Boşanma, yalnızca eşler arasındaki kişisel ve mali ilişkileri sona erdiren bir hukuki olgu değildir. Evlilik birliğinin devamı sırasında aile yaşamının merkezi hâline gelen konutun geleceği, özellikle bu konutun kira yoluyla sağlandığı hâllerde, boşanmanın fer’î sonuçları arasında ayrıca önem taşımaktadır. Kira sözleşmesinin yalnız eşlerden biri tarafından imzalanmış olması, diğer eşin konuttaki hukuki durumunun ne olacağı, boşanma davası devam ederken kiracı eşin sözleşmeyi tek başına sona erdirip erdiremeyeceği ve nihayet boşanma hükmünün kesinleşmesinden sonra kira ilişkisinin hangi hukuki zeminde sürdürüleceği sorularını beraberinde getirmektedir.

Bu meselelerin sağlıklı biçimde çözümlenebilmesi için öncelikle kira sözleşmesinden doğan kiracı sıfatı ile aile konutundan kaynaklanan korumanın birbirinden ayrılması gerekir. Zira bir eşin kira sözleşmesinde taraf olmaması, o eşin aile konutuna ilişkin korumadan bütünüyle yoksun olduğu anlamına gelmediği gibi, salt eş sıfatını taşıması da onu kendiliğinden kira sözleşmesinin tarafı hâline getirmez. Aynı şekilde boşanma davasının açılması, kira sözleşmesini veya aile konutu niteliğini kendiliğinden sona erdirmez. Buna karşılık boşanma hükmünün kesinleşmesiyle evlilik birliği sona erdiğinden, aile konutuna bağlı olarak ortaya çıkan özel korumanın devam edip etmeyeceği de ayrıca değerlendirilmelidir.

Bu bakımdan meselenin, boşanma davasının devam ettiği dönem ile boşanma hükmünün kesinleşmesinden sonraki dönem birbirinden ayrılarak incelenmesi gerekir.

1. Boşanma Davasının Açılmasının Kira Sözleşmesine ve Aile Konutuna Etkisi

Boşanma veya ayrılık davasının açılması, eşler bakımından ayrı yaşama olgusunu gündeme getirse de evlilik birliğini hukuken sona erdirmez. Bu sebeple dava devam ettiği müddetçe eşlerin barınma ihtiyacının ne şekilde karşılanacağı, aile mahkemesi hâkiminin alacağı geçici önlemler vasıtasıyla düzenlenebilir.

Türk Medeni Kanunu’nun 169. maddesi uyarınca boşanma veya ayrılık davası açıldığında hâkim, davanın devamı süresince gerekli olan ve özellikle eşlerin barınmasına ilişkin geçici önlemleri re’sen almakla yükümlüdür. Bu yetki, aile konutu olarak kullanılan kiralananın dava süresince eşlerden hangisinin kullanımına bırakılacağının belirlenmesini de kapsar.

Bu düzenlemenin doğal sonucu olarak, kira sözleşmesinde kiracı sıfatını taşıyan eş ile boşanma davası sırasında konutta kalmasına karar verilen eşin aynı kişi olması zorunlu değildir. Kira sözleşmesinin tarafı olmayan eşin aile konutundan yararlanması, somut olayda mahkemece verilmiş bir tedbir kararına dayanabilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 17.01.2008 tarihli, E. 2007/19744, K. 2008/240 sayılı kararında da aile konutunun eşlerden birinin kullanımına tahsis edilmesinin yasal bir yararlanma sebebi teşkil ettiği kabul edilmiştir.

Bununla birlikte, boşanma davasının devam ediyor olması taşınmazın aile konutu niteliğinin her hâlükârda korunacağı anlamına gelmez. Aile konutu kavramının temelinde, taşınmazın eşlerin aile yaşamını sürdürdükleri merkez olma özelliği bulunmaktadır. Eşlerin her ikisinin de konuttan ayrılması ve taşınmazın artık aile yaşamına özgülenmiş olmaktan çıkması hâlinde, aile konutu niteliğinin devam ettiğinden söz etmek güçleşecektir.

Nitekim Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 27.02.2014 tarihli, E. 2013/19218, K. 2014/4068 sayılı kararında, tarafların fiilen ayrı yaşamaya başlamaları, her iki eşin de konuttan ayrılmış olması ve taşınmazın daha sonra üçüncü kişilere kiraya verilmesi birlikte değerlendirilerek aile konutu niteliğinin sona erdiği sonucuna ulaşılmıştır.

Şu hâlde aile konutu korumasının devam edip etmediği belirlenirken yalnız boşanma davasının derdest olup olmadığına değil, taşınmazın fiilen aile yaşamının merkezi olma vasfını sürdürüp sürdürmediğine de bakılmalıdır.

2. Kiracı Eşin Kira Sözleşmesini Tek Başına Sona Erdirmesi

Kira sözleşmesinin eşlerden yalnız biri tarafından yapılmış olması, kiracı sıfatını taşıyan eşin aile konutu üzerinde mutlak bir tasarruf yetkisine sahip olduğu anlamına gelmez. Aile konutu kurumu, tam da bu noktada kira hukukundan doğan hukuki ilişkiyi aile hukukundan kaynaklanan bir sınırlamaya tâbi tutmaktadır.

Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesine göre eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutuna ilişkin kira sözleşmesini feshedemez. Aynı esas Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesinde de benimsenmiş, aile konutu olarak kullanılmak üzere kiralanan taşınmazlarda kiracının eşinin açık rızası olmaksızın kira sözleşmesini feshedemeyeceği düzenlenmiştir. Rızanın alınmasının mümkün olmadığı veya diğer eşin haklı sebep bulunmaksızın rıza vermekten kaçındığı hâllerde ise hâkimin müdahalesinin istenebilmesi mümkündür.

Burada üzerinde özellikle durulması gereken husus, diğer eşin kira sözleşmesinde taraf olup olmamasının rıza koşulundan bağımsız olmasıdır. Başka bir ifadeyle eş, kira sözleşmesine henüz taraf hâline gelmemiş olsa dahi aile konutu üzerindeki koruması sebebiyle kira sözleşmesinin tek taraflı sona erdirilmesine karşı korunmaktadır.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 26.11.2018 tarihli, E. 2017/15214, K. 2018/12063 sayılı kararında da kiracı eşin, diğer eşin rızasını almaksızın ve bu konuda verilmiş herhangi bir mahkeme kararı bulunmaksızın aile konutuna ilişkin kira sözleşmesini feshetmesinin hukuki sonuç doğurmayacağı kabul edilmiştir. Kararda, bu şekilde gerçekleştirilen feshin diğer eşi bağlamayacağı açıkça belirtilmiştir. Aynı hukuki yaklaşım Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 21.03.2022 tarihli, E. 2022/914, K. 2022/2153 ve Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 22.02.2024 tarihli, E. 2023/2876, K. 2024/1124 sayılı kararlarında da söz konusudur.

Böylece aile konutuna ilişkin düzenlemenin, sözleşmenin tarafı olmayan eşi yalnız fiilî kullanımı bakımından değil, kira ilişkisinin varlığının korunması bakımından da güvence altına aldığı görülmektedir.

3. Kiracı Olmayan Eşin Kira Sözleşmesinin Tarafı Hâline Gelmesi

Aile konutuna sağlanan koruma, kiracı olmayan eşin kira sözleşmesinin sona erdirilmesine rıza göstermesiyle sınırlı tutulmamıştır. Kanun koyucu, bu eşe belirli şartlarla doğrudan doğruya kira sözleşmesinin tarafı olma imkânı da tanımıştır.

Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinin son fıkrası uyarınca, aile konutu eşlerden biri tarafından kira yoluyla sağlanmışsa sözleşmenin tarafı olmayan eş, kiraya verene yapacağı bildirimle sözleşmenin tarafı hâline gelir. Bununla birlikte bu sonuç yalnızca kiracı sıfatından doğan hakların kazanılması şeklinde anlaşılmamalıdır. Bildirimde bulunan eş, kira sözleşmesinden doğan borçlardan diğer eş ile birlikte müteselsilen sorumlu hâle gelir. Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesi de aynı hukuki sonucu esas almaktadır.

Buradaki bildirim, kiraya verenin kabulüne bağlı bir icap niteliğinde değildir. Kanunun açık düzenlemesi gereğince tek taraflı bildirimin kiraya verene ulaşmasıyla birlikte, kiracı olmayan eş sözleşmenin tarafı sıfatını kazanır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.05.2017 tarihli, E. 2017/1608, K. 2017/964 sayılı kararında da aile konutunun eşlerden biri tarafından kira yoluyla sağlandığı hâllerde diğer eşin kiraya verene bildirimde bulunmak suretiyle sözleşmenin tarafı hâline geleceği ve kira borçlarından diğer eşle birlikte müteselsilen sorumlu olacağı kabul edilmiştir. Aynı esas Hukuk Genel Kurulunun 26.04.2023 tarihli, E. 2022/761, K. 2023/379 sayılı kararında da tekrar edilmiştir.

Bildirimle birlikte artık sözleşmenin tarafı olmayan eşin yalnız aile hukuku kaynaklı korumasından değil, doğrudan doğruya kira sözleşmesinden kaynaklanan kiracı sıfatından söz edilir. Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 20.10.2025 tarihli, E. 2025/3374, K. 2025/4997 sayılı kararında da bu husus açıkça vurgulanmış, bildirim sonucunda eşlerin birlikte kiracı sıfatını kazanacakları ve kira sözleşmesinin eşlerden biri tarafından tek başına sona erdirilemeyeceği kabul edilmiştir.

Bununla beraber evlilik birliği, tek başına kiracılık sıfatı doğuran bir hukuki sebep değildir. Kiracı olmayan eşin aile konutunda oturuyor olması, kiraya verene bildirimde bulunmadığı müddetçe onu kira sözleşmesinin tarafı hâline getirmez. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 23.10.2024 tarihli, E. 2024/3094, K. 2024/7787 sayılı kararında da takip tarihine kadar kiraya verene bildirimde bulunmamış olan eşin kira sözleşmesinin tarafı sıfatını kazanmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Ayrıca sözleşmenin tarafı hâline gelmek isteyen eşin bu amaçla dava açmasına ihtiyaç da bulunmamaktadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 16.05.2024 tarihli, E. 2023/6203, K. 2024/3568 sayılı kararında, kanunun kendisine tanıdığı doğrudan bildirim imkânını kullanmaksızın dava yoluna başvuran eş bakımından hukuki yararın bulunmadığı kabul edilmiştir.

Bildirimin etkileri kiraya veren yönünden de ortaya çıkar. Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesine göre kiracı olmayan eş bildirim yoluyla sözleşmenin tarafı hâline geldikten sonra kiraya veren, fesih bildirimini ve fesih ihtarına bağlı ödeme süresini her iki eşe ayrı ayrı bildirmekle yükümlüdür.

Dolayısıyla söz konusu bildirim, yalnız aile içi ilişkide koruyucu bir işlev görmekle kalmamakta, kira sözleşmesinin taraflarını ve kiraya verenin muhatap olduğu kişileri de doğrudan değiştirmektedir.

4. Aile Konutunda Tahliye Taahhüdünün Geçerliliği

Aile konutu ile kira hukukunun kesiştiği en tartışmalı alanlardan biri, kiracı eş tarafından verilen yazılı tahliye taahhüdünün hukuki akıbetidir. Sorunun temelinde, aile konutuna ilişkin rıza korumasının yalnız doğrudan fesih işlemleriyle mi sınırlı olduğu, yoksa kira ilişkisinin sona ermesini sağlayan tahliye taahhüdünü de kapsayıp kapsamadığı bulunmaktadır.

Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinde ve Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesinde tahliye taahhüdünden açıkça söz edilmemiştir. Bununla birlikte Yargıtay 12. Hukuk Dairesinin 02.12.2025 tarihli, E. 2025/6714, K. 2025/7775 sayılı kararında, anılan hükümlerde yer alan fesih kavramının yazılı tahliye taahhüdünde bulunmayı da kapsayacak genişlikte değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Daire bu düşünceden hareketle, aile konutu bakımından kiracı olmayan eşin açık rızası bulunmadığı sürece kiracı eş tarafından verilen tahliye taahhüdünün geçerli sayılamayacağı sonucuna ulaşmıştır.

Ne var ki tahliye taahhüdünün geçerliliği bakımından yalnız aile konutu niteliğinin bulunması yeterli bir ölçüt değildir. Kiracı olmayan eşin sözleşmenin tarafı hâline gelip gelmediği ve özellikle bildirimin hangi tarihte yapıldığı da belirleyici olabilir.

Bu konuda Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 20.10.2025 tarihli, E. 2025/3374, K. 2025/4997 sayılı kararı ayrı bir önem taşımaktadır. Kararda, başlangıçta tek başına kiracı sıfatını taşıyan eş tarafından kiralananın tesliminden sonra verilen yazılı tahliye taahhüdünün, diğer eşin kiraya verene aile konutu bildirimi yapmasından önce düzenlenmiş olması hâlinde geçerli olduğu kabul edilmiştir. Daire ayrıca, verildiği tarihte geçerli olan tahliye taahhüdünün, diğer eşin daha sonra bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı hâline gelmesi nedeniyle geçmişe etkili biçimde hükümsüz hâle gelmeyeceğini açıkça belirtmiştir.

Bu iki kararın birlikte okunması, uygulama bakımından önemli bir ayrımı ortaya çıkarmaktadır. Bir taraftan aile konutuna sağlanan koruma tahliye taahhüdünü de kapsayacak biçimde yorumlanmakta, diğer taraftan kiracı olmayan eşin henüz sözleşmenin tarafı hâline gelmediği bir aşamada geçerli şekilde verilmiş bulunan tahliye taahhüdünün sonradan yapılan bildirimle geçmişe etkili olarak geçersiz hâle getirilemeyeceği kabul edilmektedir.

Bu sebeple tahliye taahhüdünün geçerliliğine ilişkin incelemede yalnızca “taşınmaz aile konutu mudur?” sorusuyla yetinilemez. Taahhüdün düzenlendiği tarih, sözleşmenin o tarihteki tarafları, kiracı olmayan eşin bildirimde bulunup bulunmadığı ve bildirimin tahliye taahhüdünden önce mi yoksa sonra mı gerçekleştiği ayrı ayrı belirlenmelidir.

5. Boşanma Hükmünün Kesinleşmesinin Aile Konutu Korumasına Etkisi

Aile konutuna ilişkin korumanın zaman bakımından sınırının belirlenmesinde, boşanma kararının verilmesi ile kesinleşmesi arasındaki fark gözden kaçırılmamalıdır. Boşanma kararı kesinleşmediği müddetçe evlilik birliği hukuken devam ettiğinden, aile konutuna ilişkin koruma da kural olarak varlığını sürdürür.

Boşanma hükmünün kesinleşmesiyle birlikte ise aile konutuna özgü korumanın hukuki dayanağı ortadan kalkar. Zira Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesindeki koruma, eş sıfatına ve evlilik birliğinin varlığına bağlıdır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 24.05.2017 tarihli, E. 2017/1608, K. 2017/964 sayılı kararında, evliliğin boşanma, ölüm veya iptal gibi herhangi bir sebeple sona ermesi hâlinde aile konutuna tanınan korumanın kendiliğinden ortadan kalkacağı ve taşınmazın aile konutu niteliğini yitireceği kabul edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun 26.04.2023 tarihli, E. 2022/761, K. 2023/379 sayılı kararında da aynı yaklaşım benimsenmiştir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 29.11.2023 tarihli, E. 2023/1131, K. 2023/5761 sayılı kararında da Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinin evliliğin genel hükümleri arasında yer aldığına işaret edilerek hükmün evlilik devam ettiği sürece uygulanabileceği, evliliğin sona ermesiyle konutun aile konutu vasfını kaybettiği ve söz konusu hükmün uygulanma imkânının ortadan kalktığı belirtilmiştir. Aynı doğrultuda Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 03.02.2025 tarihli, E. 2024/2122, K. 2025/440 sayılı kararı bulunmaktadır.

Bununla birlikte, aile konutuna özgü korumanın sona ermesi ile kira sözleşmesinin sona ermesi birbirinden farklı hukuki sonuçlardır. Boşanmanın kesinleşmesi, kira sözleşmesini salt boşanma olgusuna bağlı olarak ortadan kaldırmaz. Sona eren, evlilik birliğinden ve aile konutu statüsünden kaynaklanan özel sınırlamalardır.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 26.06.2015 tarihli, E. 2015/5265, K. 2015/13740 sayılı kararında da evliliğin sona ermesiyle taşınmazın aile konutu niteliğini kaybettiği ve aile konutuna ilişkin kira sözleşmesini feshetme, devretme ve hakları sınırlamaya yönelik kısıtlamaların kendiliğinden ortadan kalktığı kabul edilmiştir.

Bu husus özellikle kiracı olmayan eşin evlilik devam ederken bildirimde bulunarak kira sözleşmesinin tarafı hâline geldiği durumlarda önemlidir. Zira aile konutu koruması ile kira sözleşmesindeki taraf sıfatı aynı hukuki olgu değildir. Evliliğin sona ermesi aile konutu korumasını ortadan kaldırsa da, daha önce kazanılmış sözleşmesel taraf sıfatının ayrıca kira hukuku çerçevesinde değerlendirilmesi gerekir.

Öte yandan aile konutuna ilişkin korumaya dayalı bir dava devam ederken boşanma hükmünün kesinleşmesi, davanın konusunu da ortadan kaldırabilir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli, E. 2014/9519, K. 2014/10915 sayılı kararında, Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesindeki korumanın evlilik birliği devam ettiği sürece uygulanabileceği belirtilmiş ve yargılama sırasında boşanmanın kesinleşmesi üzerine davanın konusuz kaldığı kabul edilmiştir.

6. Boşanma Sonrasında Kiralananın Kullanımının Düzenlenmesi

Boşanmanın kesinleşmesiyle birlikte aile konutuna ilişkin korumanın sona ermesi, kira sözleşmesini ilk imzalayan eşin mutlaka konutta kalacağı anlamına gelmez. Eşler boşanmanın sonuçlarını düzenlerken kiralananın kullanımına ilişkin hükümler de kararlaştırabilirler.

Özellikle anlaşmalı boşanmalarda, konutta hangi eşin kalacağı, kullanımın ne kadar süre devam edeceği, kira bedelinin kim tarafından karşılanacağı ve taşınmazın hangi tarihte tahliye edileceği gibi hususların protokolde açık biçimde gösterilmesi mümkündür.

Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin 02.04.2019 tarihli, E. 2017/6668, K. 2019/2833 sayılı kararına konu uyuşmazlıkta da tarafların boşanma protokolü ile müşterek konutun kullanımına ilişkin ayrıntılı hükümler kararlaştırdıkları görülmektedir. Protokolde eşlerden birinin belirli bir tarihe kadar konutta kiracı sıfatıyla oturacağı, bu dönemde ödeyeceği kira bedeli ve belirlenen tarihte tahliyenin gerçekleşmemesi hâlinde uygulanacak bedel ayrıca düzenlenmiştir.

Bununla birlikte eşlerin kendi aralarındaki protokolle konutun kullanımını düzenlemeleri ile üçüncü kişi konumundaki kiraya verenin tarafı olduğu kira sözleşmesinin tarafının değiştirilmesi birbirinden ayrılmalıdır. Eşler arasındaki anlaşmanın, kiraya veren bakımından hangi ölçüde sonuç doğuracağı somut kira ilişkisinin özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmelidir.

Türk Medeni Kanunu’nun 254. maddesinde de, hükmün uygulama alanına giren hâllerde, eşlerin kira ile oturdukları konutta kiracı sıfatını taşımayan eşin kalmasına hâkim tarafından karar verilebilmesine ve bu durumda kiraya verenin sözleşmeden doğan haklarının güvence altına alınmasına yönelik özel bir düzenleme bulunmaktadır.

Bu düzenlemelerin ortak amacı, boşanmanın ortaya çıkardığı barınma ihtiyacı ile kiraya verenin sözleşmesel menfaatleri arasında makul bir denge kurulmasını sağlamaktır.

7. Kiracı Olmayan Eşin Boşanma Sonrasında Konutta Kalmaya Devam Etmesi

Boşanma sonrasında daha güç mesele, kira sözleşmesinin tarafı olan eşin taşınmazı terk etmesine rağmen sözleşmede taraf olmayan eski eşin konutta kalmayı sürdürmesi hâlinde ortaya çıkar.

Evlilik süresince taşınmazın aile konutu olarak kullanılmış olması, boşanmanın kesinleşmesinden sonra tek başına süresiz bir kullanım hakkı yaratmaz. Aile konutu koruması sona erdikten sonra konutta kalmaya devam eden kişinin kullanımının bir kira ilişkisine, mahkeme kararına veya başka bir geçerli hukuki sebebe dayanması gerekir.

Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 02.03.2009 tarihli, E. 2009/1788, K. 2009/2594 sayılı kararında, kira sözleşmesinin tarafı olan eşin boşanmadan sonra taşınmazı terk ettiği, buna karşılık diğer eşin taşınmazı kullanmaya devam ettiği bir uyuşmazlık ele alınmıştır. Daire, taşınmazın evlilik sırasında aile konutu olarak belirlenmiş olmasının boşanmadan sonra maliki bağlamayacağını ve konutta kalan eski eşin kullanımının haklı ve geçerli bir nedene dayanmadığını kabul etmiştir.

Bununla birlikte kullanımın hangi tarihten itibaren haksız hâle geleceği de ayrıca belirlenmelidir. Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 16.03.2022 tarihli, E. 2021/3536, K. 2022/2085 sayılı kararında, taşınmazı kullanmaya devam eden eşin kullanımının boşanma hükmü kesinleşmeden önce haksız sayılamayacağı, haksız kullanımın boşanmanın kesinleştiği tarihten itibaren başlayacağı kabul edilmiş ve ecrimisil hesabında da bu tarih esas alınmıştır.

Öte yandan kiracı olmayan eski eşin boşanmadan sonra taşınmazı kullanmaya devam etmesi her durumda haksız işgal olarak nitelendirilemez. Tarafların sonraki davranışları, kiraya veren ile konutta kalan eski eş arasında yeni bir kira ilişkisinin kurulmuş olduğunu gösterebilir.

Nitekim Yargıtay 6. Hukuk Dairesinin 31.10.2011 tarihli, E. 2011/7550, K. 2011/12012 sayılı kararında, başlangıçtaki kira sözleşmesi diğer eş tarafından imzalanmış olmakla birlikte boşanmadan sonra taşınmazı kullanmaya devam eden eski eş hakkında kiraya veren tarafından kira alacağına ilişkin takip yapılmış, takibe muhatap olan eski eş de kira ilişkisine itiraz etmeksizin borcun bir kısmını kabul etmiştir. Bu olgular karşısında kiracılık sıfatının kesinleştiği sonucuna ulaşılmıştır.

Dolayısıyla boşanma sonrasında konutta kalan eski eşin hukuki durumu yalnızca ilk kira sözleşmesine bakılarak belirlenemez. Evlilik devam ederken kiraya verene bildirim yapılıp yapılmadığı, kira sözleşmesinin tarafı sıfatının kazanılıp kazanılmadığı, boşanma sonrasında kullanımı haklı kılan başka bir hukuki sebebin bulunup bulunmadığı ve tarafların sonraki davranışlarının yeni bir kira ilişkisine vücut verip vermediği birlikte değerlendirilmelidir.

8. Kiraya Veren Bakımından Boşanmanın Sonuçları

Boşanmanın kira ilişkisine etkisi çoğunlukla eşler arasındaki ilişki üzerinden ele alınsa da mesele kiraya veren yönünden de azımsanamayacak sonuçlar doğurmaktadır.

Kiracı olmayan eş, evlilik birliği devam ederken kanunun tanıdığı bildirim hakkını kullanarak kira sözleşmesinin tarafı hâline gelmişse, kiraya veren bundan sonraki işlemlerinde her iki kiracıyı da dikkate almak zorundadır. Türk Borçlar Kanunu’nun 349. maddesi uyarınca fesih bildirimi ile fesih ihtarına bağlı ödeme süresinin her iki eşe ayrı ayrı bildirilmesi bunun en açık sonucudur.

Buna karşılık kiracı olmayan eş tarafından herhangi bir bildirim yapılmamış, kira sözleşmesinin tarafı olan eş boşanmadan sonra taşınmazı terk etmiş ve diğer eski eş de başkaca bir hukuki sebep bulunmaksızın konutta kalmayı sürdürmüşse, artık evlilik dönemindeki aile konutu korumasına dayanılması mümkün değildir.

Bu nedenle kiraya veren açısından da temel mesele, tarafların boşanmış olmalarından ziyade, boşanmanın gerçekleştiği anda ve sonrasında kira sözleşmesinin taraflarının kim olduğu ile taşınmazı fiilen kullanan kişinin bu kullanımını hangi hukuki sebebe dayandırdığıdır.

Sonuç

Boşanma hâlinde kira sözleşmesinin akıbeti, yalnızca kira sözleşmesinde hangi eşin taraf olduğuna bakılarak çözülebilecek bir mesele değildir. Aile konutu hukuku ile kira hukukunun kesiştiği bu alanda, sözleşmesel taraf sıfatı ile evlilik birliğinden kaynaklanan koruyucu düzenlemelerin birbirinden ayrılması zorunludur.

Boşanma davasının açılması, ne kira sözleşmesini ne de taşınmazın aile konutu niteliğini kendiliğinden sona erdirir. Evlilik birliği hukuken devam ettiği ve taşınmaz aile konutu olma vasfını koruduğu sürece, kiracı eşin kira sözleşmesini diğer eşin açık rızası olmaksızın sona erdirme imkânı sınırlandırılmıştır.

Buna karşılık sözleşmede taraf olmayan eş, kiraya verene bildirimde bulunmak suretiyle kira sözleşmesinin tarafı hâline gelebilir. Bu bildirim, söz konusu eşe yalnızca sözleşmesel haklar kazandırmamakta, onu kira borçlarından diğer eşle birlikte müteselsilen sorumlu hâle de getirmektedir. Bu sebeple aile konutu bildirimi, yalnız koruyucu nitelikte bir aile hukuku işlemi değil, kira ilişkisinin taraf yapısını değiştiren önemli bir hukuki sonuç doğurmaktadır.

Tahliye taahhüdü bakımından ise daha incelikli bir değerlendirme yapılması gerekir. Aile konutuna ilişkin rıza koruması tahliye taahhüdü üzerinde de etkili olmakla birlikte, kiracı olmayan eş tarafından sonradan yapılan bildirimin, daha önce ve geçerli biçimde verilmiş bir tahliye taahhüdünü geçmişe etkili olarak ortadan kaldırmayacağı kabul edilmektedir. Bu nedenle taahhüdün düzenlendiği tarih ile bildirimin tarihi arasındaki kronolojik ilişkinin belirlenmesi uyuşmazlığın çözümünde özel önem taşımaktadır. Bilhassa 3. Hukuk Dairesinin yukarıda zikredilen güncel kararı dikkatle incelenmelidir.

Boşanma hükmünün kesinleşmesiyle birlikte aile konutundan kaynaklanan özel koruma sona ermekte, ancak kira sözleşmesi salt boşanma sebebiyle ortadan kalkmamaktadır. Bundan sonraki aşamada kira ilişkisinin hangi eşle devam ettiği, konutta kalan eski eşin sözleşmesel sıfatının bulunup bulunmadığı ve kullanımın geçerli bir hukuki sebebe dayanıp dayanmadığı ayrıca tespit edilmelidir.

Sonuç itibarıyla boşanmanın kira ilişkisine etkisinin değerlendirilmesinde boşanma davasının açılması ile hükmün kesinleşmesi, aile konutu sıfatı ile kiracı sıfatı, aile konutundan doğan koruma ile kira sözleşmesinden kaynaklanan taraf sıfatı ve nihayet eşler arasındaki iç ilişki ile kiraya verenle kurulan dış ilişki birbirinden ayrılmalıdır. Ancak bu ayrımlar gözetildiği takdirde, boşanma sürecinde ve sonrasında kiralananın hukuki akıbetinin sağlıklı biçimde belirlenmesi mümkün olacaktır.

Av. Berk KABAAĞAÇLI