Genel olarak ahlaki yargılar ve karar verme üzerine yapılan bilimsel tartışmalarda, bu tür yargıların tipik olarak ayrıntılı, rasyonel bir sürecin sonucu mu, yoksa bir normun ihlaline karşı sonradan rasyonelleştirilen otomatik, sezgisel veya duygusal tepkiler mi olduğu konusunda süregelen bir tartışma vardır. Hukuki yargılar ve cezalandırıcı tepkiler söz konusu olduğunda, sorumluluk ve suçlama sonucunda ortaya çıkan cezalandırma ihtiyacımızın, ne kadar ahlaki açıdan ayrıntılı ve rasyonel temellere dayalı olursa olsun, yine de duygusal tepkiler tarafından yönlendirilip yönlendirilmediği belirsizliğini korumaktadır. Duygu, bedendeki bir sürü hormon ve nörotransmitter’in birleşerek oluşturduğu ve üstüne geçmiş yaşanmışlıklardan gelen kodlamaların eklendiği bir kokteyldir. Yalnız, bilgi ve anlayış olmadan ‘duygu sarhoşu’ olunacağı, duyguların bizi aldatabileceği de unutulmamalıdır.
Bir yandan, duygusuz, akla dayalı hukuki kararlar idealine doğru ilerleme iddiası varken, öte yandan duygusuz bir karar kavramının sadece bir öz aldatmaca olduğuna dair inanca dayalı bir şüphecilik mevcuttur. Normatif iddialar ve bilime dayalı şüphelere ilişkin bu iki kutup arasında, sosyal psikoloji araştırmalarının tartışmaya nasıl katkıda bulunabileceği gündeme gelmektedir.
Aslında, doğası (örneğin alkollü araç kullanma, hırsızlık, gasp, dolandırıcılık, tecavüz veya cinayet) ve sonuçları (örneğin fiziksel zarar, maddi kayıp, utanç veya aşağılanma) açısından son derece heterojen olan çok çeşitli davranışlar ele alınmaktadır. Ortak noktaları ise, tümünün sergilediği toplumsal risk karşısında gayri resmi kuralların yeterli olmaması ve yasaların çıkarılması gerekliliğidir. Hangi davranışların hangi yasal düzenlemelerde yer alacağı tarihsel ve kültürel gerçeklere bağlıdır (örneğin cinsel davranış veya zina ile ilgili yasalar). Bu bağlamda, yasal düzenlemelerin (legisprudence) görevi, öfke ve intikam duygularının baskın gelmesini önleyen ve ilgili tüm taraflarca yasal ve ahlaki yargının kabulünü artıran kurallar oluşturmaktır.
Bu açıdan bakıldığında, duygular hukuk sisteminin başlangıç noktası olmakta; sistemin kendisi de yargıları ve duygulara verilen tepkileri rasyonel bir düzeye yerleştirmeye yönelik bulunmaktadır. Hukuk sistemi, ilgili tüm kişilere (suçlular, mağdurlar, tanıklar, uzman bilirkişiler vb.) duygusuz, yani adil veya rasyonel bir tretman sağlamayı amaçlamaktadır. Duygular rasyonel değerlendirmeye engel olarak görüldüğünden, hâkimlerin açıkça duygusal bir katılım belirtisi göstermemeleri ve bir duruşma sırasında bu nedenle önyargılı olmamaları beklenir. Aksine, tarafsız davranmak, adil ve hakkaniyetli bir yargılamayı garanti etmekle yükümlüdürler. Bu tür bir argüman, duyguların duruşma sürecinde adalete katkıda bulunmadığını ve dahası, duygu ve rasyonelliğin birbirine zıt olarak anlaşılması gerektiğini, mantıksal yargıların duyguya dayalı yargılardan üstün olduğunu ima etmektedir.

Duygular, hukuki yargılamanın nesnesiyle doğrudan bağlantılıdır; oysa hukuki usuller, yargılama sürecinin duygular tarafından değil, akıl tarafından yönlendirilmesini amaçlar. Hem normatif iddia (yargısal yargılama sürecini yalnızca aklın yönetmesi gerektiği) hem de bu iddianın uygulanabilirliği (bu tür yargıların gerçekten tamamen duygusuz bir şekilde verilip verilemeyeceği) geçmişte defalarca sorgulanmıştır. Duygusal tepkilere yönelik itibar kaybı, duygunun nesnelliği tehdit ettiği düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Şimdi yaşama geçerek genel olarak duygunun ve özellikle de duygunun sosyal yargılar üzerindeki potansiyel etkisini irdeleyelim.
Genel Olarak Duygular ve Sosyal Yargılar
İnsanların sosyal uyaranları nasıl yargıladığı ve değerlendirdiği, sosyal psikolojinin temel konularından biridir. Araştırmalar, insanların sosyal bilgileri nasıl seçtiği, yorumladığı ve hatırladığı; bu bilgileri yargı ve kararlar almak için nasıl kullandığı üzerine odaklanmaktadır. Duyguların burada oynadığı rol, özellikle son yıllarda artan bir ilgi görmüştür. Duyguların sosyal yargılar üzerindeki etkisine atıfta bulunarak, bütünsel ve tesadüfi duygu arasındaki ayrımın yapılması yararlıdır: Bütünsel duygu, sosyal uyaranın kendisi tarafından ortaya çıkarılan duygu (lar)ı ifade ederken, tesadüfi duygu, gerçek uyaran veya bağlamla ilgisi olmayan durumlar tarafından ortaya çıkarılan duygu (lar)ı ifade etmektedir.
Sosyal yargı üzerine yapılan sosyal psikolojik araştırmaların çoğu, tesadüfi duyguların etkisini ele almıştır. Deneyciler, çok bölümlü bir çalışmanın ilk bölümünde genellikle duygusal durumlar oluşturmakta ve ardından ikinci bölümde, katılımcıyı ilgili süreci değerlendirmek için bilişsel bir göreve dahil etmektedirler. Araştırmalar, duygunun hangi bilginin işlendiğini nasıl etkilediğine (duygunun bilgilendirici etkisi, örneğin duygu-bilgi modeli,1 duygu-ön hazırlık modeli2 ve bilginin nasıl işlendiğine3 (örneğin duygu bakımı, duygu onarımı hipotezi) odaklanmıştır.
Araştırmalar, duyguların sosyal yargılama süreciyle ilişkili olduğunu veya bu süreci çeşitli şekillerde etkileyebileceğini göstermiştir: Bilgi seçimi ve bilgi işleme, en azından duyguların motivasyon ve kapasite sonuçlarından doğrudan etkilenebilir. Dahası, duygular, bilgi görevi görerek ve duyguyla ilgili bilgileri etkinleştirerek dolaylı bir etki yaratabilir ve böylece yargı oluştururken bu tür duyguyla ilgili bilgilerin kullanılma olasılığını artırabilir. Ancak araştırmalar, kişinin yansıtma yapması için gerekli kaynaklara sahip olması durumunda bu tür etkilerin geçersiz kılınabileceğini de göstermiştir. Dolayısıyla, istenmeyen duygusal etki ilkesel olarak ortadan kaldırılabilir–ancak gerçekte bu, söz konusu etkinin tam olarak belirlenebilmesini gerektirir.
Öfke
Öfke normlara aykırı bir şekilde davranmakla suçlanma, birinin yapmaması gereken veya yanlış kabul edilen bir şeyi yapmakla suçlanması olarak tanımlanabilir. Bu, değerlendirilen bir yanlışa karşı duyulan güçlü hoşnutsuzluk duygularından oluşan ve düzeltilmesini amaçlayan bir duygu olarak tanımlanan öfkenin bilişsel içeriğiyle ilgili olmaktadır. Buna göre, öfke tepkileri norm ihlalleri için oldukça yaygın görünmekte olup, intikam ve misilleme arzusunu motive eder niteliktedir.4 Algı ve öfke arasında karşılıklı bir ilişki olabilir: Özel algılar öfkeye; öfkeli olmakta kişiyi saldırganca düşünmeye sevk edebilir. Araştırmaların ortaya koyduğu bir bulgu, öfkeli insanların daha fazla suçlama eğiliminde olmasıdır. Öfke uyandıran bir video klibi izledikten sonra trafik kazalarına ait birkaç hikâye okuyan katılımcıların, duygu açısından nötr bir video izleyen katılımcılardan daha fazla kazaya neden olan sanıkları suçladıkları görülmüştür.

Öfkenin yargı ve karar verme üzerindeki etkisini inceleyen Lerner ve Tiedens5, öfkeli hissetmenin, yaşananlar ve olayın nedeni hakkında bir kesinlik veya güven duygusuyla ilişkilendirildiğini vurgulamaktadır. Ayrıca, öfkenin olayın nedenine karşı harekete geçme motivasyonel özelliğiyle bağlantılı olarak, öfkeli duyguların bir kişiyi sorumlu tutulabilecek harici bir etken bulmaya yönlendirebileceği öne sürülmüştür.6 Sapkın davranışın değerlendirilmesine uygulandığında bu kesinlik, birini suçlama ihtiyacıyla birleştiğinde, "öfkeli hissetmenin" bir şüpheliye suçlama atfetme, bu suçlamayı ciddi olarak değerlendirme ve cezalandırıcı tepkileri destekleme olasılığının artmasıyla sonuçlanması gerekir. Korelasyon çalışmaları bu görüşü desteklemektedir – örneğin, öz bildirime dayalı öfke durumları, cezalandırıcı politikalara destekle ilişkilendirilmiştir.7 Ancak katılımcıların öfke durumunu deneysel olarak manipüle etmeye çalışıldığında sonuçlar daha az kesin olmaktadır.8
Hesap verebilirlik, öfke ve otoriterliğin sorumluluk ve cezalandırıcılık atıfları üzerindeki etkisini araştırmak için çok bölümlü bir çalışmada ilk olarak, katılımcılar çaresiz bir genci döven bir adamın videosunu izlediler. Bundan önce, katılımcılara (1) “Zorbanın suçundan yargılandığı ve teknik bir nedenden dolayı suçsuz bulunduğu” ve (2) “Zorba ve arkadaşının suçlarından dolayı önemli bir süre hapis yattığı, serbest bırakıldıktan sonra ikisinden de kanunla ilgili bir sorun yaşamadığı” söylenerek iki farklı adalet geri bildirim koşulu oluşturuldu. Kontrol koşulunda, (3) Katılımcılar daha önce az ya da hiç duygu uyandırmadığı gösterilen soyut şekiller ve renklerden oluşan bir video klibi izlediler. Bir çalışmada da katılımcılar, masum bir kurbanın zarar görmesine neden olan bir bireyin ihmalkâr veya dikkatsiz davranışını anlatan dört kısa öyküye ilişkin sorumluluk, suçlama ve cezalandırıcılık referansıyla tepkilerini değerlendirdiler. Zorbalık videosunun izlenmesinden sonra öz bildirime dayalı öfke düzeylerinde iki bilgi koşulu arasında hiçbir fark ortaya çıkmadığı için, bundan sonraki tüm analizler iki adalet geri bildirim düzeyi üzerinden birleştirildi. Çalışmada öfke uyarıcısına maruz kalan katılımcıların, nötr duygu uyarıcısına maruz kalan katılımcılara göre daha fazla cezalandırıcı atıf yaptıkları gösterilmiş olsa da sonuç çıkarırken dikkatli olunmalıdır; çünkü öfke uyarıcısı her zaman adalet geri bildirimiyle birlikte kullanılmıştır ve kullanılan adalet geri bildiriminin türünün, Goldberg, Lerner ve Tetlock (1999) tarafından gösterildiği gibi bir etkisi olduğu görülmektedir.9
Bütünsel öfkenin etkilerini inceleyen araştırmalar, öfkenin suçlama ve ceza ile ilgili yargılarla bağlantılı olduğu fikrini destekleyen korelasyon kalıpları bildirmektedir; ancak bu, öfke tepkisinin diğer yargıları mutlaka etkilediği anlamına gelmez, çünkü duygu-biliş bağlantısı çift yönlü olabilir. Dolayısıyla, daha fazla öfke suçlamaya yol açabilir, ancak birini suçlamak da öfkeye yol açabilir.10
Duygunun uyarılmasının, değerlendirilecek uyarandan deneysel olarak ayrılması (duygusal etkinin tesadüfi etkisi), öfkenin ahlaki değerlendirmelerde önyargıya yol açtığı fikrini pek desteklememektedir.
Korku
Korku, yaklaşan tehdit veya tehlikeye karşı duygusal tepkidir. Korku, hayatta kalmanın veya bedensel bütünlüğün temel hedeflerini tehdit eden, belirsiz sonuçlar doğuran olaylara karşı duyulan güçlü hoşnutsuzluk duygularından oluşur. Neyin tehdit olarak kabul edildiğine bağlı olarak, normdan sapmış davranışlara karşı farklı türde korku (veya endişe) ortaya çıkabilir. Örneğin, yabancı düşmanlığı saldırıları, bir etnik grubun üyelerinde potansiyel bir kurban olma korkusuna yol açabileceği gibi, bu tür saldırıların topluluğun itibarına verdiği zarardan kaynaklanan ekonomik kayıp korkusuna da yol açabilir.
Korku sadece belirsiz sonuçları olan olumsuz olaylarla ilgili değildir: Bazen sonuçların değiştirilebilir olduğu düşünülür ve buna paralel olarak kişi kendini koruma eğilimi gösterir. Doğuştan korkulu kişilerin gelecekteki olaylar hakkında karamsar yargılarda bulundukları (Lerner ve Keltner) ve korku hissetmeleri için deneysel olarak manipüle edilen kişilerin, öfke hissetmeleri için manipüle edilen kişilere göre belirgin şekilde daha fazla risk algıladıkları bulunmuştur.11
Sempati
Sempati, bir başkasının duygusal durumunu veya koşulunu kavrama veya anlama sonucunda ortaya çıkan ve o kişi için üzüntü veya endişe duygularından oluşan duygusal bir tepki olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, sempati, bir yargılama sürecinde nesnelliği tehlikeye attığı düşünülen bir tepkidir. Bununla birlikte, duyguların hukuki kararlar üzerindeki etkisi sorusuna atıfta bulunulduğunda, sempati, öfke veya korkunun (veya diğer duygusal tepkilerin) ortaya çıkmasında güçlendirici veya zayıflatıcı bir etki olarak anlaşılabilir. Örneğin, suçluya duyulan sempati, üçüncü kişilerin suçluya karşı öfke tepkisini engelleye- bilir veya azaltabilirken, mağdura duyulan sempati suçluya karşı öfke tepkisini kolaylaştırabilir veya artırabilir. Birini sevmek, sempati için bir ön koşul olarak kabul edilemez, ancak sevdiğimiz kişilere sempati duymak daha kolay gibi görünüyor. Davis, Bray ve Holt (1977), jüri üyelerinin sevilen sanıklara karşı sevilmeyen sanıklara göre daha hoşgörülü davrandığını bulmuş ve bu da bir sevme-hoşgörü hipotezini ortaya koymuştur.12
Bu bağlamda, nefret suçları veya önyargı güdümlü suçlar özellikle ilgi çekicidir. Bu tür suçlar, mağdurun örneğin cinsel yönelim veya din gibi belirli bir sosyal gruba mensup olduğu varsayımı nedeniyle hedef alınması durumunda meydana gelir. Üçüncü kişilerin taciz ve şiddet mağdurlarına yönelik suçlamalarını etkileyen faktörleri araştıran Rossi ve Nock, (1982)13, mağdurun ve suçlunun ırksal durumuna yönelik bir sempati etkisi olduğunu, ancak mağdurun cinsel yönelimine yönelik damgalanma kanıtı bulunduğunu bildirmektedir.
Duyguların hukuki kararlar üzerindeki etkisine ilişkin soruya gelince, en zorlu görev, duygusal, bilişsel ve motivasyonel tepkilerin kavramsal ve ampirik olarak ayrılması olabilir. Örneğin, tutumlar üzerine yapılan araştırmalarda, "duygu" ve "değerlendirme" terimlerinin birbirinin yerine kullanılıp kullanıla- mayacağı veya farklı şeyleri mi ifade ettiği konusunda uzun süredir devam eden bir tartışma vardır. Bilişsel tepkiyi duygusal tepkiden ayırmaya çalışırken, duygunun önceden bir bilişsel süreç olmadan üretilip üretilemeyeceği (duygusal öncelik hipotezi; Zajonc, 198014) veya bir uyarana karşı duygusal bir tepkinin oluşması için bazı bilişsel işlemlerin gerekli bir ön koşul olup olmadığı (bilişsel değerlendirme) tartışması bir örnek olarak gösterilebilir. Farklı tepkilerin ampirik olarak ayrılmasına yönelik bir yanıt, tesadüfi duyguyu incelemektir ve araştırmalar, duygunun sonraki (tepki) davranış üzerindeki olası etkilerinin çokluğunu göstermede oldukça başarılı olmuştur.
Ancak, duygunun aktarım etkilerinin, daha karmaşık olan hukuki karar verme durumuna ne ölçüde uygulanacağı belirsizliğini korumaktadır. Duygu hukuki yargıyla bu kadar açık bir şekilde bağlantılı olmasına rağmen, bu alanda duygunun rolü üzerine şaşırtıcı derecede az araştırma yapılmıştır. Bu konuda daha fazla dikkat çeken hipotez uyarılmanın, duygunun bilgi işlemenin "nasıl"ını nasıl etkilediğini düzenlemede çok önemli bir rol oynadığı fikridir. Bu durum, sosyal yargı ortamının etkisi açısından ilginçtir; zira bu, yargısal karar alma sürecine dahil olan hâkimler ve sıradan kişiler arasındaki farklılıklara ilişkin hipotezler üretmenin temelini oluşturabilir. Örneğin, yargıda bir duruşma ortamının, bir profesyonelden ziyade sıradan bir kişi için daha fazla uyarıcı olduğu ve bu duygusal stresin bilginin nasıl işlendiğini etkileyebileceği ileri sürülebilir; ayrıca, bir duruşma sırasında verilen bilgilerin profesyonel ve sıradan hâkimler için farklı derecede uyarıcı olduğu da varsayılabilir. Ancak, farkın uyarılmada değil, insanların duyguyla ilgili tepkileri ele alma biçiminde olduğu da savunulabilir. Belki de hâkimler, tepkilerini ele almada alışkanlık kazanmış veya usulü işlem haline gelmişlerdir, yani duygu uyandıran konularda karar verme konusunda da profesyonelleşmişlerdir. Bu bağlamda, sıradan insanların ve profesyonellerin olası (duyguyla ilgili) önyargı kaynaklarını nerede gördükleri, kontrol çabaları gösterip göstermedikleri (ve eğer gösteriyorlarsa, ne tür bir biçim aldıkları) ve daha genel olarak akıl ve duygunun etkileşimini nasıl anladıkları konusunda farklılık gösterip göstermediklerini görmek ilginç olacaktır. Bu saptama, duyguların oynaması gereken rolün ve şimdiye kadar alınan önlemlerin istenen hedefe ulaşmak için uygun ve yeterli olup olmadığının tartışılması için iyi bir temel sağlayacaktır. Vatandaşlar ancak hâkimlerin anlaşılabilir kararlar verdiğini ve uygun cezalar uyguladığını algıladıklarında, ceza sisteminin adaletine ve etkinliğine güven duyacak ve dolayısıyla kendileri de kanuna uyacaklardır (Tyler, Boeckmann,1997).15 Kuşkusuz, duyguların hukuki karar verme sürecini ne zaman ve nasıl etkilediğine ilişkin olarak, teorik ve ampirik araştırmalar için hala geniş bir alan mevcuttur.

“Hâkimlerin edindikleri kişisel deneyimleri, görmeyi yeğledikleri gerçekleri etkilemektedir.” Sonia Sotomayor ABD Yüksek Mahkeme Hâkimi
Karar Alınması
Geleneksel olarak, hukuk kendini rasyonellik alanı olarak konumlandırmış ve duyguları nesnelliğe dışsal bir müdahale olarak görmüştür. Ne var ki, sosyo-hukuk araştırmaları giderek artan bir şekilde duyguların sadece tesadüfi değil, hukuki uygulamanın kurucu unsurları olduğunu, etkileşimleri şekillendirdiğini, güvenilirlik değerlendirmelerini etkilediğini ve kurumsal normları güçlendirdiğini göstermektedir. Bu bağlamda ortaya çıkan başlıca sorular: Hâkimler, mağdurların duygusal ifadelerini nasıl yönetir veya güvenilirliklerini nasıl değerlendirir? Hâkimler, kolektif bir ortamda nasıl bağımsız kararlar alırlar? Hukuk dışı uzmanlığın, karar verme ile ilgili hukuki bilginin oluşturulmasında ne gibi bir rolü vardır? Hâkimler nesnellik fikrini nasıl benimserler? Mahkemelerin ve duruşmaların giderek dijitalleşmesi bu soruların cevaplarını nasıl etkileyecektir? Kimin ve hangi duyguları kabul ediliyor veya görünmez kılınıyor?
Mahkemeler yalnız duygulara yanıt vermeyip; hangi duyguların ilgili olarak kabul edileceğini ve hangilerinin reddedileceğini, bastırılacağını veya önyargı olarak çerçeveleneceğini belirler. Ne var ki, hâkimlerin kendileri de çelişkili duygusal beklentilere maruz kalırlar. Hukuk normları duygusuz ve tarafsız kalmalarını gerektirirken, şüphe, güven, hayal kırıklığı ve hatta empati gibi duyguları yaşarlar; bu duygular kararlarını güçlü şekillerde etkiler. Empatinin kontrolü ise özellikle tartışmalı bir konudur. Bazı hâkimler empatiyi karar verme sürecine yardımcı olan bilişsel bir araç olarak görürken, diğerleri bunu tarafsızlığa bir tehdit olarak değerlendirir.
Mahkeme salonları, kuşkusuz, sembolizm, otorite ve duygusal yankı bakımından zengin fiziksel ortamlardır. Bu mekanlar yalnızca kullanıcıların deneyimlerini şekillendirmekle kalmayıp, aynı zamanda hukuki karar alma süreçleriyle de derinden iç içe geçmiştir. Profesyoneller ve sıradan insanlar arasında veya hukuk profesyonelleri arasında gerçekleşen etkileşimler, mahkeme salonunun mimarisi ve dayattığı duygusal, dilsel ve davranışsal normlardan etkilenir.16
Nesnellik genellikle evrensel bir hukuk ideali olarak ele alınsa da mahkemede duyguların ve önyargıların yönetilme biçimleri kültürel, kurumsal ve hukuki bağlamlardan derinden etkilenmektedir. Uygun duygu, güvenilir tanıklık veya rasyonel yargı olarak kabul edilen şey, kuşkusuz sistemler arasında farklılık göstermektedir. Önyargı olarak kabul edilen şey sadece kişisel değil, aynı zamanda sosyal olarak inşa edilmiş ve mahkeme pratiğine yerleşmiştir. Bu bölüm, hukuki karar almanın duygusal ifade, mesleki davranış ve kanıtın meşruiyeti hakkındaki ön yargılardan nasıl etkilendiğini ve bu varsayımların hem kişilerarası hem de sistemik farklılıkları nasıl desteklediğini inceler. Bu dinamikler, ulusal hukuk kültürlerinde farklı şekillerde ortaya çıkmakta; nesnellik her zaman yerel olarak oluşturulmaktadır.

Özetle, duygular ve ön yargılar, hukuki süreçlerden dışlanmak yerine, davaların nasıl yorumlandığını, tarafların nasıl değerlendirildiğini ve kararların nasıl gerekçelendirildiğini şekillendirmektedir. Bu etkiler her yargı çevresinde aynı olmayabilir.
Hiç kuşkusuz, duygular, insan yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir. İnsanlar bu etkinin kararları, eylemleri ve ilişkileri üzerindeki etkisini göz ardı edemezler. Mağdurlar ve sanıklar, hedeflerine ulaşmak veya en azından niyetlerini açıklığa kavuşturmak için duyguları kullanırlar.
Filozof Martha Nussbaum, duygulara başvurmanın hukukta yaygın olduğunu ancak tüm duyguların eşit derecede geçerli olmadığını savunuyor. Mahkemelerin, merhamet ve haksızlığa karşı öfke gibi rasyonel duyguları benimsemesi gerektiğini, ancak iğrenme ve ilkel utanç gibi önyargılı veya zehirleyici duyguları hukuki muhakemeden dikkatlice dışlaması gerektiğini ileri sürüyor.
M. Nussbaum, belirli duyguların mahkeme salonunda ve yasama sürecinde nasıl işlev gördüğünü ve nasıl işlevsiz hale geldiğini incelemektedir:
-Merhamet ve Öfke: Bazı duygular hukukun üstünlüğü için hayati önem taşımaktadır. Başkalarının acısına karşı merhamet ve haksızlığa karşı uygun öfke, adaleti harekete geçirmede, mağdurların haklarını tanımada ve vatandaşları korumada hayati bir işlev görmektedir.
-Tiksinti: Nussbaum, “İnsanlıktan Saklanma” adlı kitabında, tiksintinin ceza hukuku için temel olarak kullanılmaması konusunda kesinlikle uyarıda bulunuyor. Tiksintinin, kirlenme ve bedensel kirlilikle ilgili irrasyonel korkulara dayandığını ve tarihsel olarak sevilmeyen grupları ve azınlık topluluklarını suçlu ilan etmek için bir silah olarak kullanıldığını savunuyor.
-Utanç ve Utandırma: "Utanç"ın yasal bir ceza olarak kullanılmasını da şiddetle eleştirmekte ve kamuoyu önünde utandırmanın temel insan onurunu ihlal ettiği dile getirmektedir.
Sonuç olarak, Nussbaum, hukuk profesyonellerinin hukukun insan duygularından tamamen bağımsızmış gibi davranmak yerine, makul duygusal tepkileri teşvik ettiği bir hukuk anlayışını destekliyor.17
Hukuki karar alma sürecinin özünde nesnellik, tarafsızlık ve bağımsızlık gibi temel ilkeler yatmakta olup, tarafsızlık, yargılama sürecinin temel değerlerinden biridir. "Tarafsızlığın genel göstergelerini" belirlemek "kolay" olsa da bunu yargı pratiğine dönüştürmek zor olabilir. Duyguların bu geleneksel olarak reddedilmesine rağmen, duygular ve duygu yönetimi, günlük adli çalışmalar için (tartışmasız olmasa da) vazgeçilmezdir.18
Önemli soru hukuki karar alma süreçlerinde duyguların önyargıya neden olup olmadığıdır. Hukuki karar alma süreci geleneksel olarak duygusal etkilerden arınmış, tamamen rasyonel bir süreç olarak görülmüştür(!). Hukukun üstünlüğünün temeli olarak kabul edilen nesnellik, genellikle yalnızca akıl ile eşdeğer tutulmuştur. Yargı sistemine olan kamu güveni, mahkemelerin tarafsız ve yansız olarak algılanmasına ve kararların adil olmasına bağlıdır-Karar alınmasında nesnellik.
Ne var ki, araştırmalar, nesnelliğin “saf akıl” olarak anlaşılmasının kusurlu olduğunu göstermiştir. Duygular önemsiz değildir, aksine rasyonel karar vermede kritik bir rol oynarlar. Hâkimleri kanıtları değerlendirmede, suçu belirlemede ve eylemlerinin sonuçlarını göz önünde bulundurmada yönlendirirler. AB tarafından finanse edilen “Justemotions projesi”,19 daha önce yalnızca bilişsel olarak anlaşılan rasyonel bir süreçte duyguların nasıl devreye girdiğini ortaya çıkarmak için kurulmuştur. Proje koordinatörü Stina Bergman Blix, “Rasyonellik ve duygu arasındaki yanlış ikiliğe meydan okuyarak, merak, şüphe, kesinlik, mesleki gurur ve zaman kaybından duyulan tiksinti gibi duyguların nesnel karar verme için gerekli olduğunu gösterdik” diyor. Bu projede farklı hukuk sistemlerindeki ceza davaları incelenerek, kültürel bağlamların hukuk uygulamasının duygusal-bilişsel bileşenlerini nasıl şekillendirdiği incelenmiştir. Proje bulguları, hukuk sisteminin meşruiyetini sorgulayabilen sağduyu adaleti ile yasal adalet arasındaki gerilimleri de açıklığa kavuşturmaktadır.
Bu araştırmanın en önemli başarılardan biri de gerçek yaşamdaki mahkeme duruşmalarından ve müzakerelerinden elde edilen gözlemsel verileri, hâkimlerle yapılan görüşmeler ve yazılı kararlarla birleştiren benzersiz bir veri setinin oluşturulmasıdır. S. Bergman Blix, "Bu yaklaşım, deneysel çalışmaların sınırlamalarının ötesine geçerek, hukuki karar alma sürecinin pratikte nasıl geliştiğine dair eşi benzeri görülmemiş bir anlayış sağladı" diyor.20 Araştırma, hukuk profesyonelleri tarafından çalışmalarında temel araçlar olarak açıkça kabul edilen “epistemik duyguların” (merak, şüphe, kuşkuculuk ve kesinlik gibi duyguların) önemini vurguladı. S.Bergman Blix, "Öfke veya üzüntü gibi genellikle şüpheyle bakılan duyguların aksine, bu “düzenli duygular” rasyonel karar alma için yaşamsal öneme sahip olarak kabul edilir. “Bu, duygu ve rasyonellik arasındaki geleneksel ikiliği bulanıklaştırarak, hukuk profesyonellerini duyguların uygulamalarındaki rolü üzerine düşünmeye teşvik eder" diye ekliyor. Araştırmacılar ayrıca, irrasyonel olarak algılanmasına rağmen, üst mahkemeler hâkimleri tarafından hukuki sorunları çözmek için sistematik olarak kullanılabilen öfke de dahil olmak üzere “düzensiz duyguları” da incelediler. Çalışma, A.B.D ve İskoçya gibi ortak hukuk sistemlerindeki hâkimlerin ve savcıların kararlarına sıklıkla ahlaki değerlendirmeleri dahil ettiklerini ortaya koymuştur. Buna karşılık, İsveç ve İtalya gibi medeni hukuk sistemlerinde ahlaki muhakemeden ziyade doğru süreçlere öncelik verilmektedir. Bir diğer ilginç bulgu ise, müzakerelerde belirsizlikleri paylaşan ve ortak sonuçlara ulaşan hâkimlerin kararlarında daha güçlü bir bağımsızlık ve kesinlik duygusu ifade etmeleridir. Bu iş birliğine dayalı süreç, birden fazla bakış açısını dikkate aldıklarına olan güvenlerini güçlendirmektedir.21
Hukuk Pratiğinde Duyguların Rolünün Yeniden Değerlendirilmesi
Hukuk, genellikle rasyonelliğin ideali olarak görülür ve bu da rasyonellik-duygu ikiliğini pekiştirmektedir. Bununla birlikte, Bergman Blix şu sonuca varıyor: “Justemotions projesi”, hukuk uygulayıcıları arasında karar alma sürecinin 'kara kutusunu' açmaya yönelik güçlü bir ilgiyi ortaya koyuyor. Duyguları ayırt etme araçları sağlayarak ve zamanlamanın rollerini nasıl etkilediğini inceleyerek, proje duyguların ortaya çıkardığı sorunları profesyonel düşünme için gündeme getiriyor. Dahası, müzakerelerin duyguların yansıtılmasını ve düzenlenmesini teşvik edecek şekilde nasıl organize edilebileceğini, aktörler arasındaki etkileşimi ve kararları nasıl geliştirebileceğini gösteriyor.” 22
İnsanlar ilk bakışta hâkimlerin kurallar bağlamında karar verdikleri/hukuku uyguladıkları kanısına varsalar da hâkimin geniş bir takdir hakkına sahip oldukları görülmektedir. Her şeyden evvel en azından bir kişinin 30 yaşından önce hâkim olması her bakımdan büyük bir hatadır. Toplumsal yaşamı, neler olup bittiğini bilmeden kürsüden adalet dağıtımı! Hukuki gerçekçilere göre, yargıda hâkimin önce karar verip; ondan sonra hukuki dayanakları arayışına gitmesi olgusu egemendir. Öte yandan verilen kararlar ve kararların etkisi sorgulanır olmuş ve bu durum ceza adaletinde çok belirgin olmaya başlamıştır.
Hâkim sonuçta neyin adil olduğuna karar verecektir. Varılan karar bir “değer yargısı” olarak diğer yargılar gibi meçhul/gizli önceliklere dayalı bulunmaktadır. Adalet dağıtımında yapılamayacak olan nesne, duygulardan arınmaktır. Yapılabileceğin en iyisi, hâkimin duygularına karşı daha duyarlı, daha fazla dengeli olması ve onları daha iyi irdelemesi ve ayrıntılı olarak dile getirebilmesi beklenmektedir. Hâkimlerin en önemli vasıfları nazik, sabırlı, merhametli ve empati kurabilen olmasıdır. Kuşkusuz, duygular yönetimi insanın ötekilerin olduğu kadar kendi duygularına da aynı anda dikkat edilmesini içermektedir. Örneğin, huzursuz bir tanığı sakinleştirmek için hâkimin kendi sabırsızlık duygularını yönetebilmesine de ihtiyacı olacaktır Ne var ki, tanıkların düşünce süreçlerine etkileri bakımından rasyonel olmayan faktörlerin etkilerine duyarlılık gösteren hâkimler ve avukatlar ise, aynı faktörlerin hâkimlerin düşünce süreçlerine etkisi söz konusu olduğunda sükût etmektedirler.
Farklı hâkimlerin bir kanunun aynı maddesini farklı yorumlamaları (Yargıtay ve Anayasa yargısında karşı oy yazıları) onların birer otomat olmayıp, farklı kişilik ve düşünce yapısına sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu durum ise, hâkimlerin farklı sosyal, ekonomik ve ideolojik çevrelerden gelmeleri kadar ve hatta daha çok farklı psikolojiye sahip olmalarından doğmaktadır. İşte, yargılama işlevi ve yöntemlerinin açıklığa kavuşturulmasında "psikoloji" olmazsa olmaz türünden bir gereksinmedir. İnsan aklı çocuklukta bile A4 biçiminde boş bir kâğıt (res tabula) değildir. Genetik yapı, aile ve toplumsal çevre ile eğitim, belli durumlarda tutumumuzu etkileyerek alışkanlıklar yaratmakta (peşin hüküm/ön yargı) ve bu yatkınlık, bir dereceye kadar karar vermemizi kolaylaştırmaktadır. Özetle ön yargı sonuç yaratmaktadır. İşin ilginç yanı da kendi ön yargılarımızı tanımak yerine karşındakilerin önyargılarına dikkat çekmemizdir.23
“Adaletin meşruiyeti, sadece kanunların doğru uygulanmasına değil, bu uygulamanın her durumda kişisel duygu, öfke, kırgınlık veya statüden tamamen bağımsız olarak gerçekleştirildiğine dair toplumda gerekli güvenin oluşturulmasına dayanır”.24
Sonuç olarak hâkimler robot olmadığına göre duyguların yargı kararlarına katkısı da kaçınılmaz olmaktadır. Hâkim Richard A. Posner da aynı şeyi öne sürmüş ve hâkimlerin "bilgisayarlar gibi duygusuz" olmaya çalışmamaları gerektiğini, çünkü duyguların bazen iyi bir hâkimlik için gerekli olabileceğini yazmıştır.25 Bu süreçte adli hata riski de göz ardı edilmemelidir. 26
“İyi ve sadık bir hâkim olacaksanız, vardığınız sonuçların her zaman hoşunuza gitmeyeceği gerçeğine boyun eğmelisiniz. Eğer onları her zaman seviyorsanız, muhtemelen yanlış bir şey yapıyorsunuz demektir.” Antonin Scalia (1986 – 2016, ABD Yüksek Mahkeme Hâkimi)
Prof. Dr. Mustafa Tören Yücel
-------------
1 Gerald L. Clore, Norbert Schwarz & Michael Conway, 1994
2 Bower & Forgas, 2001. Duygular yargılarımızı nasıl etkiliyor? Aristotle, Retorik Book 2, Ch.1.
3 Bower, G. H., & Forgas, J. P. (2001). Mood and Social Memory. In J. P. Forgas (Ed.), Handbook of Affect and Social Cognition (pp. 95-120). Erlbaum.
4 J.R. Averill, 1983). Averill, J. R. (1983). Studies on anger and aggression: Implications for theories of emotion. American Psychologist, 38, 1145-1160. doi:10.1037/0003-066X.38.11.1145
5 Lerner, J. S., & Tiedens, L. Z. (2006), Portrait of the Angry Decision Maker: How Appraisal Tendencies Shape Anger’s Influence on Cognition. Journal of Behavioral Decision Making, 19, 115-137.
https://onlinelibrary.wiley.com/doi/pdf/10.1002/bdm.515 https://doi.org/10.1002/bdm.515
6 Frijda, N. H. (1993). Mood, Emotion Episodes, and Emotions. In M. Lewis, & J. M. Haviland (Eds.), Handbook of Emotions (pp. 381-403). New York, NY: Guilford Press. Emotions and legal decision-making youtube. Mahkeme hâkimleri, aslında tanık oldukları bir olay hakkında hüküm kuramazlar. Bunun da iki nedeni vardır. Birincisi duygularına, öfkelerine yenik düşebilir, yansız ve nesnel olamazlar. https://hukukihaber.net/Hâkimler-İçin-de-Geçerli-Psikolojik-Gerçekler
https://hukukihaber.net/Psikoloji-ve-hukuk-ilişkisi-İkiz-Kardeş
https://hukukihaber.net/Usul-Adaleti-ve-Psikolojik-Gerçekler
7 Gault, B. A., & Sabini, J. (2000). The roles of empathy, anger, and gender in predicting attitudes toward punitive, reparative, and preventative public policies. Cognition and Emotion, 14(4), 495–520. https://doi.org/10.1080/026999300402772
8 Lerner, Goldberg ve Tetlock (1998), İntikamın duygusal öncülleri Davranış ve Beyin Bilimleri , Cilt 36 , Sayı 1 , Şubat 2013 , ss. 29-30 DOI: https://doi.org/10.1017/S0140525X12000556
9 Bkz. Öfke ve akıl: Sezgisel savcının psikolojisi. Avrupa Sosyal Psikoloji Dergisi, 29 (5-6), ss. 781-795,
795. https://doi.org/10.1002/(SICI)1099-0992(199908/09)29:5/6<781::AID-EJSP960>3.0.CO;2-3
10 Quigley & Tedeschi, 1996. Saldırganlık ve Şiddet Davranışı Cilt 1, Sayı 2 ,Yaz 1996, ss. 163-177.
https://doi.org/10.1016/1359-1789(95)00014-3 Monin, B., Pizarro, DA ve Beer, JS (2007). Karar vermek mi yoksa tepki vermek mi: Ahlaki yargı kavramları ve akıl-duygu tartışması. Genel Psikoloji İncelemesi, 11 (2), 99–111.
https://doi.org/10.1037/1089-2680.11.2.99
11 Jennifer S. Lerner, Dacher Keltner. “Beyond valence: Toward a model of emotion-specific influences on judgement and choice” pp. 473-493 https://doi.org/10.1080/026999300402763.
12 Bray, R. M., & Kerr, N. L. (1979). Use of the simulation method in the study of jury behavior: Some methodological considerations. Law and Human Behavior, 3(1-2), 107–119. https://doi.org/10.1007/BF01039151
13 P.H. Rossi and S.L. Nock. Measuring Social Judgments: The Factorial Survey Approach. 1982, Sage Publications, London.
14 Zajonc. Research Center for Group Dynamics, University of Michigan, Ann Arbor, Michigan 48106. AMERICAN PSYCHOLOGIST February 1980
15 Tom Tyler, Robert J Boeckmann, Heather J Smith, Yuen J Huo. Social Justice In A Diverse Society, Routledge, 1997: İnsanların sosyal deneyimleri hakkındaki düşüncelerine giderek daha fazla önem verilmesiyle, insanların başkalarıyla ilişkilerinde adil veya haklı olanın ne olduğuna dair değerlendirmelerinden büyük ölçüde etkilendikleri keşfedildi. Bu farkındalık, insanların adaletle ne kastettiklerini ve bunun düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını nasıl etkilediğini araştıran geniş bir çalışma yelpazesine yol açmıştır.
16 Marmara Cezaevi kompleksindeki yeni duruşma salonu bkz. Yalçın Doğan. “Silivri’de mekânın ruhu: Arenada yargılanmak, dürbünle izlemek” T 24 (20/8/2026).
17 Martha Nussbaum'un Duygular, Etik ve Edebiyat Üzerine Görüşleri, 12 Ağustos 2016.
18 Mustafa Tören Yücel. https://hukukihaber.net/Ceza-Adaletinde-Psikoloji; https://hukukihaber.net/Hâkimlerin-Kişiliği
https://hukukihaber.net/Hâkimlik-Psikolojisi
19 JUSTEMOTIONS projesi, dört ülkedeki ceza davalarındaki hukuki karar alma süreçlerini karşılaştırarak, farklı hukuk sistemlerinde nesnelliğin nasıl inşa edildiğini araştırıyor. Savcılıktan alt mahkemeye ve temyiz mahkemesine kadar, kovuşturma kararına, temyiz kararına ve mahkeme kararlarına yol açan değerlendirmelerin duygusal-bilişsel bileşenlerini inceliyoruz. Proje lideri: Stina Bergman Blix; ortak araştırmacılar: Alessandra Minissale, Hanna Nir, Nina Törnqvist, Cecilia Nordquist ve Francesco Contini.
20 Ana kuramsal bakış açısı duyguların sosyolojisi olup, duyguların tiyatroda olduğu gibi ön plana çıktığı veya hukuk mesleklerinde olduğu gibi gizli kaldığı durumlarda oynadığı rolleri açıklayan ampirik projelere odaklanmış bulunmaktadır. S. Bergman Blix, Åsa Wettergren "Mahkemelerde Profesyonel Duygular: Sosyolojik Bir Perspektif", 2019'da (Routledge, 2019: Hukuk profesyonellerinin çalışmalarında duyguları nasıl kullandıkları ele alınmaktadır.
Ayrıca bkz. https://hukukihaber.net/Hâkimler-İçin-de-Geçerli-Psikolojik-Gerçekler
21 Nedim Havale. “Adaletin Terazisindeki Yük: İstanbulda’ki Hâkim ve Savcıların Tükenmişlik ve İş Doyumu Deneyimleri”. Çekmece Sosyal Bilimler Dergisi 27 (Aralık 2025), ss. 32–41. Mehmet Akif Tutumlu. “Yargıç ve Empati” HFSA 30, ss. 405-431.
22 https://hukukihaber.net/Psikoloji-ve-hukuk-ilişkisi-İkiz-Kardeş
https://hukukihaber.net/Usul-Adaleti-ve-Psikolojik-Gerçekler
https://hukukihaber.net/Objektiflik-Tarafsızlık
https://hukukihaber.net/Hakikati-Anlama-Önyargılar
23 Hâkimlik psikolojisi için bkz. Ethan Kross. Shift-Managing your emotion- So They Don't Manage YouTube, 2025. Jacques Derrida. Yasanın Önünde Önyargılar. Yargılama Fakültesi. İthaki Yayınları. 2015. İstanbul. Jacques Derrida, “Yasanın Önünde, Önyargılar” adlı metninde, Kafka’nın “Yasanın Önünde” başlıklı öyküsünün özgün bir okumasını yapar ve bu enigmatik öykü üzerinden çok katlı, çok uğraklı, çok hatlı bir soruşturma açar.
24 Ulvi Saran “Yargı, kendi mensupları için kanunu farklı uygulayabilir mi?” Karar (14/07/2026)
25 Richard A. Posner. Frontiers of Legal Theory, 2001, p. 226. Handbook of Psychology and Legal Decision-Making/ Cambridge Psikoloji ve Hukuki Karar Verme El Kitabı: Cambridge University Press, 2024: Yargının gücü, önyargıyı en aza indirirken karmaşık kararlar verebilen adil ve tarafsız hukukçulara bağlıdır. Bu bölüm, psikolojik süreçlerin yargı sürecinin her aşamasında, karar verici taleplerle (örneğin, davanın reddi talepleri) ilgili duruşma öncesi duruşma kararları da dahil olmak üzere, yargı karar alma sürecini nasıl etkileyebileceğine dair genel bir bakış sunmaktadır. Bölüm, hâkimlerin karar verirken sezgisel yöntemleri (bilişsel "kısayollar") nasıl kullanabileceklerine dair bir genel bakışla başlamakta ve ardından duyguların, çıkarımların ve örtük çağrışımların her birinin yargı karar alma sürecini nasıl etkileyebileceği tartışılmaktadır. Bölüm, psikoloji bilimiyle ilgili konularda yargı eğitiminin genişletilmesine yönelik önerilerle sona ermektedir. Örneğin, birçok yargı eğitimi kursu örtük önyargıyı ele alsa da araştırmalar bu eğitimlerin sınırlı etkinliği ve süresinin daha fazla araştırmayı gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Genel olarak, yargı eğitimcilerini psikolojik araştırmalarla tanışmaya, ders içeriğini genişletmeye ve hâkimlerin kendi odalarında ve mahkeme salonlarında psikoloji derslerini uygulamalarına olanak tanıyan kanıta dayalı bir eğitim yaklaşımı sunmaya teşvik ediyoruz.
26 Jacques Verges’in Adli Hatalar ’da şöyle bir tespiti var: “Adli hata bir vakanın daha başlangıcında kaste dayalı dini, toplumsal veya siyasal önyargılarla ya da zahirle körleşmiş hâkimin aceleci kanaatinden neşet eder. Adli hata özensizlikle veya suç kastiyle, baştan savma uygulanan muhakeme usulleri içinde yeşerir.” Jacques Verges, Adli Hatalar, (Çev. Barkın Asal), Pinhan Yayıncılık, İstanbul, 2023. En kötü yargı, önyargıdır. 1921'de ABD Yüksek Mahkemesi Hâkimi Benjamin Cardozo, bilincin derinliklerinde başka güçler, hoşlandıklarımız ve hoşlanmadıklarımız, tercihler ve önyargılar, içgüdüler ile duygular, alışkanlıklar ve inançlar kompleksi olduğunu yazdı. B. Cardozo, The Nature of the Judicial Process (Oxford University Press, 1921, s.167.





