Son dönemde yaşanan olaylar, kamu görevinin hangi makamda ve kim tarafından yürütülürse yürütülsün, ancak hukuk sınırları içinde anlam ve meşruiyet kazanacağını bir kez daha göstermiştir.
Devlet adına yetki kullanan kişi, kendisine tanınan gücü şahsı adına değil, millet adına kullanır. Bu nedenle kamu görevi; kişisel kanaatlerin, öfkelerin, yakınlıkların, beklentilerin veya hukuka aykırı talimatların değil, hukukun hâkim olduğu bir alandır.
Kamu görevlisinin önünde her zaman iki yol bulunur: Hukukun gösterdiği yoldan yürümek veya yetkinin sağladığı imkânlara güvenerek hukukun dışına çıkmak…
İlk yol devleti güçlendirir; ikincisi ise yalnızca kamu görevlisini değil, temsil ettiği kurumu ve nihayetinde devlete duyulan güveni de zedeler.
Anayasa’nın 129. maddesi, memurların ve diğer kamu görevlilerinin Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlü olduklarını açıkça belirtmektedir. Dolayısıyla hukuka bağlılık, kamu görevlisine bırakılmış bir tercih veya gösterilmesi beklenen bir nezaket değildir. Doğrudan doğruya anayasal bir yükümlülüktür.
Kamu görevlisi, “Benden böyle istendi.”, “Bana bu şekilde talimat verildi.” ya da “Şartlar bunu gerektiriyordu.” diyerek hukuka aykırı davranışını meşru hâle getiremez. Anayasa’nın kanunsuz emre ilişkin 137. maddesi de hukuka aykırı emrin kamu görevlisi bakımından mutlak bir mazeret oluşturamayacağını açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü hiçbir makam, hiçbir emir ve hiçbir geçici menfaat hukukun üzerinde değildir. Yetkinin kaynağı hukuk olduğuna göre, hukuk dışına çıkan bir yetki kullanımı da dayanağını ve meşruiyetini kaybeder.
Bu ilke bütün kamu görevlileri için geçerlidir. Ancak kararlarıyla insanların özgürlüğüne, mal varlığına, itibarına ve geleceğine doğrudan etki eden yargı mensupları bakımından çok daha özel ve ağır bir anlam taşır.
Anayasa’nın 138. maddesine göre hâkimler; görevlerinde bağımsızdırlar ve Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Buradaki bağ son derece önemlidir.
Hâkim yalnızca vicdani kanaatine göre değil; Anayasa’ya, kanuna ve hukuka uygun olarak oluşan vicdani kanaatine göre karar verir. Başka bir ifadeyle vicdani kanaat, hukukun yerine geçen sınırsız ve denetimsiz bir takdir yetkisi değildir. Hukukun içinde oluşması ve yine hukukla açıklanabilmesi gereken yargısal bir kanaattir.
Çünkü hukukla bağını kaybeden vicdani kanaat, adaletin değil, keyfîliğin kapısını aralayabilir.
Yargı mensubunun bağımsızlığı da hukuktan bağımsızlık anlamına gelmez. Hâkim; siyasi etkiden, idari baskıdan, toplumsal yönlendirmeden, kişisel yakınlıktan ve dışarıdan gelebilecek her türlü müdahaleden bağımsız olmalıdır. Fakat Anayasa’ya, kanuna ve hukuka bağlı; kararını da dosyadaki delillere dayandırmak zorundadır.
Gerçek bağımsızlık da zaten budur.
Yargı mensubu karar verirken dosyanın taraflarını, kamuoyundaki havayı, makamların beklentisini ya da kararın kimleri memnun edip etmeyeceğini değil, hukukun ne söylediğini dikkate almalıdır. Bir kararın değeri, güçlüleri memnun etmesiyle değil, hukuk karşısında savunulabilir olmasıyla ölçülür.
Aynı sorumluluk idarenin bütün kademeleri için de geçerlidir. Kamu görevlisi; izin verirken, denetim yaparken, işlem tesis ederken, ceza uygularken, ihale yürütürken veya bir vatandaşın talebini değerlendirirken eşitlik, tarafsızlık ve hukuka bağlılık ilkelerinden ayrılmamalıdır.
Zira devlet, vatandaşın karşısına çoğu zaman kamu görevlisinin işlemi, sözü ve davranışıyla çıkar. Vatandaşın devlete ilişkin kanaati de önemli ölçüde bu temas sırasında şekillenir.
Hukuka aykırı bir işlem, yalnızca belirli bir kişiye yönelmiş haksızlık olarak kalmaz. Kurumların itibarını aşındırır ve toplumda “Hukuk herkese aynı şekilde uygulanmıyor.” düşüncesinin yerleşmesine yol açar.
İşte asıl tehlike de burada başlar.
Çünkü devletin gücü, yalnızca sahip olduğu yetkilerden değil, vatandaşın bu yetkilerin hukuka uygun kullanılacağına duyduğu inançtan doğar. Bu inanç zedelendiğinde kurumlar şeklen varlıklarını sürdürseler bile manevi ağırlıklarını kaybetmeye başlar.
Bu sebeple kamu görevinde bulunan herkes, imzasının ve kararının yalnızca bugünkü sonucunu değil, kuruma ve devlete duyulan güven üzerindeki etkisini de düşünmelidir.
Hukuka bağlı kalmak bazen zor olabilir. Bazen beklentilere aykırı düşmeyi, baskılara direnmeyi ve hatta birtakım bedelleri göze almayı gerektirebilir. Fakat kamu görevinin gerçek ağırlığı ve onuru da tam olarak burada ortaya çıkar.
Makamlar geçici, yetkiler sınırlı; verilen kararların bıraktığı iz ise kalıcıdır.
Bu nedenle kamu görevlisinin en güvenli sığınağı makamı, çevresi veya kendisine sunulan geçici güvenceler değil, hukuktur. Yargı mensubunun en güçlü dayanağı da kendisinden beklenen sonucu vermek değil; Anayasa’ya, kanuna, hukuka ve bunların içinde şekillenen vicdani kanaatine sadık kalmaktır.
Unutulmamalıdır ki hukuk içinde kalan kamu görevlisi yalnızca görevini doğru yapmış olmaz; devletin meşruiyetini ve toplumun adalete olan inancını da korur.
Çünkü kamu görevinin sınırı hukuk, pusulası vicdan, nihai amacı ise adalettir.
Next