İdare hukuku, modern devletin vatandaşla olan ilişkisini düzenleyen bir hukuk dalı olarak 19. yüzyılda Fransa’da doğmuştur. Fransız Devrimi sonrasında “idare”nin yargısal denetime tabi tutulması, vatandaşın devlet karşısında korunması ihtiyacından kaynaklanmıştır. Conseil d’État’nın geliştirdiği içtihatlar, idarenin eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunu denetlerken temel yaklaşımı “vatandaşın zayıf taraf olduğu” gerçeğine dayanır. Çünkü devlet, elindeki kamu gücü, örgütlenmesi ve imkânlarıyla her zaman daha güçlüdür. Bu nedenle idare hukuku, özünde “devleti sınırlayan” ve “bireyi koruyan” bir hukuk olarak tasarlanmıştır.
Türkiye’de ise idare hukuku, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir gelenek içinde şekillenmiştir. Tanzimat’tan itibaren idari yargı kurumları kurulmuş olsa da, Cumhuriyet döneminde özellikle 1961 ve 1982 Anayasaları ile idari yargı bağımsız bir yapıya kavuşturulmuştur. Ne var ki bu yapısal bağımsızlık, uygulamada her zaman “bireyi koruyan” bir zihniyetle birleşmemiştir. Ülkemizde idare hukuku, büyük ölçüde “devletçi” bir gelenek içinde yorumlanmıştır. Yargı organları, özellikle mali sonuç doğuran davalarda, çoğu zaman “kamu yararı” ve “devletin mali menfaati” gerekçesiyle bireyin haklarını ikincil plana atmıştır.
Bu durum, özellikle devlet memurlarının ihraç, göreve iade ve mali haklar uyuşmazlıklarında çarpıcı biçimde ortaya çıkmaktadır. İhraç edilen bir memur, yargı kararıyla göreve iade edildiğinde, Anayasa’nın 125. maddesi ve 657 sayılı Kanun’un ilgili hükümleri uyarınca yoksun kaldığı mali ve özlük haklarının ödenmesi gerekir. Çünkü idari işlem hukuka aykırı bulunup iptal edildiğinde, işlemin hiç yapılmamış gibi sonuç doğurması esastır. Göreve iade, sadece fiilen işe başlatmakla sınırlı değildir; geçmişe yönelik tüm mali ve özlük hakların da iadesini gerektirir.
Ancak uygulamada yargı organları, özellikle tazminat ve geriye dönük ödeme taleplerinde, son derece kısıtlayıcı ve adeta “devleti koruyan” bir tutum sergilemektedir. Tazminat miktarları çoğu zaman komik denebilecek rakamlara indirgenmekte, “kamu zararının önlenmesi” gerekçesiyle bireyin uğradığı gerçek zarar göz ardı edilmektedir. Hâkimler, “devletin cebinden para çıkmasın” kaygısıyla hareket ederken, hukuka aykırı işlemin mağduru olan vatandaşı adeta ikinci kez cezalandırmaktadır. Bu, idare hukukunun varlık sebebine aykırıdır.
Son yıllarda bu devletçi yaklaşımın en tipik yansımalarından biri, usulden bozulan ihraç işlemlerinde ortaya çıkmıştır. Danıştay’ın bazı daireleri, 657 sayılı Kanun’un 129. maddesine aykırı olarak son savunma alınmadan tesis edilen ihraç kararlarının iptali halinde, “idare usul eksikliğini giderip yeniden işlem tesis edebilir” gerekçesiyle, yoksun kalınan mali ve özlük hakların ödenmesine hükmedilmemesi gerektiğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşım hukuka aykırıdır. Çünkü:
- İdari yargı mercilerince verilen iptal kararları, işlemi tesis edildiği tarihten itibaren hiç tesis edilmemiş gibi ortadan kaldırır. İptalin usule mi yoksa esasa mı dayandığı, iptal kararının geriye yürür etkisini ve sonuçlarını değiştirmez.
- Hukuka aykırı işlem nedeniyle fiilen çalışamayan memurun, “hiç ihraç edilmemiş gibi” mali haklarını alması, iptal kararının zorunlu sonucudur.
- “Yeniden işlem tesis edilebilir” gerekçesi, idareye sınırsız bir “ikinci şans” tanımak anlamına gelir ve bireyi yıllarca süren belirsizliğe mahkûm eder. Bu, hukuk güvenliği ve etkili yargısal koruma ilkelerine aykırıdır.
İşte bu noktada, aşağıda inceleyeceğimiz karar, bu hatalı yaklaşımın kısmen de olsa düzeltilmesi bakımından önem taşımaktadır.
Kararın İncelenmesi
Uyuşmazlık, Adana ili Ceyhan ilçesindeki bir ortaokulda öğretmen olarak görev yapan davacının, 657 sayılı Kanun’un 125/1-E-(g) bendi uyarınca Devlet memurluğundan çıkarılmasına ilişkin Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu’nun 03/11/2015 tarihli kararının iptali ve yoksun kaldığı maaşların yasal faiziyle ödenmesi istemine ilişkindir.
Adana 3. İdare Mahkemesi, 01/02/2017 tarihli kararıyla davayı esastan reddetmiştir. Danıştay Onikinci Dairesi’nin bozması üzerine Adana Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi, 25/10/2023 tarihli kararıyla işlemi usulden (son savunma alınmaması nedeniyle) iptal etmiş ve yoksun kalınan parasal hakların dava açma tarihinden itibaren yasal faiziyle ödenmesine hükmetmiştir.
Danıştay Onikinci Dairesi, 05/11/2024 tarihli kararıyla iptal kısmını onamış, ancak parasal haklar kısmını bozmuştur. Bozma gerekçesi özetle şudur: İdare, 657 sayılı Kanun’un 129. maddesi uyarınca son savunmayı alıp usul eksikliğini gidererek yeniden işlem tesis edebileceğinden, bu aşamada parasal haklar hakkında karar verilmesine yer yoktur.
Adana Bölge İdare Mahkemesi 1. İdari Dava Dairesi ise 28/01/2025 tarih ve E:2025/35, K:2025/112 sayılı kararıyla ısrar etmiştir. Israr gerekçesi son derece isabetlidir:
“İdari yargı mercilerince verilen iptal kararları, işlemin tesis edildiği tarihten itibaren hiç tesis edilmemiş gibi idari işlemi tüm sonuçları ile birlikte ortadan kaldıran kararlardır. İşlemin iptaline ilişkin hukuka aykırılığın usule ya da esasa ilişkin olmasının, iptal kararının sonuçlarını ve uygulanma kabiliyetini farklı kılmadığı… verilen iptal kararıyla, davacı hakkında tesis edilen Devlet memurluğundan çıkarma işlemi, tesis edildiği tarihten itibaren tüm sonuçlarıyla ortadan kalkmakta olup, idari işlem hiç tesis edilmemiş gibi davacının geriye dönük mali haklarının ödenmesinin de iptal kararının zorunlu bir sonucu olduğu…”
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu (İDDK), 15/12/2025 tarihli kararıyla davalı idarenin temyiz istemini reddetmiş ve Bölge İdare Mahkemesi’nin ısrar kararını oyçokluğuyla onamıştır. Böylece, usulden iptal edilen ihraç işlemi nedeniyle yoksun kalınan mali hakların ödenmesi gerektiği yönündeki görüş, en üst düzeyde teyit edilmiştir.
Karşı oy yazan üyeler ise klasik devletçi argümanı tekrarlamışlardır: Usul eksikliği giderilebilir nitelikte olduğundan, idare yeniden işlem tesis edebileceği için parasal haklar hakkında “bu aşamada karar verilmesine yer yoktur”. Bu görüş, iptal kararının geriye yürür etkisini fiilen ortadan kaldırmakta ve bireyi, idarenin “yeniden ihraç” tehdidi altında yıllarca mağdur bırakmaktadır.
Sonuç
Bu karar, idare hukukundaki devletçi geleneğin en azından bir noktada kırıldığını göstermektedir. Bölge İdare Mahkemesi’nin ısrarı ve İDDK’nın bu ısrarı onaması, “usulden iptal = mali hak yok” şeklindeki hatalı ve hukuka aykırı uygulamaya karşı önemli bir duruştur. İptal kararı, ister usule ister esasa dayansın, işlemi geçmişe etkili olarak ortadan kaldırır. Aksi kabul, idareyi usul hataları konusunda sorumsuz kılmak ve vatandaşı devletin keyfiliğine mahkûm etmek anlamına gelir.
İdare hukuku, vatandaşı devlete karşı korumak için vardır. Bu karar, bu temel ilkenin en azından mali haklar bakımından bir nebze olsun hayata geçirildiğini gösteren olumlu bir adımdır. Umarız bu yaklaşım, tüm idari yargı mercilerince benimsenir ve “devleti koruyan yargı” geleneği yerini “hukuku ve bireyi koruyan yargı”ya bırakır.
Av. Ali Osman GÖÇER





