serbest dolaşım özgürlüğünün ortak koruma alanına girmemesi, buna karşılık tedbirin kişisel, mesleki ve ailevi bağlar üzerindeki ağırlaşan etkisi dolayısıyla özel hayat güvencesiyle bağlantı kurulmasıdır (İlker Ensar Uyanık, §§ 11-13; Latife Akyüz, B. No: 2016/50822, 7/9/2021, §§ 36-38; Hakkı Gök, B. No: 2017/33469, 3/11/2022, §§ 31-33).
Ne var ki bu nitelendirme, argümanı savunanların umduğu sonucu vermez; tam aksine onu zayıflatır. Zira Anayasa Mahkemesi Veysel Kuşçu kararında, tam da tedbirin "özgürlükten yoksun bırakma niteliğinde dahi olmayan" karakterinden hareketle, tutukluluğa özgü bir süre kesme kuralının adli kontrole taşınamayacağı sonucuna varmıştır (§ 41). Yani tedbirin hafifliği, azami süre hesabında sanık aleyhine değil, lehine işleyen bir ölçüttür. Kaldı ki kanunilik denetimi, müdahalenin ağırlığına göre yumuşayan bir denetim değildir: Anayasa m. 13, hangi hak söz konusu olursa olsun sınırlamanın kanunla yapılmasını ve ölçülü olmasını aramaktadır.
4. "Süre dolsa bile mahkeme, adli kontrolün devamında hukuki yarar görebilir." Azami süre, takdire tabi bir ölçüt değil, takdirin sınırıdır. Süre dolduğunda tedbirin hukuki dayanağı ortadan kalkar; mahkemenin önünde tartılacak bir menfaat dengesi kalmaz. Nitekim Yargıtay da adli kontrolün belli bir süreyle sınırlı olduğunu ve dayanağı kalmadığında kendiliğinden sona erdiğini kabul etmektedir (T.C. Yargıtay 4. Ceza Dairesi’nin E. 2024/9285 K. 2025/2304 ve 10/02/2025 tarihli ilamı). Üstelik CMK m. 110/4, mahkemeye en geç dört aylık aralıklarla re'sen inceleme yükümlülüğü yüklemiştir; bu yükümlülük, sürenin dolduğunun talep beklenmeksizin tespit edilmesini gerektirir.
VI. Öngörülebilirlik ve Ölçülülük: Sistemin Taşıyamayacağı Sonuç
İsnat başına süre hesabının pratik sonucu üzerinde durulmalıdır. Böyle bir yorum benimsendiğinde, adli kontrolü süresiz hâle getirmenin en kolay yolu, dosyaya yeni bir sevk maddesi eklemek olur. Yargılamanın altıncı yılında eklenen bir suç isnadı yedi yıl daha, onuncu yılında eklenen bir başkası yedi yıl daha kazandırır. Kişi, hakkında hiçbir kesin hüküm bulunmaksızın, kanunun açıkça yedi yılla sınırladığı bir tedbir altında ondört, yirmibir yıl kalabilir. Anayasa Mahkemesi’nin Murat Narman kararında kullandığı ifadeyle bu yorum “azami süreyi belirsiz ve öngörülemez bir şekilde uzatmaya elverişlidir.”
Bu sonuç, koruma tedbirlerinin geçiciliğine ilişkin ilkeyle de bağdaşmaz. Anayasa Mahkemesi, "tüm koruma tedbirlerinin geçici olduğunu, herhangi bir tedbirin ilanihaye veya herhangi bir kriterden bağımsız olarak süreklilik arz eder biçimde uygulanmasının mümkün olmadığını" vurgulamakta; süregelen tedbirin durumun gerektirdiğinden uzun sürmesi hâlinde ihlal doğacağını belirtmektedir (Hülya Kar, §§ 25-28, 44; Latife Akyüz, §§ 48-51, 58). Mahkeme ayrıca, “yurt dışına çıkış yasağının belirsiz bir süre uzaması ve uzun süre uygulanması hâlinde öngörülen sınırlandırmanın özel hayata ve aile hayatına etkilerinin zamanla ağırlaşacağı ve herhâlde gözetilmesi gereken kamusal yarar ile bireyin kişisel yararı arasındaki dengenin bozulacağını” ifade etmiştir (Hakkı Gök, § 51). Yaklaşık dört yıl süren bir yurt dışı çıkış yasağı, tek başına ölçülülük denetiminden geçememiştir (İlker Ensar Uyanık, § 21). Bu ölçüde hassas bir denetimin uygulandığı bir alanda, kanunun çizdiği yedi yıllık tavanın isnat sayısıyla çarpılabileceğini savunmak, içtihadın bütünüyle ters yönüne düşmektir.
Özetle, isnat başına hesap yöntemi üç ayrı katmanda sakattır. Bunlar; kanunilik bakımından, CMK m. 110/A'da dayanağı yoktur; öngörülebilirlik bakımından, kişinin ne kadar süreyle kısıtlanacağını belirsiz kılar; ölçülülük bakımından ise, kanun koyucunun peşinen kurduğu menfaat dengesini yargı kararıyla bozar.
VII. Sonuç ve Uygulamaya Dönük Yol Haritası
Kanaatimizce ve AYM kararlarıyla sabit olduğu üzere, varılması gereken sonuç açıktır. Aynı dosyada birden fazla suç isnadının birlikte yürütüldüğü hâllerde adli kontrol tedbiri, kişi ve dosya bazında bir bütündür. Tedbirin başlangıç tarihi, kişi hakkında ilk kez fiilen uygulandığı tarihtir. Bu tarih, kanun yolunda geçen süreler de dâhil olmak üzere kesintisiz işler ve dosyaya sonradan eklenen isnatlar süreyi sıfırlamaz. Bir suç isnadı bakımından dolan azami süre, aynı dosyadaki bütün isnatlar bakımından dolmuş sayılır ve tedbirin bütünüyle kaldırılması gerekir.
Bu tartışmanın yargı kararıyla değil, kanun metniyle bitirilmesi tercihe şayandır. CMK m. 110/A'ya, azami sürenin aynı dosyada yer alan tüm suç isnatları bakımından tek süre olarak hesaplanacağına dair bir fıkra eklenmesi, bugün içtihat yoluyla varılması gereken sonucu tartışmasız kılacaktır. Kanun koyucunun bunu yapmamış olması, mevcut hükmün aksini söylediği anlamına gelmez; yalnızca, açık olanı yazma ihtiyacı duymadığı anlamına gelmektedir.
Next