Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına 5 Ağustos 2026 tarihinde sunulan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, genel gerekçesinde "toplumsal barışın güçlendirilmesi" ve "Terörsüz Türkiye" hedeflerine dayandırılmaktadır. Bu amaçların meşruiyeti kuşkusuz tartışma konusu değildir. Bununla birlikte, bir kanuni düzenlemenin hukuka uygunluğu yalnızca ulaşmayı hedeflediği amaç üzerinden değil, bu amaca ulaşmak için benimsediği yöntemler ve öngördüğü hukuki mekanizmalar bakımından da değerlendirilmelidir.
Teklif, şeklen bir erteleme düzenlemesi olarak kurgulanmış; gerekçesinde de mahkûmiyet hükümlerini ortadan kaldırmadığı ve af niteliği taşımadığı özellikle vurgulanmıştır. Ancak teklifin öngördüğü hukuki rejim, doğurduğu sonuçlar itibarıyla fiilî bir cezasızlık mekanizması oluşturmakta; ceza yargısının işleyişini önemli ölçüde yürütme organının takdirine bırakmakta ve ceza adaletinin temel ilkeleriyle ciddi bir gerilim yaratmaktadır. Bu çalışma kapsamında Teklif; (i) ceza yargısının yürütme organının takdirine bağımlı hâle getirilmesi, (ii) mağdur hakları ile devletin pozitif yükümlülükleri üzerindeki etkileri ve (iii) hukuki belirlilik, öngörülebilirlik ile eşitlik ilkeleri bakımından doğurduğu sakıncalar olmak üzere üç temel eksende incelenmektedir.
I. Ceza Yargısının Yürütme Organının Takdirine Bağlanması
Teklifin en belirgin yapısal sorunu, ceza muhakemesine ilişkin süreçlerin başlamasını, devamını ve sona ermesini yargısal iradeden ziyade yürütme organının kararlarına bağlı hâle getirmesidir. Teklifin 1 ve 3. maddeleri uyarınca erteleme rejiminin uygulanabilmesi; örgütün fiilî varlığına son verdiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesine ve buna ilişkin Millî Güvenlik Kurulu kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasına bağlanmıştır. Böylece devam eden veya başlayacak yargısal süreçlerin kaderi, bağımsız mahkemelerin hukuki değerlendirmesinden çok idari ve siyasi nitelik taşıyan bir karar mekanizmasına bırakılmaktadır.
Bu yaklaşım, Teklifin 3. maddesinin üçüncü fıkrasında daha da belirginleşmektedir. Anılan hükme göre, Kurul kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasından önce işlendiği iddia edilen suçlar hakkında bu tarihten sonra soruşturma başlatılabilmesi Kurulun iznine bağlanmaktadır. Oysa Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısı, bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez resen soruşturma başlatmakla yükümlüdür. Kamu davasının açılmasına esas teşkil eden soruşturma sürecinin idari bir merciin iznine bağlanması; soruşturmanın kamusallığı, savcılık makamının bağımsızlığı ve ceza muhakemesinin temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.
Yürütmenin ceza adaletindeki belirleyici konumu, Teklifin 7. maddesiyle kurulan Kurulun yapısında da açıkça görülmektedir. Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığında; Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma Bakanları ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, Millî İstihbarat Teşkilatı Başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterinden oluşan bu Kurulda herhangi bir yargı mensubuna yer verilmemiştir.
Benzer bir sorun, Teklifin 4. maddesinin ikinci fıkrasında da ortaya çıkmaktadır. Söz konusu hüküm, istinaf veya temyiz incelemesinde bulunan dosyalar bakımından kanun yolu mercilerine herhangi bir değerlendirme alanı tanımaksızın "bozma kararı verilir" şeklinde emredici bir sonuç öngörmektedir. Kanun yolu incelemesini zorunlu bir sonuca bağlayan bu yaklaşım, mahkemelerin somut uyuşmazlığı kendi hukuki değerlendirmeleri doğrultusunda inceleme yetkisini sınırlandırmaktadır.
II. Mağdur Hakları, Cezasızlık ve Devletin Pozitif Yükümlülükleri
Teklif, gerekçesinde açıkça "af" niteliği taşımadığını ifade etmekteyse de, öngördüğü hukuki sonuçlar itibarıyla fiilî bir cezasızlık rejimi meydana getirmektedir. Nitekim Teklifin 6. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, erteleme süresinin herhangi bir terör suçunun işlenmeksizin tamamlanması hâlinde, hükmolunan cezanın infaz edilmiş sayılacağı kabul edilmektedir. Bu durumda mahkûmiyet hükmü hukuken varlığını sürdürmekle birlikte, cezanın fiilen hiçbir zaman infaz edilmemesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, kavramsal olarak af kurumundan ayrıldığı ileri sürülen bu düzenleme, uygulamada affın doğurduğu sonuçlara büyük ölçüde yaklaşmaktadır.
Teklifin kapsamı da benzer şekilde önemli hukuki sorunlar doğurmaktadır. Birinci maddenin ikinci fıkrası; örgüt kurma, yönetme, örgüte üye olma, örgüte yardım etme ve propaganda suçlarının yanı sıra, "örgütün faaliyeti kapsamında işlenen suçları" da düzenleme kapsamına almaktadır. Buna karşılık kapsam dışında bırakılan suçlar oldukça sınırlı tutulmuş; yalnızca örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçu ile 1 Haziran 2005 tarihinden önce işlenmiş olup müebbet veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar istisna kapsamına alınmıştır. Bu sistematik tercih, ölümle sonuçlanmayan ağır yaralama fiilleri, işkence iddiaları, patlayıcı madde kullanımı veya benzeri ağır nitelikteki eylemlerin de erteleme rejiminden yararlanabilmesine imkân tanımaktadır. Suçun mağdur üzerinde doğurduğu ağır sonuçlar ile fail hakkında öngörülen hukuki sonuç arasındaki dengenin bu ölçüde zayıflaması, ceza adaletinin temel ilkeleri bakımından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Teklif, mağdurun ceza muhakemesindeki usulî konumu bakımından da yeterli güvenceleri içermemektedir. Üçüncü maddenin birinci fıkrasında yalnızca "kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlara" tebligat yapılacağı düzenlenmiş; buna karşılık mağdurun veya katılanın yargılamaya etkili katılımı, görüş ve itirazlarını ileri sürebilmesi ya da süreç hakkında düzenli biçimde bilgilendirilmesi hususlarında açık bir güvence öngörülmemiştir.
Bu yönüyle Teklif, Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama hürriyeti ve adil yargılanma hakkı ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 13. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkı bakımından da çeşitli tereddütler doğurmaktadır. Delillerin muhafaza edileceğinin öngörülmüş olması, tek başına bu sakıncaları gidermeye yeterli değildir.
III. Teknik-Hukuki Belirsizlikler, Öngörülebilirlik ve Eşitlik
Teklifin üçüncü temel sorunu, ceza ve infaz hukukunun mevcut sistematiğiyle tam olarak bağdaşmayan, kapsamı ve hukuki niteliği açık biçimde belirlenmemiş yeni bir erteleme rejimi ihdas etmesidir. Böylece Teklif, mevcut hukuki kurumlarla tam anlamıyla örtüşmeyen, kendine özgü (sui generis) bir yapı öngörmektedir. Ancak bu yapının hangi ilkelere tabi olacağı, hangi usul güvencelerinin uygulanacağı ve ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklarda hangi hukuki rejimin esas alınacağı konusunda yeterli açıklık bulunmamaktadır. Hukuk devleti ilkesinin temel unsurlarından biri olan belirlilik ve öngörülebilirlik, bireylerin hukuki durumlarını makul bir kesinlik içinde öngörebilmelerini gerektirir. Bu yönüyle Teklif, Anayasa'nın 2. maddesinde güvence altına alınan hukuk devleti ilkesi bakımından ciddi tereddütler doğurmaktadır.
Benzer bir belirsizlik, Teklifin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sorumsuzluk hükmünde de görülmektedir. Anılan hükümde, "Bu Kanunun amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmaz." denilmek suretiyle son derece geniş kapsamlı bir sorumsuzluk alanı oluşturulmaktadır. Buna karşın, bu korumanın hangi kişi gruplarını kapsadığı, hangi görevlerin bu kapsamda değerlendirileceği ve sorumsuzluğun sınırlarının nerede başlayıp nerede sona ereceği hususlarında herhangi bir açıklık bulunmamaktadır. Bu nedenle, sorumluluğu istisna hâline getirmesi gereken bir düzenlemenin, genel nitelikli ve sınırları belirsiz bir dokunulmazlık mekanizmasına dönüşmesi hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Teklif, Anayasa'nın 10. maddesinde güvence altına alınan eşitlik ilkesi yönünden de çeşitli sorunlar içermektedir. Aynı hukuki değeri ihlal eden fiilleri işlemiş kişiler arasında yalnızca suçun işlendiği tarih veya fiilin işlendiği bağlam esas alınarak farklı hukuki sonuçlar öngörülmektedir. Özellikle 1 Haziran 2005 tarihinin neden esas alındığı ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen suçlar bakımından yalnızca kasten öldürme suçunun kapsam dışında bırakılmasının hangi objektif ve makul gerekçeye dayandığı teklifte açıklanmamıştır. Kanun koyucunun farklı hukuki durumlar arasında ayrım yapabilmesi kuşkusuz mümkündür. Ancak bu ayrımın nesnel, makul ve ölçülü gerekçelere dayanması hukuk devleti ilkesinin zorunlu sonucudur. Teklifte ise bu ölçütlerin yeterince ortaya konulamadığı görülmektedir.
Öte yandan, erteleme süresi boyunca dava zamanaşımının duracağı öngörülmesine rağmen, ceza muhakemesinin fiilen işlemeyecek olması hem sanık hem de mağdur bakımından uzun süre devam edebilecek hukuki belirsizlikler doğurmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Toplumsal barışın tesis edilmesi, şiddetin sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, demokratik bir hukuk devletinin meşru ve ulaşılması gereken temel hedefleri arasında yer almaktadır. Ancak hukuk devletinde, meşru amaçlara ulaşılması kadar bu amaçlara ulaşmak için başvurulan yöntemlerin de hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı ilkeleriyle uyumlu olması zorunludur. Hukuki güvenceleri zayıflatan veya ceza adaletinin temel ilkelerini istisnai düzenlemeler yoluyla aşındıran yöntemler, kısa vadede belirli sorunlara çözüm üretse dahi uzun vadede hukuk düzenine duyulan güveni zedeleme tehlikesi taşımaktadır.
Düzenlemenin yalnızca mevcut uyuşmazlık bakımından değil, gelecekte oluşturabileceği kurumsal ve anayasal etkiler bakımından da değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira ceza muhakemesinin yürütme organının takdirine bağlı olarak durdurulabileceği, yeniden başlatılabileceği veya sonuçlandırılabileceği yönünde oluşturulacak istisnai bir modelin, ilerleyen dönemlerde farklı suç tipleri veya farklı toplumsal olaylar bakımından da uygulanmasının önünde ilkesel bir engel kalmayacaktır. Hukuk devletini ayakta tutan temel unsur, istisnai durumlarda dahi anayasal güvencelerin korunabilmesidir. Bu güvencelerin belirli kişi veya suç grupları bakımından esnetilmesi, yalnızca ilgili dosyaları değil, ceza adalet sisteminin bütününe duyulan güveni de etkileme potansiyeline sahiptir.
Ceza adaletinin işleyişi, siyasal konjonktüre göre şekillenen idari tercihlere değil; önceden belirlenmiş, öngörülebilir ve herkes bakımından eşit biçimde uygulanan hukuk kurallarına dayanmalıdır. Hukuk devletinin varlık sebebi, özellikle kamu otoritesinin takdir yetkisinin genişlediği dönemlerde bireyi koruyan anayasal güvenceleri muhafaza etmektir. Bu nedenle, ceza muhakemesinin temel ilkelerini istisna hâline getiren düzenlemelerin, yalnızca siyasi hedefler bakımından değil, anayasal meşruiyet bakımından da titizlikle değerlendirilmesi zorunludur.
Bu nedenlerle Teklifin mevcut hâliyle yasalaşması, Anayasa'nın 2., 9., 10., 36., 125. ve 138. maddelerinde güvence altına alınan hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, eşitlik, hak arama hürriyeti ve idarenin yargısal denetimine ilişkin temel ilkeler bakımından önemli anayasal tartışmaları beraberinde getirebilecek niteliktedir. Aynı zamanda düzenlemenin, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden kaynaklanan etkili soruşturma, adil yargılanma ve etkili başvuru hakkına ilişkin yükümlülükleri yönünden de yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Şayet kanun koyucunun amacı gerçekten kalıcı toplumsal barışı hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır bir çerçevede tesis etmek ise, öncelikle düzenlemenin kapsamı açık ve objektif ölçütlerle yeniden belirlenmeli; yürütme organına tanınan geniş takdir alanı daraltılarak etkili yargısal denetim sağlanmalı; mağdurun ceza muhakemesindeki usulî hakları açık güvencelere bağlanmalı ve sorumsuzluk hükümleri hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği ölçülülük sınırları içerisinde yeniden düzenlenmelidir. Ancak bu şekilde hazırlanacak bir kanuni çerçevenin hem toplumsal barış hedefini desteklemesi hem de anayasal hukuk düzeninin temel güvencelerini koruması mümkün olacaktır.
Av. Emre GÜLER






