Anthropic CEO’su Dario Amodei’nin en gelişmiş yapay zekâ modellerinin gelişme hızını sektör çapında azaltma çağrısından yalnızca altı gün sonra dört ücretli kullanıcı federal mahkemeye başvurdu. Anthropic, OpenAI, Google ve SpaceXAI’nın güvenlik gerekçesiyle birlikte yavaşlama konusunda anlaştığını ileri süren dava, yapay zekâ güvenliği için gerekli iş birliğinin hangi noktada rekabeti sınırlayan yatay anlaşmaya dönüşeceği meselesini mahkeme önüne taşıdı.
Yapay zekâ sektöründe birkaç gün önce bir güvenlik sorunu olarak tartışılan “birlikte yavaşlama” önerisi, federal rekabet davasına dönüştü.
ChatGPT, Claude, Grok ve Gemini’nin ücretli kullanıcıları olan dört kişi, 18 Eylül’de Kaliforniya Kuzey Bölgesi Federal Mahkemesinde Anthropic, OpenAI, SpaceXAI ve Google’a karşı dava açtı. Davacılar, yapay zekâ alanındaki başlıca rakiplerin geliştirdikleri ürünlerin yeteneklerini artırma hızını birlikte sınırlamaya yönelik bir anlaşmaya vardığını ve bunun Sherman Antitröst Yasası’nın 1. maddesine aykırı olduğunu ileri sürüyor. Mahkemenin resmi kayıtları davanın 18 Eylül’de açıldığını ve uyuşmazlığın antitröst davası olarak kayda geçtiğini gösteriyor.
Dava henüz başlangıç aşamasında. Dört kullanıcının açtığı dava mahkemece onaylanmış bir toplu dava değil; davacılar 12 Eylül’den bu yana ChatGPT, Claude, Grok veya Gemini için doğrudan ücret ödeyen ABD’deki tüketicileri kapsayacak bir sınıf oluşturulmasını istiyor. Ayrıca uğranıldığı ileri sürülen zararın Clayton Act uyarınca üç katına çıkarılmasını ve şirketlerin yapay zekâ geliştirme hızına ilişkin benzer anlaşmalar yapmasının yasaklanmasını talep ediyorlar.
Davanın alışılmadık tarafı ise şirketlerin fiyatları artırdığı ya da müşterileri paylaştığı iddiasına değil, teknolojik gelişmenin hızına dayanması.
Altı günde yavaşlama çağrısından davaya
Uyuşmazlığın çıkış noktası Anthropic CEO’su Dario Amodei’nin 12 Eylül’de yayımladığı “We Must Pace the Frontier” başlıklı yazı.
Amodei, son aylarda yapay zekânın yeni yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesine giderek daha fazla katkı sağlaması nedeniyle ilerleme hızının güvenlik çalışmalarını geride bırakabileceğini savundu. Önerisinin özü, en ileri modellerin yeteneklerinin artış hızını güvenlik, uyum ve bağımsız değerlendirme çalışmalarının yetişebileceği ölçüde azaltmaktı.
Planın ilk ayağında Anthropic’in dış değerlendiricilere kendi çalışanlarının risk değerlendirme ekiplerine benzer ölçüde sürekli erişim vermesi öngörülüyordu. Ancak ikinci aşama doğrudan sektör çapında iş birliğini gerektiriyordu. Amodei, şirketlerden yalnız birinin yavaşlamasının onu rakipleri karşısında dezavantajlı bırakacağını; dolayısıyla daha geniş bir eşgüdüm gerektiğini savunuyordu. Bu tür görüşmeler için rekabet hukukunda özel düzenleme veya muafiyet gerekebileceğini de açıkça dile getirdi.
Aynı gün OpenAI CEO’su Sam Altman, SpaceXAI CEO’su Elon Musk ve Google DeepMind’dan Demis Hassabis de Amodei’nin yaklaşımına destek veren açıklamalar yaptı. Dava dilekçesi işte bu açıklamaları sıradan bir fikir birliği değil, rakiplerin ortak hareket etme iradesinin dışa vurumu olarak yorumluyor. Davacıların anlatımına göre anlaşma “kamuya açık biçimde önerildi, kamuya açık biçimde kabul edildi ve kamuya açık biçimde teyit edildi.”
Bu, şimdilik yalnızca davacıların iddiası. Dört şirketin model çıkış tarihlerini, eğitim kapasitesini, hesaplama gücünü veya yetenek artışını gerçekten birbirlerine bağladıklarını gösteren mahkemece kabul edilmiş bir delil bulunmuyor.
Tam da bu nedenle davada açıklığa kavuşması gereken en önemli husus, yapay zekânın yavaşlatılmasının gerekli olup olmadığı değil:
Ortada gerçekten rakipler arasında bir anlaşma var mı?
Güvenlik iş birliği ile kartel arasındaki çizgi
Sherman Act’ın 1. maddesi rakip şirketler arasındaki her türlü iş birliğini yasaklamıyor. Araştırma, ortak teknik standartlar, siber güvenlik veya ürün emniyetine ilişkin pek çok iş birliği hukuka uygun olabilir.
Davacılar ise burada daha farklı bir şey yaşandığını savunuyor. Onlara göre dört şirketin anlaşması, “ürünlerinin kalitesini ve gelişme hızını” rekabetin sağlayacağı seviyenin altında tutuyor. Dilekçe bunu klasik anlamdaki üretim miktarının sınırlandırılmasına benzetiyor: Şirketler daha az fiziksel ürün üretmiyor olabilir, fakat tüketiciye sundukları teknolojik ilerlemenin miktarını birlikte azaltıyor.
Bu nedenle dava yalnız “makul sebep vardı mı?” incelemesine dayanmıyor. Davacılar davranışın doğrudan hukuka aykırı bir yatay sınırlama olduğunu; mahkeme bunu kabul etmezse daha sınırlı “quick look” veya kapsamlı “rule of reason” incelemesi altında da rekabete aykırı sonucuna varılması gerektiğini ileri sürüyor.
Davacıların teorisinin en dikkat çekici tarafı, Amodei’nin güvenlik gerekçesinin aynı zamanda rekabet sorununun nedenini de açıklaması.
Bir şirket tek başına yavaşlarsa rakipleri daha güçlü modeller çıkarabilir; müşteri, gelir, yetenekli çalışan ve teknolojik liderlik kaybedebilir. Herkes birlikte yavaşlarsa bu risk ortadan kalkar.
Yapay zekâ güvenliği açısından bakıldığında bu, klasik bir mahkûmun ikilemi olabilir.
Rekabet hukuku açısından bakıldığında ise aynı cümle çok farklı okunabilir: Rakipler rekabet baskısından kurtulmak için karşılıklı güvence veriyor olabilir.
1978’den verilmiş güncel bir emsal karar
Ortaya çıkan bu ikilemin ABD rekabet hukukunda ilginç bir öncülü var.
ABD Yüksek Mahkemesi 1978 tarihli National Society of Professional Engineers v. United States kararında, mühendislerin rekabetçi fiyat tekliflerini sınırlayan bir meslek kuralını değerlendirdi.
Mühendisler birliğinin savunması güçlü bir kamu yararı iddiasına dayanıyordu: Fiyat rekabeti mühendislik hizmetlerinin kalitesini düşürebilir ve köprüler, binalar veya diğer büyük projelerde kamu güvenliğini tehlikeye atabilirdi.
Yüksek Mahkeme bu savunmayı kabul etmedi. Mahkemenin yaklaşımına göre Sherman Act’ın temel tercihi, rekabetin yalnız fiyat bakımından değil kalite, hizmet, güvenlik ve dayanıklılık bakımından da olumlu sonuç verdiği varsayımına dayanıyordu. Rakiplerin “rekabet tehlikeli sonuç doğurabilir” diyerek rekabeti aralarında sınırlaması bu temel tercihle bağdaşmıyordu.
Bu emsal karar elbette bugünkü davanın sonucunu belirlemiyor. Mühendislerin fiyat rekabetini engellemesi ile henüz tam olarak öngörülemeyen riskler taşıyan ileri yapay zekâ sistemlerinin geliştirilmesinde güvenlik iş birliği aynı mesele değil.
Ancak 48 yıl önceki davanın üzerinde durduğu konu oldukça tanıdık:
Bir sektörün rekabet halinde hareket etmesi toplum için tehlikeli görülüyorsa, o sektörün rakipleri bu tehlikeyi kendi aralarında anlaşarak giderebilir mi?
Buist davasını sıradan bir teknoloji davası olmaktan çıkaran hukuki uyuşmazlık da burada.
Davanın en zayıf noktası: Anlaşmayı ispatlamak
Davacıların önünde ciddi bir eşik bulunuyor.
Bir şirket yöneticisinin “daha yavaş ilerlemeliyiz” demesi ile rakip şirketlerin gelişme hızlarını birbirine bağlayan bir anlaşma yapması aynı şey değil. CEO’ların birbirlerinin güvenlik kaygılarına katılması da kendi başına model çıkış takvimlerinin veya araştırma yatırımlarının birlikte belirlendiğini göstermiyor.
Üstelik şirketler arasında güvenlik konusunda temas bulunması da tek başına şüpheli sayılamaz. Siber saldırılar, biyolojik tehditler veya kontrolden çıkan otonom sistemler gibi ortak risklere karşı bilgi alışverişi rekabeti azaltmak yerine bütün sektörün güvenliğini artırabilir.
Nitekim ABD Adalet Bakanlığından Stanley Woodward, davadan bir gün önce yaptığı açıklamada yapay zekâ şirketlerinin güvenlik ve siber güvenlik alanındaki iş birliğinin kendisine ilk bakışta rekabete aykırı görünmediğini söyledi. Bakanlığın şirketlerle görüşmeye açık olduğunu, ancak o tarihe kadar frontier laboratuvarlarından böyle bir talep gelmediğini belirtti.
FTC Başkanı Andrew Ferguson ise konuya daha ihtiyatlı yaklaşıyor. Ferguson, büyük şirketlerin bir taraftan daha fazla düzenleme isterken diğer taraftan rakipleriyle iş birliği yapabilmek için rekabet hukukundan muafiyet aramasına kuşkuyla baktığını dile getirdi.
Dolayısıyla Amerikan düzenleyicilerinin yaklaşımı da “iş birliği yasaktır” veya “güvenlik her şeyi meşru kılar” kadar basit değil. Asıl mesele şirketlerin ne konusunda ve ne ölçüde eşgüdüm sağladığı.
Bu nedenle dava ilerlerse şirket içi yazışmalar, toplantı notları ve 12 Eylül sonrasındaki fiili davranışlar büyük önem kazanabilir. Güvenlik konusunda ortak çalışma yapıldığı mı, yoksa modellerin gelişme hızının karşılıklı taahhütlerle gerçekten sınırlandığı mı sorusu davanın merkezinde olacak.
“Daha yavaş gelişen aboneliğe aynı parayı ödüyorum”
Davanın başka bir yeniliği ise zararı ücretli abonelikler üzerinden tanımlaması.
Davacıların savı kabaca şöyle: ChatGPT Plus, Claude, Gemini veya Grok aboneliği satın alan tüketici yalnız o gün mevcut olan ürüne erişim için değil, sürekli geliştirilen bir dijital hizmet için para ödüyor. Rakip şirketler gelişme hızını birlikte düşürürse tüketici aynı abonelik ücretini ödemeye devam ederken rekabet ortamında elde edebileceğinden daha az teknolojik ilerleme alıyor.
AP'nin aktardığı dava teorisi de şirketlerin birlikte yavaşlamasının ücretli aboneliklerden elde edilen tüketici değerini azaltacağı iddiasına dayanıyor.
Bu yaklaşım rekabet hukuku bakımından ilginç olduğu kadar ispatı güç bir alan açıyor.
Mahkemenin, örneğin “şirketler anlaşmasaydı ChatGPT veya Claude altı ay sonra ne kadar daha iyi olacaktı?” sorusunun cevabını vermesi kolay değil. Daha da güç olan, varsayımsal performans farkının tüketicinin ödediği abonelik ücretindeki ekonomik zarara dönüştürülmesi.
Bu nedenle davacılar bir anlaşmanın varlığını gösterebilseler bile nedensellik ve zarar hesabı ayrıca ciddi tartışma yaratabilir.
Türkiye’de aynı sorun 4054 sayılı Kanun’un karşısına çıkabilir
Tartışmanın Türkiye bakımından da doğrudan bir rekabet hukuku karşılığı bulunuyor.
4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun yalnız Türkiye'de yerleşik şirketleri değil, Türkiye'deki mal veya hizmet piyasalarını etkileyen teşebbüs davranışlarını da kapsamına alıyor. Dolayısıyla küresel yapay zekâ şirketleri arasındaki bir anlaşmanın Türkiye'deki abonelikler ve yapay zekâ hizmetleri pazarında etkisi doğması, ilke olarak Türk rekabet hukukunun da ilgisini çekebilir.
Kanun’un 4. maddesi rekabeti engelleme, bozma veya kısıtlama amacı taşıyan ya da böyle bir etki doğuran teşebbüsler arası anlaşma ve uyumlu eylemleri yasaklıyor. Rekabet Kurumunun Yatay İşbirliği Anlaşmaları Hakkında Kılavuzu da yatay iş birliğinin ürün kalitesini ve yeniliği artırabileceğini kabul ederken, rakiplerin iş birliğinin üretim miktarı, ürün kalitesi, çeşitlilik veya inovasyon üzerinde olumsuz etki yaratabileceğine özellikle dikkat çekiyor.
Aynı Kılavuz standardizasyon bakımından da önemli bir ayrım yapıyor. Standart belirleme sürecinin rakiplere açık olması, belirlenen amacın gerektirdiğinden daha ileri gitmemesi ve standardın sektör bakımından zorunlu hale getirilmesinden kaçınılması temel ölçütler arasında sayılıyor.
Bu çerçevede yapay zekâ şirketlerinin:
“Bir model şu güvenlik testlerini geçmeden piyasaya sürülmemeli”
şeklinde açık, ölçülebilir ve ayrımcı olmayan bir güvenlik standardı üzerinde çalışmasıyla,
“Hiçbirimiz modellerimizin yeteneklerini şu hızdan daha fazla artırmayalım”
şeklindeki karşılıklı bir taahhüt aynı hukuki nitelikte olmayacaktır.
İlkinde ortak güvenlik standardı rekabeti daha sağlıklı hale getirebilir. İkincisinde ise doğrudan inovasyon rekabetinin unsurlarından biri ortak kararla sınırlandırılmış olabilir.
4054 sayılı Kanun'un 5. maddesindeki muafiyet sistemi de ekonomik veya teknik gelişme ve tüketici yararı gibi olumlu sonuçları dikkate alıyor; ancak bunun için rekabetin önemli bölümünün ortadan kalkmaması ve sınırlamanın amaçlanan yararın elde edilmesi için zorunlu olanı aşmaması gerekiyor. Yani “güvenlik” önemli bir gerekçe olabilir, fakat tek başına sınırsız bir rekabet hukuku dokunulmazlığı sağlamıyor.
Asıl mesele davadan daha büyük
Buist v. Anthropic usulden reddedibilir. Davacılar rakipler arasında hukuken yeterli bir anlaşmayı ispatlayamayabilir. Toplu dava statüsü alamayabilir veya daha yavaş teknolojik gelişmenin abonelere verdiği ekonomik zararı ortaya koymakta zorlanabilir.
Fakat dava başarısız olsa bile ortaya çıkardığı düzenleme sorunu ortadan kalkmayacak.
En gelişmiş yapay zekâ sistemlerinin gerçekten büyük toplumsal riskler yaratabileceği kabul edilirse, yalnız bir şirketten güvenlik uğruna rakiplerinin gerisine düşmesini istemek gerçekçi olmayabilir. Bu durumda sektör çapında ortak asgari güvenlik koşullarına ihtiyaç duyulabilir.
Ancak aynı şirketlerin kapalı kapılar ardında ne kadar hızlı ilerleyeceklerine birlikte karar vermesi de teknolojik rekabetin kendisini ortadan kaldırabilecek bir yapıya dönüşebilir.
Bu nedenle çözüm, şirketlere genel bir “güvenlik için anlaşabilirsiniz” serbestisi vermekten çok; hangi modellerin hangi testlere tabi tutulacağını, hangi risk eşiklerinin uygulanacağını ve hangi bilgilerin rakipler arasında paylaşılabileceğini şeffaf biçimde belirleyen kamu düzenlemelerinde aranabilir. Bağımsız değerlendirme, ortak teknik standartlar ve herkes için aynı güvenlik eşikleri, güvenlik amacını rakiplerin birbirlerinin rekabet davranışını belirlemesine göre daha az sorunlu biçimde sağlayabilir.
Altı günde bir CEO çağrısından federal davaya dönüşen tartışmanın gerisinde bu nedenle daha büyük bir mesele var:
Yapay zekâ yarışındaki ikilemini rakip şirketler kendi aralarında mı çözecek, yoksa yarışın güvenlik sınırlarını kamu otoritesi mi belirleyecek?
Next