Kültür, stratejiyi kahvaltıda yer.”

P. DRUCKER

A. GENEL OLARAK

Toplumun ihtiyaçlarına uygun gelişmiş bir hukuk sistemi inşası, ancak hak arama kültürünün gelişmesi ile mümkündür. Gelişmiş hukuk sistemi, her bir vatandaşın, kurallara uyarak ve hakkını arayarak ördüğü devasa kurşun geçirmez bir örümcek ağıdır. Aranmamış her hak ve ihlal edilmesi bir yol haline gelmiş her kural, kimi ne zaman mağdur edeceği belli olmayan kör kurşunlardır.

Mutlaka denk gelmişsinizdir, “avukatım” dediğinizde; “bizim avukatlık işimiz olmaz” cevabına. Bunu bir övünç kaynağı olarak görüp gururla söyleyenler olduğu gibi bu tavra kutsallık atfedip başına “çok şükür” ekleyeler de vardır.

Daha insaflı ve belki hayatın gerçekleriyle yüzleşmiş olanlar ise, “mahkemeye işim düşmesin ama mahkemesiz de kalmayalım” derler. Her ne kadar mahkemenin adını duymak sokağından geçmek istemeseler de mahkemelerin yokluğunun daha beter bir durum olduğunu dile getiren bir tavırdır bu.

Mahkemeleri sadece kaşık çatlı, somurtkan suratlı insanların doldurduğu bunaltıcı bir mekan olarak imgeleyen bu düşünüş şekli mahkemelerin asıl fonksiyonunu anlamaktan oldukça uzaktır.

Bu yaklaşıma sahip olanlar sadece vatandaşlar değil. Hukukçuların birçoğu da mahkemeye yolu düşmeyen insanları “şanslı insan” olarak görüyor. Ayrıca, avukatlık mesleğinin, ücretsiz hizmet alma fırsatçılığına maruz kalmaktan bıkmış bir meslek olduğu da herkesin malumudur. Maalesef, meslektaşlarımızın yolu adliyeye düşen vatandaşlarımıza bakış açısını da bu fırsatçılık tutumu şekillendiriyor.

Dahası, hakimlik ve savcılık görevi icra eden hukukçular da bazen dava sayısının ve iş yükünün aşırı derece artması endişesi ile yeni konuların dava edilmesine sıcak bakmıyorlar. Halbuki, bir konunun dava edilmemesi aynı zamanda hakim ve savcıların o konuyu tartışmasını engelleyen bir husustur. Yeni gelişen alanlarda, mevzuatın statik yapısı toplumsal ihtiyaçların gerisinde kalmaktadır ve bu boşluk ancak yargısal süreçlerin işletilmesi ile doldurulabilir. Üstelik, yargıçlık mesleğinin asıl sanatını konuşturacağı yer de tam burasıdır. Bu nedenle, yeni veya farklı özellik arz eden davalar, hakimlerin meziyetlerini sergilemeleri için de büyük bir fırsat alanı sunar.

B. UYGARLIK TARİHİ AKSİNİ GÖSTERİYOR

İnsanlık tarihinin gösterdiği gerçeklerden biri de her hayat deneyiminin sadece onu yaşayan tarafından algılanabilen yönlerinin olduğudur. Bu nedenle, insani deneyimlerin hukuk sistemine yansıtılması hayati öneme sahiptir. Aksi takdirde, hukuk ile hayat arasındaki makas giderek açılır ve neticede birbiriyle bağdaştırılması mümkün olmayan “gereklilikler” ortaya çıkar.

İnsan deneyimleri ile uyumlu yaşanabilir bir sisteme sahip olabilmemiz için her birimizin mahkemelere intikal ettirmesi gereken meseleler vardır. Eğer bu meseleleri mahkemelere intikal ettirip adil bir kriter üretilmesi için efor sarf etmezsek, aynı sıkıntıları yüzlerce insan yaşamaya devam eder.

C. SİSTEM İNŞA ETMEK VE VATANDAŞLIK

Sistem inşa etmek de mi vatandaşın meselesi, o zaman meclis niye var? Dediğinizi duyar gibiyim. Elbette, meclisin temel görevi yasama faaliyetidir ve dolaysıyla ihtiyaç olan kuralları koymak ve gerekli yasaları çıkarmaktır. Fakat, mesele bu kadar basit değil!

Hiçbir insan ve hiçbir uzman, tüm ihtimalleri hesaba katamaz. Hukuk normları da tıpkı bir insanın doğup büyümesi gibi olgunlaşarak meydana gelir. Söz gelimi, şuan yapay zeka ile ilgili temel bir kanun metni yok. Çünkü, yapay zekanın riskleri, yaşatabileceği farklı ihtimaller ve sorunlar henüz yeterince öngörülebilir değil. Şu ana kadar yapay zeka ile ilgili yapılan hukuki çalışmalar ve kodifikasyonlar tıpkı bir bebek gibi emekleme çağında. Yapay zekaya ilişkin sorunlar, ne kadar hızlı şekilde mahkemelere intikal ettirilirse ve ne kadar verimli tartışmalar yapılırsa, o kadar etkin bir yapay zeka hukukumuz olur. İşte bu yüzden, hukuki meselelerin de tıpkı bir insan hayatı gibi bir “olgunlaşma sürecinden” geçtiğini bilmek ve hukuki konuları değerlendirirken olgunlaşma süreçlerini de dikkate almak gerekir, tıpkı bir insanı değerlendirirken onun yaşını ve mesleki tecrübesini dikkate aldığımız gibi.

D. YARGILAMA SORUNUN TARTIŞMASINI SAĞLAR

Bir ülkenin ve hatta dünyanın, bir konuda sağlam bir fikre varabilmesi, o fikrin etkin, derinlikli ve objektif bir şekilde tartışılmasına bağlıdır. Burada tartışma kavramından kastımız, bir meselenin fikri olarak “kritik” edilmesidir, yoksa ülkemizde neredeyse her önemli meselenin çözümsüzlüğe terk edilmesine yol açan “polemik yöntemi” değildir. Görüş ayrılıklarının derinleşip taraftarlığa dönüştüğü aşamadan sonra objektif bir şekilde fikir çarpışması(tez-antitez) yaşanmasını beklemek gerçekçi olmaz.

O halde, adil bir hukuki norma ihtiyaç duyulan her meselenin hukuki muhakemenin adresi olan mahkemelere taşınması ve verimli bir tartışmaya(kritiğe) tabi tutulması, gelişmiş ve sağlam bir hukuk sistemine sahip olabilmemizin yegâne yolu ve yöntemidir.

Aksi takdirde, sorular cevapsız ve toplum hukuksuz kalır. Bir toplumsal meselenin kurallara bağlanması ve öngörülebilir hale gelmesi ancak davalarla mümkündür. Bunun en tipik örneklerinden biri kira hukukudur. Gerçekten kira sözleşmeleri çok fazla dava konusu olduğu için zengin bir içtihat birikimi mevcuttur. Bu nedenle, bir kiracı ya da kirayaveren hukukçulara danıştığında sorularına detaylı ve tatmin edici cevaplar alabilir, aldığı cevaplara göre tutumunu belirleyebilir. Böylece, kira ilişkisini minimum problemle ve maksimum fayda ile yönetme imkanı bulur. Daha önemlisi, gereksiz kavgalara ve lüzumsuz münakaşalar girip yıpranmaktan kurtulur. Oysa, sorunlarına hukuk içerisinde cevap bulamayan veya etkisiz cevaplar bulan bir kişi, kira ilişkisinin psikolojik yükünü taşımaya devam eder ve maalesef bu yükü artık taşıyamadığı noktada da “istenmeyen vakalar” yaşanır. İstenmeyen vakalar yaşandığında ise “mahkemeye gitmek” bir tercih olmaktan çıkıp bir “mecburiyet” haline gelir.

E. YARGILAMA KONUSU OLMAYAN MESELELER

Söz gelimi, iş hukuku uygulamasında bayan personellerin “süt izni” haklarına dair birçok hukuki problem ortaya çıkar. Fakat ne içtihatlarda ne de doktrin de bu problemlere yanıt olabilecek bilgiler ve kriterler bulunamaz. Çünkü, süt izni hakkı neredeyse hiçbir zaman bir davaya konu olmaz. Davaya konu olmadığı için de hakkında hukuki düşünceler üretilmez, içtihatlar bulunmaz ve bilgi temin edilemez. En kapsamlı iş hukuku kitaplarında bile süt izni konusu birkaç sayfa ile sınırlıdır. Halbuki, süt izni hakkı hem bebek için hem de anne için çok önemlidir. Dolayısıyla toplumsal hayat açısından çok önemli bir konudur. Ama bu konun mahkemelerde tartışılmasına elverişli bir olgunluğa sahip olmadığımız için hakkında hukuk normu üretilmesi de beklenemez. Neticede, hukuksuz ve sistemsiz kalan bir konu on binlerce bebeği ve anneyi mağdur eder ve etmeye devam eder. Oysa, bir personel süt izni için mahkemeye başvurduğunda aslında işverenine karşı bir eylemde bulunmuş olmaz. O, kendi sorununa hukuki çözüm isteyen bir bireydir ve bunun son derece doğal karşılanması gerekir.

Bugünkü hukuk bilinci seviyemiz ve olgunlaşma düzeyimiz itibariyle, bir personelin hem çalıştığı firmaya dava açması hem de orada çalışmaya devam etmesi tuhaf görünüyor olabilir. Ancak, hak arama temelli davranışların desteklenmesi ve teşvik edilmesi herkes için fayda sağlayan bir kamu menfaatidir. Zira, yarın işveren yahut yakınları da aynı sorunu bir başka firma ile yaşayabilir ve hukuki bir çözüme ihtiyaç duyabilir.

F. HAK ARAMA KÜLTÜRÜ BİR ÜTOPYA MI?

Bu makalede anlatılan konular çok ütopik görünebilir. Çünkü, tamamen para kazanma odaklı bir iktisadi sistemin içerisinde yaşıyoruz. Dolayısıyla maddi bir menfaat sağlamadıkça kimse hukuku ve sistemi umursamıyor. Üstelik, iktisadi koşulların bu kadar zorlu olduğu bir ortamda kimseden hak arama kültürü inşa etmesini, hukuk sisteminin gelişimine katkı sağlamasını bekleyemeyiz!

Hak arama kültürü inşa etmek ve sistemin gelişimine katkı sağlamak, bir “iktisadi değer” olarak tanımlanırsa durum değişebilir. Söz gelimi, icatların önünü açan gelişme, icat etme faaliyetinin bir “ekonomik değer” olarak tanımlanması ve ona bir hukuki statü(patent) verilmesi ile gerçekleşmiştir. Dolayısıyla hukuk üretiminin devamı için de benzer formüller düşünülebilir.

Esasen, yapay zekâ ile birlikte bugün avukatlık piyasasında kazanç kaynağı olan dava türlerinin çoğunun biteceği de tahmin edilmektedir. Ancak yapay zekâ insan ilişkilerini ortadan kaldırmayacaktır, aksine farklı bir boyuta taşıyacaktır. Bununla birlikte insan ilişkileri yeni ihtilaflar üretmeye devam edecektir. Uzun sözün kısası, yapay zeka alanında yaşanan gelişmeler de artık standart bir bakış açısından çıkıp yeni bir vizyon ile hak arama meselesini ele almamızı zorunlu kılmaktadır.

G. HUKUK İNŞASI DESTEKLENMESİ GEREKEN BİR ÜRETİM FAALİYETİ

Belki, bu tarz konularda başvurusu ile aslında sisteme katkı sunan ve hukuk inşa edilmesini sağlayan kişilere de bir “devlet teşviği” verilmesi düşünülebilir. Nasıl ki, sporda başarı gösteren bir kişiye teşvik veriliyorsa, belli sektörlerde girişimcilere mali kaynaklar sunuluyorsa, neticede bir hayat meselesini hukuki sisteme getiren, onun ilk kez tartışmasını sağlayan kişiler de aynı şekilde ödüllendirilmeyi hak ediyorlardır. Sadece maddi kaynakları daha ekonomik rakamlara üretenler değil, hayat sorunlarının daha kolay ve adil çözümünü sağlayanlar da kazanç ya da ödül elde etmelidir.

Hak arama kültürünün, böyle bir paradigmaya oturtulması toplumsal hayatımız ve hukuk sistemimiz açısından hayati önem sahip. Tabi ki, bu paradigma değişiminin gerçekleşebilmesi için öncellikle hukukçuların buna öncülük etmesi ve kendilerini bu konuda adeta gönüllü birer eğitmen olarak görmesi gerekir.

Artık şunu kabul etmek zorundayız; standart işlemlere ve kalıplaşmış varsayımlara dayanan tartışmadan(kritikten) yoksun yargılamalar ile hiçbir yere varamayız. Hukukçular olarak, içinde bulunduğumuz çağda varlığımızı devam ettirebilmek istiyorsak, gerçek sorunları derinlikli analizlerle muhakeme edip adil normlar üretmek zorundayız. Üstelik bunu kalite standartlarına uygun bir yargılama hizmeti ile gerçekleştirmeliyiz.

H. YAPAY ZEKA BU MAKALE İÇİN NE DEDİ?

Okuyuculara kolaylık olsun diye bir yapay zeka hukuk programından makaleyi mevcut literatür ve içtihatlar çerçevesinde değerlendirmesini istedim, cevabı şunlar oldu:

· “Hak Arama Kültürü” başlıklı makalenin temel iddiaları, Türk hukuk literatüründeki "yaşayan hukuk" ve "hakimin hukuk üretmesi" teorileriyle yüksek derecede uyumludur.

· Yargı kararları, özellikle teknolojinin ve sosyal ihtiyaçların hızla değiştiği alanlarda, kanun koyucunun eksik bıraktığı boşlukları dolduran birer "norm laboratuvarı" işlevi görmektedir. Ancak, hak arama kültürünün gelişmesi için sadece usuli yolların varlığı yeterli değildir; adalete erişimin dijital araçlarla kolaylaştırılması ve avukatların "hukuk mimarı" rolünü üstlenerek stratejik davalar açması gerekmektedir.

· Süt izni gibi konulardaki "hukuki sessizlik", literatürdeki "etkili başvuru yolu eksikliği” ve "toplumsal ihtiyacın yasama tarafından geç fark edilmesi" riskleriyle doğrudan örtüşmektedir. Bu rapor, hak arama kültürünün güçlendirilmesinin, Türk hukuk sisteminin dinamizmini ve adalet üretim kapasitesini artıracağını teyit etmektedir. Süt iznine değinmese de, makalenin "sessiz kalınan hakların mağduriyet üretmesi" tezini desteklemektedir

· Makalede önerilen "hak arayanlara devlet teşviği verilmesi" hususuna dair somut bir yasal düzenleme veya derinlemesine akademik tartışma tespit edilememiştir. Bu konu literatürde "de lege ferenda" (olması gereken hukuk) düzeyinde bir boşluk olarak durmaktadır.

· Avukatların yapay zekâ sistemlerini sağduyulu ve etik bir şekilde kullanma sorumluluğu, onları sadece uyuşmazlık çözen değil, aynı zamanda "etik ve adil normlar üreten" aktörler haline getirmektedir.