Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig'de adaleti üç ayaklı bir taht üzerinden anlatır. Eserdeki dört alegorik kişilikten biri olan hükümdar Kün Togdı, doğrudan adaleti ve töreyi temsil eder; oturduğu tahtın üç ayağı vardır. Yusuf Has Hâcib'in anlatımına göre üç ayaklı olan her şey dosdoğru durur; ayaklardan biri eğrildiğinde diğer ikisi de kayar ve üzerindeki düşer.
Buradaki üç ayak, elbette hâkim, savcı ve avukatı temsil etmez. Yusuf Has Hâcib bu sembolle adaletin doğruluk, denge ve birbirini tamamlayan unsurlar üzerine kurulabileceğini anlatır. Ancak yaklaşık bin yıl önce kurulan bu benzetme, günümüz yargı sistemini değerlendirmek için son derece elverişli bir ölçü sunmaktadır.
Dört ayaklı bir yapı, ayaklarından birindeki küçük bir bozulmayı bir süre taşıyabilir. Üç ayaklı bir yapıda ise her ayağın taşıdığı yük daha belirgindir. Ayaklardan biri zayıfladığında yalnızca o parça zarar görmez; yapının tamamı dengesini kaybeder.
Çağdaş yargının, özellikle ceza yargılamasının üç temel mesleki unsuru da hâkim, savcı ve avukattır. Hâkim hüküm verir, savcı kamusal iddiayı ileri sürer, avukat ise savunmayı temsil eder. Bu üç unsurun görevleri, yetkileri ve hukuki statüleri aynı değildir. Fakat adil bir yargılamanın ortaya çıkabilmesi için her birinin bağımsız, yetkin ve işlevini yerine getirebilecek durumda olması gerekir.
Bu ayaklardan birinin güçsüz bırakıldığı yerde yargı şeklen çalışmaya devam edebilir; fakat adalet dengede duramaz.
Avukat yargının misafiri değildir
Türkiye'de avukata yönelik en temel sorunlardan biri, avukatın yargı sistemindeki yerinin yanlış anlaşılmasıdır. Avukat bazen mahkemenin işini zorlaştıran, yargılamayı uzatan, sanığı veya tarafı "kurtarmaya çalışan" bir kişi gibi görülmektedir. Özellikle ceza yargılamasında avukatın itirazları, delil talepleri ve usule ilişkin müdahaleleri, yargılamaya katkı olarak değil aşılması gereken bir engel olarak değerlendirilebilmektedir.
Oysa avukat, adliyeye sonradan dâhil olan bir ziyaretçi değildir. Bu, bir temenni veya meslek içi bir iddia da değildir; kanunun açık hükmüdür. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 1. maddesinin birinci fıkrası avukatlığı kamu hizmeti ve serbest meslek olarak tanımlarken, ikinci fıkrası şunu söyler:
"Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder."
Aynı Kanunun 2. maddesi ise avukatlığın amacını; hukuki ilişkilerin düzenlenmesini, uyuşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun biçimde çözülmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını sağlamak şeklinde belirler.
Burada sık dile getirilen bir itirazı karşılamak gerekir: Anayasa'nın yargıya ilişkin bölümünde avukatlık ayrıca düzenlenmemiştir; bu nedenle avukatın yargının bir unsuru değil, yalnızca bir taraf temsilcisi olduğu ileri sürülür. Bu itiraz iki noktada eksiktir. Birincisi, Anayasa'nın 36. maddesi hak arama hürriyetini "iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkı" olarak formüle eder; savunma, anayasal metnin kendi kavramıdır ve iddianın karşısına eşdeğer bir unsur olarak konulmuştur. İkincisi, kanun koyucu savunmanın yargı içindeki yerini yukarıdaki hükümle açıkça tayin etmiştir. Avukatın statüsü tartışmalı bir yorum meselesi değil, pozitif hukukun çözdüğü bir meseledir.
Dolayısıyla avukatın görevi yalnızca müvekkili adına konuşmak değildir. Avukat, hukuk kurallarının somut olayda eksiksiz uygulanmasını sağlayarak yargılamanın hukuka uygunluğuna katkıda bulunur. Dosyada görülmeyeni gösterir, eksik incelemeye itiraz eder, hukuka aykırı delili tartışmaya açar, kişinin kendi başına kuramayacağı hukuki savunmayı oluşturur ve devletin yaptırım gücü karşısında bireyin yalnız kalmasını önler.
Avukatın susturulması yalnızca bir meslek mensubunun sözünün kesilmesi değildir. Yargılamanın ihtiyaç duyduğu denetim mekanizmalarından birinin devre dışı bırakılmasıdır.
Üç ayak aynı değildir; fakat her biri gereklidir
"Yargının üç sacayağı" benzetmesi, hâkim, savcı ve avukatın aynı yetkilere sahip olduğu anlamına gelmez. Hâkim tarafsız karar makamıdır. Savcı, özellikle ceza yargılamasında kamu adına soruşturmayı yürütür ve iddiayı temsil eder. Avukat ise hak arama özgürlüğünün, savunma hakkının ve bireyin hukuki güvenliğinin güvencesidir.
Bu görevler birbirinden farklıdır; ancak farklı olmaları, aralarında mesleki bir üstünlük sıralaması kurulmasını gerektirmez.
Hâkim karar makamı olduğu için yargılamadaki rolü belirleyicidir. Fakat doğru bir kararın verilebilmesi, iddia ve savunmanın etkili biçimde ortaya konulmasına bağlıdır. Savcı iddiasını serbestçe açıklarken savunmanın sürekli kesildiği, avukatın taleplerinin gerekçesiz biçimde reddedildiği veya müdafiin dosyaya erişemediği bir yargılamada hâkimin sonunda hüküm kurması, adil bir yargılamanın gerçekleştiğini tek başına göstermez.
Soruşturma evresinde de denge kanunla kurulmuştur. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesinin ikinci fıkrası, Cumhuriyet savcısına yalnızca suçlama malzemesi toplama görevi vermez; maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplamak ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlü kılar. Bu yükümlülüğün karşılanmadığı bir soruşturmada, savunmanın da eksik bırakılması hâlinde yargısal denge daha ilk aşamada bozulur.
Üç ayağın varlığı yeterli değildir. Her birinin görevini gerçekten yerine getirebilmesi gerekir.
Savunmanın zayıflatılması kimin sorunudur?
Avukatın mesleki yetkilerinin sınırlandırılması çoğu zaman yalnızca avukatların sorunu gibi sunulmaktadır. Avukatların duruşma salonunda maruz kaldığı saygısızlık, dosyaya erişim güçlükleri, mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturulmaları, müvekkilleriyle özdeşleştirilmeleri veya savunmalarının etkisizleştirilmesi bir "meslek sorunu" olarak görülmektedir.
Oysa bunların her biri doğrudan doğruya adil yargılanma hakkı sorunudur. Çünkü avukat kendisi için savunma yapmaz; temsil ettiği kişinin hakkını korur.
Bu ilişkiyi somut hâle getirmek gerekir. Avukatın dosyaya erişememesi, kişinin kendisine yöneltilen suçlamayı öğrenememesi anlamına gelir; Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 153. maddesi uyarınca verilen kısıtlama kararları bu nedenle bir usul ayrıntısı değil, savunmanın kurulup kurulamayacağını belirleyen bir eşiktir. Avukatın tanığa soru soramaması, savunmanın delili sınayamaması sonucunu doğurur. Avukatın sözünün kesilmesi, müvekkilin hukuki iddialarının mahkemeye ulaşmasını engeller.
Avukatın mesleki faaliyeti nedeniyle baskı görmesi ise yalnızca o avukatı değil, benzer dosyalarda görev alacak bütün avukatları etkiler. Uluslararası standartlar bu noktada nettir. Birleşmiş Milletler Avukatların Rolüne Dair Temel İlkeler (Havana, 1990), devletlerin avukatların mesleki görevlerini korkutma, engelleme ve taciz olmaksızın yerine getirmelerini sağlamakla ve mesleki yükümlülüklere uygun davranışları nedeniyle avukatları yaptırım tehdidi altında bırakmamakla yükümlü olduğunu belirtir (İlke 16). Aynı belge, avukatların iyi niyetle yaptıkları yazılı ve sözlü savunma beyanları bakımından hukuki ve cezai muafiyetten yararlanmalarını öngörür (İlke 20); iç hukukumuzdaki karşılığı Türk Ceza Kanunu'nun 128. maddesindeki iddia ve savunma dokunulmazlığıdır.
Bu belgenin 18. ilkesi ise Türkiye'de en çok ihtiyaç duyulan cümleyi kurar:
"Avukatlar, görevlerini yerine getirmeleri sebebiyle müvekkilleriyle veya müvekkillerinin davalarıyla özdeşleştirilemez."
Bir sanığın avukatlığını yapmak, isnat edilen fiili onaylamak değildir. Bir idari işlemin iptali için dava açmak, müvekkilin bütün davranışlarını savunmak anlamına gelmez. Avukatın görevi, kişinin sevilip sevilmediğine bakmaksızın hukukun herkes için uygulanmasını istemektir. Avukat temsil ettiği kişiyle özdeşleştirildiğinde, özellikle kamuoyunun tepki gösterdiği dosyalarda savunma üstlenmek giderek güçleşir; savunmasız kalma riski de en çok bu dosyalarda ortaya çıkar.
Savunma hakkı yalnızca masum olduğu sonradan anlaşılan kişilere tanınmış bir hak değildir. Suçlanan, dışlanan, kamuoyunda mahkûm edilen ve hatta suçüstü yakalanan kişi de savunma hakkına sahiptir. Hukukun gücü, en çok da toplumun savunulmasını istemediği kişilere bu hakkı tanıyabildiği zaman ortaya çıkar. Bugün başkası için gereksiz görülen savunma güvencesine, yarın herkes ihtiyaç duyabilir.
Avukatın yalnızca şeklen bulunduğu; fakat dosyaya ulaşamadığı, delil toplayamadığı, soru soramadığı ve mahkeme tarafından dinlenmediği bir yargılamada savunmanın varlığından söz edilemez. Böyle bir durumda mekanizma yine işler: duruşmalar yapılır, tutanaklar tutulur, mütalaalar açıklanır ve kararlar verilir. Fakat sistemin çalışıyor görünmesi, adaletin gerçekleştiği anlamına gelmez. Kutadgu Bilig'deki üç ayaklı taht benzetmesinin bugüne söylediği de budur: Bir yapı dışarıdan ayakta görünebilir; fakat onu taşıyan unsurlardan biri eğilmişse denge çoktan bozulmuştur. Geriye yalnızca düşüşün ne zaman görünür hâle geleceği kalır.
Güçlü hâkim, güçlü savunmadan çekinmez
Avukatın güçlü olması, hâkimin yetkisinin zayıflaması anlamına gelmez. Aksine güçlü bir savunma, hâkimin daha sağlıklı bir karar vermesine katkı sağlar.
Dosyadaki çelişkileri ortaya koyan, delillerin güvenilirliğini sorgulayan ve farklı hukuki ihtimalleri mahkemenin önüne getiren avukat, karar makamına alternatif bir bakış sunar. Bu katkı bazen beraat, bazen mahkûmiyet, bazen eksik araştırmanın tamamlanması, bazen de yanlış bir hukuki nitelendirmenin düzeltilmesi sonucunu doğurabilir.
Savunmanın ileri sürdüğü her görüşün kabul edilmesi gerekmez. Fakat her esaslı iddia dinlenmeli, incelenmeli ve kararda karşılanmalıdır. Savunmaya gerçek anlamda cevap verilmeden kurulan hüküm, biçimsel olarak gerekçeli görünse bile tarafları ikna etmekten ve yargıya güven oluşturmaktan uzak kalır.
Mesleki özgüveni yüksek bir hâkim, avukatın itirazını otoritesine yönelmiş kişisel bir meydan okuma olarak görmez. İtirazı, maddi gerçeğe ve hukuka uygun karara ulaşma sürecinin doğal parçası sayar. Çünkü hâkimin otoritesi, savunmayı susturma gücünden değil; bütün tarafları dinledikten sonra hukuka uygun ve gerekçeli karar verebilmesinden doğar.
Savcı ile avukat arasındaki eşitlik, görevlerin aynılığı değildir
Ceza yargılamasında savcı ile müdafi aynı görevi yerine getirmez. Savcı kamusal iddia makamıdır; müdafi ise sanığın haklarını ve savunmasını temsil eder. Bununla birlikte adil yargılanma hakkının temel unsurlarından olan silahların eşitliği ilkesi, taraflardan birinin diğerine karşı esaslı biçimde dezavantajlı duruma düşürülmemesini gerektirir.
Savcının hâkimle aynı kürsü düzeyinde oturması, duruşma öncesinde dosyaya sınırsız erişebilmesi veya mütalaasını hazırlamak için yeterli zamana sahip olması; buna karşılık müdafiin dosyaya erişiminin kısıtlanması, taleplerinin peşinen önemsiz görülmesi ya da savunmasını hazırlaması için gerekli sürenin verilmemesi, üç ayak arasındaki dengeyi bozar.
Buradaki mesele fiziksel yerleşimden ibaret değildir. Asıl sorun, yargılama kültüründe iddianın devletin sözü, savunmanın ise kişisel bir mazeret gibi algılanmasıdır. Ancak oturma düzenini de önemsiz saymamak gerekir; çünkü salondaki yerleşim, tarafların statüsüne ilişkin sessiz fakat herkesin okuduğu bir beyandır. Savunmayı kürsünün altında konumlandıran bir salon, daha ilk dakikada silahların eşitliği hakkında bir şey söylemektedir.
Oysa savunma, iddianın karşısında hoşgörüyle tanınmış bir imkân değil, adil yargılamanın zorunlu şartıdır. Savunmanın bulunmadığı yerde iddia sınanamaz; sınanmayan iddiaya dayanılarak kurulan hükmün doğruluğu ise ciddi biçimde tartışmalı hâle gelir.
Baroların görevi yalnızca avukatı değil, yargısal dengeyi korumaktır
Baroların avukatların mesleki sorunlarıyla ilgilenmesi doğal ve zorunludur. Ancak savunmanın bağımsızlığını korumak, çalışma koşullarına ilişkin bir meslek talebinden daha geniş anlam taşır.
Barolar; avukatın dosyaya erişiminin engellenmesine, duruşmada etkisizleştirilmesine, mesleki faaliyeti nedeniyle soruşturulmasına, müvekkiliyle özdeşleştirilmesine ve savunma hakkının biçimsel hâle getirilmesine karşı çıkarken aslında yargının bir ayağını korumaktadır.
Bu nedenle baroların açıklamaları yalnızca "meslektaşımıza yapılan davranışı kınıyoruz" düzeyinde kalmamalıdır. Her olayın vatandaşın hak arama özgürlüğüne, silahların eşitliğine ve adil yargılanma hakkına etkisi açıkça anlatılmalıdır. Topluma, avukata yönelik müdahalenin neden herkesin hukuki güvenliğini ilgilendirdiği gösterilmelidir.
Gündemde somut bir başlık da vardır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, avukatlık mesleğinin korunmasına ilişkin sözleşmeyi 12 Mart 2025'te kabul etti; sözleşme 13 Mayıs 2025'te Lüksemburg'da imzaya açıldı. Bu, doğrudan avukatlık mesleğinin korunmasına ayrılmış ilk bağlayıcı uluslararası antlaşmadır; mesleği icra hakkını, mesleki güvenceleri, ifade özgürlüğünü ve meslek örgütlerinin bağımsızlığını düzenlemekte, uygulamayı GRAVO adlı bağımsız uzman grubunun denetimine bırakmaktadır. Yürürlüğe girmesi için altısı Avrupa Konseyi üyesi olmak üzere en az sekiz devletin onayı gerekmektedir. Türkiye Barolar Birliği sözleşmenin Türkçe metnini yayımlamıştır. Türkiye'nin bu sözleşmeye taraf olması, savunmanın korunmasını soyut bir temenni olmaktan çıkarıp denetlenebilir bir yükümlülüğe dönüştürecektir ve baroların önündeki en somut taleplerden biridir.
Çünkü avukatın güvencesi, yalnızca avukatın güvencesi değildir.
Adalet ancak üç ayağı da sağlamsa ayakta kalır
Yargının gücü sadece hâkimin sahip olduğu yetkiden veya savcının kullanabildiği kamusal imkânlardan kaynaklanmaz. Gerçek güç; iddianın serbestçe ileri sürülebildiği, savunmanın hiçbir baskı altında kalmadan yapılabildiği ve hâkimin bütün bunları tarafsız biçimde değerlendirerek gerekçeli karar verebildiği bir düzende ortaya çıkar.
Hâkim bağımsız değilse adalet siyasetin veya idarenin etkisine girer. Savcı hukuka bağlı değilse soruşturma gerçeği arama faaliyeti olmaktan çıkar ve yalnızca suçlama aracına dönüşür. Avukat özgür ve etkili değilse savunma ortadan kalkar, iddia denetlenemez ve mahkemenin önündeki hukuki tartışma eksik kalır.
Bu üç unsurdan herhangi birinin zayıflaması, yalnızca bir mesleğin zarar görmesi değildir. Bütün yargısal yapının dengesini kaybetmesidir.
Yusuf Has Hâcib'in üç ayaklı tahtı, bin yıl sonra bize hâlâ aynı gerçeği hatırlatmaktadır: Adalet, tek bir makamın gücüyle değil, birbirini dengeleyen unsurların doğruluğuyla ayakta kalır. Ayaklardan biri eğildiğinde diğer ikisinin sağlam görünmesi yeterli olmaz.
Avukat yargının eklentisi, konuğu veya tahammül edilmesi gereken bir unsuru değildir. Kanunun ifadesiyle, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı temsil eder.
Bu nedenle avukata saygı, bir meslek mensubuna gösterilen nezaketten ibaret değildir. Savunma hakkına, adil yargılanmaya ve doğrudan doğruya adaletin kendisine duyulan saygıdır.
Av. Lale DEMİRKAZAN
Next





