7518 sayılı Kanun ile 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’na eklenen m. 110/A, kripto varlık hizmet sağlayıcılarda zimmet suçunu düzenlemektedir. Bu suçtan açılan ceza davasına, varlıkları zimmete geçirilen müşterilerin katılıp katılamayacağı, özellikle banka zimmetinde mudilerin katılmasını reddeden Yargıtay kararları karşısında önem taşımaktadır. Bizce müşteri varlıklarına yönelen zimmet fiillerinde müşteriler doğrudan suçtan zarar görmektedir ve CMK m. 237 uyarınca davaya katılma hakkına sahiptir. Bu sonuç, yalnızca hakkaniyet düşüncesine değil yeni düzenlemenin lafzına ve müşteri varlıklarını koruyan sistemine dayanmaktadır.
Öncelikle kavramı doğru kullanmak gerekir: SPKn m. 110/A’nın merkezindeki kişi, teknik anlamda banka mudisi değil, kripto varlık hizmet sağlayıcının müşterisidir. Bankanın yetkili saklama kuruluşu olarak hizmet verdiği durumlarda da sıradan mevduat ilişkisi ile kripto varlık saklama ilişkisi ayrılmalıdır. Salt banka müşterisi olmak, m. 110/A kapsamında katılma hakkı doğurmaz; belirleyici olan, bu madde kapsamındaki fiille kişisel zarar arasındaki bağdır.
Katılmanın genel ölçütü doğrudan zarar görmedir
CMK m. 237/1, mağdurun yanı sıra suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişilere de kamu davasına katılma imkânı tanımaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bu kavramı doğrudan zarar görme şeklinde yorumlamakta; dolaylı veya muhtemel zararı yeterli bulmamaktadır.[1] Dolayısıyla tartışma, her müşteriye otomatik katılma hakkı tanınıp tanınmayacağı değil, zimmete geçirilen müşteri varlıklarının hak sahiplerinin doğrudan zarar gören sayılıp sayılmayacağıdır.
Bir suçun piyasaya duyulan güveni veya hizmet sağlayıcının malvarlığını koruması, müşterinin bireysel malvarlığı menfaatini de korumasına engel değildir. Aynı fiilden birden fazla kişi doğrudan zarar görebilir. Müşterinin teknik anlamda “mağdur” olarak nitelendirilmesi tartışmalı görülse bile, bu tartışma CMK’nın ayrıca tanıdığı “suçtan zarar gören” sıfatının incelenmesini gereksiz kılmaz.
Kanun müşteri zararını açıkça tanımaktadır
SPKn m. 110/A/1, görev nedeniyle tevdi edilen veya koruma, saklama ve gözetim yükümlülüğü altında bulunan para, evrak, senet, diğer mallar ve kripto varlıkların hizmet sağlayıcının yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensuplarınca zimmete geçirilmesini yaptırıma bağlamaktadır. Suçun konusu yalnızca hizmet sağlayıcının kendisine ait varlıklarla sınırlandırılmamıştır.
İkinci fıkrada, zimmeti gizlemeye yönelik hileli davranışlarla işlenen suç bakımından adli para cezasının alt sınırı, hizmet sağlayıcının ve müşterilerinin uğradığı zarara bağlanmıştır. Böylece müşteri zararı, hükmün dışında kalan dolaylı bir ekonomik sonuç olarak değil, cezanın belirlenmesinde açıkça dikkate alınan bir unsur olarak düzenlenmiştir.
Üçüncü fıkra daha da belirgindir. Faaliyet izni kaldırılan hizmet sağlayıcının yönetim veya kontrolünü hukuken ya da fiilen elinde bulundurmuş gerçek kişi ortaklarının, maddede belirtilen koşullarla hizmet sağlayıcının veya müşterilerinin kaynaklarını menfaatlerine kullandırarak hizmet sağlayıcıyı veya müşterilerini zarara uğratmaları zimmet sayılmıştır. Burada müşteri kaynakları ile müşteri zararı doğrudan suç tarifine girmektedir. Kanunun zarara uğratılmasını açıkça suçun kapsamına aldığı müşteriyi aynı fiilin yargılamasında baştan dolaylı zarar gören saymak tutarlı olmayacaktır.
Bununla birlikte üçüncü fıkranın faaliyet izninin kaldırılması ve özel faillik gibi koşulları, birinci ve ikinci fıkralara taşınması da mümkün değildir. Müşterinin katılma hakkı savunulurken suçun her görünümünün kendi unsurları korunmalıdır. Katılmayı kabul etmek, eksik suç unsurunu tamamlamak veya ceza sorumluluğunu kıyasla genişletmek anlamına gelmez.
Müşteri varlıkları hizmet sağlayıcının malvarlığından ayrıdır
Katılma lehindeki en güçlü sistematik dayanaklardan biri SPKn m. 35/C/7’dir. Hüküm, müşterilere ait nakit ve kripto varlıkları hizmet sağlayıcının malvarlığından ayırmakta; kayıtların da bu ayrılığa uygun tutulmasını öngörmektedir. Ayrıca müşteri varlıklarını hizmet sağlayıcının borçları nedeniyle haciz, rehin, iflas masasına dâhil edilme ve ihtiyati tedbirden korumaktadır.
Bu ayrılık, müşterinin hukuki konumunun sıradan bir şirket alacaklısına indirgenemeyeceğini gösterir. Saklama amacıyla tutulan müşteriye ait varlığın yetkisiz biçimde failin hesabına aktarılması, öncelikle müşteriye tahsis edilmiş malvarlığı değerini etkilemektedir. Zararın müşteriye ulaşması için önce şirketin zarar görmesi, ardından bunun alacaklıya yansıması zorunlu değildir.
Özel anahtarın veya ortak saklama cüzdanının hizmet sağlayıcının kontrolünde bulunması da bu sonucu değiştirmez. Fiilî tasarruf imkânı ile varlığın kimin hesabına tutulduğu farklı konulardır. Ortak cüzdandan gerçekleştirilen aktarımda tek bir müşterinin varlığının zincir üzerinde ayrıştırılamaması, müşteri kayıtları ve saklama yükümlülükleri üzerinden kişisel etkilenmenin belirlenmesini engellemez. Suçtan kaynaklanan ortak varlık açığının belirli müşterinin iade veya teslim hakkını doğrudan etkilediği somutlaştırılmalıdır.
İlk fıkrada yalnız hizmet sağlayıcının zararının anılması
Karşı görüşün en güçlü dayanağı, SPKn m. 110/A/1’de failin hizmet sağlayıcının zararını tazmine mahkûm edilmesinin öngörülmesi, müşteriden ise açıkça söz edilmemesidir. Buradan yalnız hizmet sağlayıcının doğrudan zarar gördüğü sonucu çıkarılabilir mi sorusu akla gelse de bu sonucun çıkarılması oldukça zorlama olacaktır. Bu ifade, tazmine ilişkin özel bir sonuç düzenlemektedir; CMK m. 237 kapsamındaki katılabilecek kişileri sınırlayan bir hüküm değildir.
İkinci fıkra, birinci fıkradaki fiilin hileyle gizlenen biçimini düzenlediğine göre, müşterinin doğrudan zarar gören niteliğini yalnız gizleme davranışının varlığına bağlamak da güçtür. Aynı müşteri varlığı hilesiz zimmete geçirildiğinde müşteriyi yargılamanın dışında bırakıp hileyle gizlendiğinde katılmasını kabul etmek, kişisel zarar ilişkisinden çok fiilin gizlenme yöntemini belirleyici kılar. Daha isabetli yorum, her iki durumda müşteri varlığına yönelen somut müdahaleyi esas almaktır.
SPKn m. 110/B de kanaatimizce bu yorumu desteklemektedir. İlgili madde, SPKn m. 110/A kapsamındaki zimmet sayılan karar ve işlemler nedeniyle müşterilere verilen zararın karşılanmasını amaçlayan şahsi sorumluluk ve iflas düzeni kurmakta; ilgili aktiflerden öncelikle müşteri zararlarının ödenmesini öngörmektedir. Bu düzenleme tek başına katılma hakkı veren bir usul hükmü değildir. Bununla birlikte müşterinin kanunen korunan kişisel menfaatini açıkça ortaya koymaktadır. Hizmet sağlayıcının ayrıca tazmin sorumluluğunun bulunması da bu menfaate yönelik doğrudan ihlali ortadan kaldırmaz.
Banka zimmetine ilişkin karar neden aynı sonucu gerektirmez?
Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 15.01.2014 tarihli, 2013/15591 E., 2014/274 K. sayılı kararında, Bankacılık Kanunu m. 160 kapsamındaki zimmetten doğrudan zarar görmedikleri kabul edilen mudilerin katılmalarına karar verilmesi bozma nedeni sayılmıştır.[2] Karardaki karşı oy, katılmaya değil portföy yöneticisinin zimmet suçunun faili olup olamayacağına ilişkindir. Aynı Dairenin 07.10.2025 tarihli, 2024/322 E., 2025/12215 K. sayılı kararı da banka zimmetinde mudilerin katılma ve temyiz yetkisini reddetmektedir.[3]
Ancak bu kararlar SPKn m. 110/A’ya ilişkin değildir. Bankacılık Kanunu m. 160’ın banka zararını esas alan yapısından farklı olarak, SPKn m. 110/A müşteri zararını açıkça düzenlemekte; m. 35/C/7 ise müşteri varlıklarının ayrılığını güvenceye almaktadır. Her iki suçun zimmet başlığı altında düzenlenmesi, farklı kanuni çerçevelerin aynı katılma sonucunu doğurmasını gerektirmez. Banka zimmeti içtihadını yeni suç tipine taşımak, bu farklılıklar tartışılmadan savunulamaz.
Kurulun katılması müşterinin katılmasını dışlamaz
SPKn m. 99/B/6’nın yollamasıyla uygulanan m. 115, Kurulun yazılı başvurusunu ve iddianamenin kabulüyle katılan sıfatını kazanmasını düzenlemektedir. M. 110/A/3 kapsamındaki suç için m. 115/A/1, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde resen soruşturma ve kovuşturmayı da içeren özel bir usul öngörmektedir. Bu özel usulü m. 110/A’nın bütün fıkralarına genellememek gerekir.
Bu hükümler, Kurula kanundan kaynaklanan bir katılan sıfatı tanımaktadır; müşterilerin CMK m. 237’ye dayanan haklarını kaldırmamaktadır. Ayrıca m. 115/A/2, kendi kapsamındaki kovuşturmaya yer olmadığı kararlarına karşı Kurul yanında soruşturmanın tarafı ilgililerin itirazını da düzenlemektedir. Soruşturma şartı, itiraz yetkisi ve davaya katılma ayrı kurumlardır; ancak sistem bireysel ilgilileri bütünüyle dışlayan bir yapı taşımamaktadır.
Müşteri, iddianameye konu fiille kendi nakit veya kripto varlığı arasındaki bağı hesap kayıtları, transfer bilgileri, saklama ilişkisi ve karşılanmayan iade talepleriyle göstermelidir. Salt fiyat düşüşü, piyasa riski veya platforma duyulan güvenin sarsılması yeterli değildir. Buna karşılık kişisel zarar ilişkisi ortaya konulmuşsa katılma için önceden kesinleşmiş bir tazminat kararı aranamaz. Talep, CMK m. 237 ve m. 238 uyarınca ilk derece kovuşturmasında hüküm verilmeden önce sunulmalı; reddedilen veya karara bağlanmayan talep kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmelidir.
Kanaatimize göre;
Bizce SPKn m. 110/A kapsamındaki fiille kendisine ait nakit veya kripto varlığı zimmete geçirilen yahut bu fiil nedeniyle varlığı üzerindeki iade ve teslim hakkı doğrudan ihlal edilen müşteri, CMK m. 237 anlamında suçtan zarar görendir ve kamu davasına katılma hakkına sahiptir. Bu hak, bütün müşteriler için soyut olarak değil, suçlamaya konu fiille kişisel zarar arasındaki bağ üzerinden belirlenmelidir.
Sonucun dayanağı; SPK m. 110/A/2 ve 3’ün müşteri zararını açıkça tanıması, m. 35/C/7’nin malvarlığı ayrılığı, m. 110/B’nin müşteri zararını önceleyen düzeni ve CMK m. 237’dir. İlk fıkradaki hizmet sağlayıcı zararına ilişkin ifade, bu bütünlük içinde müşteriyi dışlayan bir katılma yasağına dönüştürülemez. Banka zimmetinde mudileri dışlayan kararlar da farklı kanuni temele dayanan bu hakkın reddine tek başına gerekçe oluşturamaz. Kanaatimiz, yeni bir katılma hakkı yaratılması gerektiği değil, mevcut hükümlerin birlikte uygulanmasının bu hakkı tanımayı gerektirdiği yönündedir.
Karar atıfları
[1] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 21.02.2012, E. 2011/8-279, K. 2012/55. Genel katılma ölçütüne ilişkin olup uyuşmazlık parada sahtecilik suçudur.
[2] Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 15.01.2014, E. 2013/15591, K. 2014/274, II-5 numaralı bozma nedeni.
[3] Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 07.10.2025, E. 2024/322, K. 2025/12215, I numaralı bölüm. Son iki karar Bankacılık Kanunu m. 160’a ilişkindir; SPKn m. 110/A bakımından doğrudan emsal olarak değil, karşılaştırma amacıyla ele alınmıştır.
Next