I. Giriş

Bu yazımızda; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Şirket yönetimi için kayyım tayini” başlıklı 133. maddesinde düzenlenen, denetim ve yönetim kayyımını açıklayacak, ilgili düzenleme uyarınca, bu koruma tedbirine başvurulabilmesi için gerekli şartları, bu tedbire ne zamanlarda başvurulabileceğini ve bu tedbirin uygulanmasının sonuçlarının neler olabileceğini ortaya koyacağız.

II. Düzenleme

“Şirket yönetimi için kayyım tayini” başlıklı CMK m.133’de; “(1) Suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılabilmesi için gerekli olması halinde; soruşturma ve kovuşturma sürecinde, hakim veya mahkeme, şirket işlerinin yürütülmesiyle ilgili olarak kayyım atayabilir. Atama kararında, yönetim organının karar ve işlemlerinin geçerliliğinin kayyımın onayına bağlı kılındığı veya yönetim organının yetkilerinin ya da yönetim organının yetkileri ile birlikte ortaklık payları veya menkul kıymetler idare yetkilerinin tümüyle kayyıma verildiği açıkça belirtilir. Kayyım tayinine ilişkin karar, ticaret sicili gazetesinde ve diğer uygun vasıtalarla ilan olunur.

(2) Hakim veya mahkemenin kayyım hakkında takdir etmiş bulunduğu ücret, şirket bütçesinden karşılanır. Ancak, soruşturma veya kovuşturma konusu suçtan dolayı kovuşturmaya yer olmadığı veya beraat kararının verilmesi halinde; ücret olarak şirket bütçesinden ödenen paranın tamamı, kanunî faiziyle birlikte Devlet Hazinesinden karşılanır.

(3) İlgililer, atanan kayyımın işlemlerine karşı, görevli mahkemeye 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve 29.6.1956 tarihli ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre başvurabilirler.

(4) Bu madde hükümleri ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir.

a) Türk Ceza Kanununda yer alan,

1. Göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti (madde 79, 80),

2. Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (madde 188),

3. Parada sahtecilik (madde 197),

4. Fuhuş (madde 227),

5. Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (madde 228),

6. Zimmet (madde 247),

7. Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama (madde 282),

8. Silahlı örgüt (madde 314) veya bu örgütlere silah sağlama (madde 315),

9. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337),

Suçları,

b) Ateşli Silahlar ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan silah kaçakçılığı (madde 12) suçları,

c) Bankalar Kanununun 22 nci maddesinin (3) ve (4) numaralı fıkralarında tanımlanan zimmet suçu,

d) Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar,

e) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 ve 74 üncü maddelerinde tanımlanan suçlar.

(5) Bu madde uyarınca atanan kayyımların görevleriyle ilgili iş ve işlemlerinden dolayı tazminat davaları, 142 ila 144 üncü maddeler uyarınca Devlet aleyhine açılır. Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan kayyımlara bir yıl içinde rücu eder.”

Hükmü yer almaktadır.

133. madde incelendiğinde; 1. fıkrada şirket yönetimi için kayyım tayini koruma tedbirine başvurulması için gerekli şartların ve kayyımın türlerinin (yönetim/denetim) düzenlendiği, 2. fıkrada kayyımın çalışma sırasındaki ödemelerine ilişkin kurallara yer verildiği, 3. fıkrada ilgili kişilerin kayyımın işlemleri hakkında 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu uyarınca yargı yoluna gidebilmelerinin öngörüldüğü, 4. fıkrada bu tedbirin yalnızca belirli suçlara ilişkin uygulanabileceğinin kararlaştırıldığı ve 5. fıkrada da bu koruma tedbiri ile ilgili tazminat düzenlemelerine ilişkin kuralların yer aldığı görülmektedir.

Anayasa m.35’in ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 1. Protokolü’nün 1. maddesinin güvencesi altında bulunan mülkiyet ve zilyetlik haklarına ve yine Anayasanın 48 ile 49. maddelerinde düzenlenen iş ve çalışma hürriyetine, bir ceza muhakemesi tedbiri olarak CMK m.133’de öngörülen kayyımlık suretiyle sınırlama getirildiği, öncelikle bu sınırlamanın “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” başlıklı m.13’e ve İHAS 1. Ek Protokol m.1’de öngörülen çerçeveye uygun olması gerektiğini ifade etmek isteriz.

III. Kayyım Türleri ve Şirket Yönetimi İçin Kayyım Tayininin Şartları

1. Kayyım Türleri

İlk olarak belirtmeliyiz ki; Türk Dil Kurumu “kayyum” kelimesine yer vermiştir. Sözlük anlamına göre kayyum; bir malın yönetilmesi veya bir işin yapılması için görevlendirilen kimsedir. Anlamları aynı olsa bile, CMK m.133’de “kayyım” kelimesinin kullanıldığı görülmektedir. Yazıda, Kanuna bağlı kalarak “kayyım” kelimesi kullanılacaktır.

Her ne kadar CMK m.133’ün başlığında “… kayyım tayini” denilerek tek bir ifadeye yer verilmiş olsa da, hükmün içeriğinden açıkça anlaşıldığı üzere kanun koyucu, CMK m.133 hükmünde bir şirket için başvurulabilecek iki ayrı kayyım türü öngörmüştür. Tedbirin düzenlendiği CMK m.133’ün birinci fıkrasının ikinci cümlesinde; “Atama kararında, yönetim organının karar ve işlemlerinin geçerliliğinin kayyımın onayına bağlı kılındığı veya yönetim organının yetkilerinin ya da yönetim organının yetkileri ile birlikte ortaklık payları veya menkul kıymetler idare yetkilerinin tümüyle kayyıma verildiği açıkça belirtilir.” ifadesine yer verilerek, tayin edilecek kayyımın, ya ilgili şirketin yönetim organının karar ve işlemlerinin geçerliliğinin onayına ilişkin olabileceği (denetim kayyımı) ya da yönetim organının yetkileri ve ortaklık payları ile menkul kıymetler idare yetkilerinin tümüne ilişkin olabileceği (yönetim kayyımı) şeklinde iki türde olabileceği açık bir şekilde düzenleme altına alınmıştır.

Dolayısıyla kanun koyucu; iki türlü kayyımlık öngörmüş olup, birincisi denetim kayyımlığı ve ikincisi yönetim kayyımlığıdır. Hakim veya mahkeme atama kararında; yönetim organlarının karar ve işlemlerinin geçerliliğini yalnızca kayyımın onayına bağlı kılmışsa şirkete denetim kayyımı, yönetim organının yetkilerinin tümü ile kayyıma vermişse yönetim kayyımı atandığı kabul edilecektir. Elbette yönetim kayyımı, denetim kayyımından daha geniş hak ve yetkilere sahiptir. Bu genişlik, yönetimin kayyımının sorumluluğunu da artırır. Çünkü yönetim kayyımı, şirketin icra organı olarak faaliyetlerini sürdürecek ve şirketi idare edecektir. Bu idare; şirketin faaliyetlerinin durdurulması, sekteye uğratılması veya değiştirilmesi olmamalıdır. Yönetim kayyımı, şirketin hak ve yararlarını gözetmek zorundadır. Aksi halde, kayyımın hukuki ve cezai sorumluluğu gündeme gelecektir.

Bu kısımda son olarak ifade etmek gerekir ki; aşağıdaki başlıkta ayrıntılı olarak izah edeceğimiz üzere, kanun koyucu ilgili hükümde her ne kadar iki farklı kayyımlık türü öngörmüş olsa da, her ikisine başvurulması için gerekli şartlar arasında bir farklılık bulunmamakta, gerek denetim ve gerekse yönetim kayyımlığına başvurulabilmesi için gerekli olan şartlar birebir aynı niteliktedir. Ancak; her ne kadar başvurulma şartları aynı olsa da, yönetim kayyımlığının içerisinde zaten denetim kayyımlığını da barındırdığını, bunun yanında denetim kayyımlığının ise daha hafif bir tedbir olmakla birlikte yönetim kayyımlığını içinde barındırmadığı izahtan varestedir.

2. Şirket Yönetimi İçin Kayyım Tayininin (Yönetim veya Denetim) Şartları

a) Katalog Suç

Şirket yönetimi için kayyım tayinine başvurulması için gereklerin şartları birçoğu CMK m.133’ün 1. fıkrasında yer almakta olsa da, en önemli dikkat edilmesi gereken ilk şart hükmün 4. fıkrasında yer almakta olup, burada yer verilen şart katalog suç, yani bu koruma tedbirine ancak maddede yer verilen suçların işlendiği iddiası kapsamında başvurulabileceği, katalog dışında bırakılan suç soruşturma ve kovuşturmalarında ise kesinlikle bu tedbirin uygulanamayacağıdır. CMK m.133/4’de katalog halinde sayılan suçlardan en az birisi ile ilgili başlatılan soruşturma veya iddianamenin kabulü ile başlayan kovuşturma sürecinde, suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı gereklidir ki, ancak bu durumda şirket yönetimi için kayyım tayini koruma tedbirine başvurulabilir. Burada önemli olan; CMK m.123’de ve m.128’de tanımlanan eşyaya, kazanca, taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma dışında kalan, soruşturma veya kovuşturmaya konu suçun bir şirketin faaliyeti kapsamında işlenmekte olduğuna dair kuvvetli şüphe sebeplerinin tespit edilip edilemediğidir.

Bunun yanında dikkatle belirtmek gerekir ki; şirket yönetimi için kayyım tayin edilebilmesinde kanun koyucu, CMK m.133/4’de sayılan katalog suçlardan birisinin şirketin faaliyeti çerçevesinde işlendiğinden değil, işlenmekte olduğundan bahsetmiştir. “Suçun işlenmekte olması” demek, iddiaya konu suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmeye devam edilmesi anlamını taşımaktadır. Aksi halde uygulanacak yöntem; taşıdığı şartlara göre CMK m.123, m.127 veya m.128 olacaktır.

b) Suçun Şirket Faaliyeti Çerçevesinde İşlenmekte Olması

Yukarıda yaptığımız açıklamalardan da açıkça anlaşılacağı üzere; şirket yönetimi için kayyım tayini tedbirine başvurulabilmesi için gerekli diğer bir ikinci şart, katalogda yer alan ve halen işlenmeye devam edilen suçun “bir şirket faaliyeti çerçevesinde işlenmekte” olmasıdır. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus; şirket ile neyin kastedildiği ve hangi tür şirketlere kayyım tayin edilebileceğinin belirlenmesi olup, CMK m.133’ün üçüncü fıkrasından yola çıkılarak, kayyım tayin edilebilecek şirketlerin ancak Türk Ticaret Kanunu’nda düzenlenmiş şirketler olabileceği (kolektif, komandit, anonim ve limited), bunun yanında adi şirket türü 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda düzenlendiğinden, adi şirketler bakımından bu tedbirin uygulanamayacağı söylenmelidir[1].

c) Kuvvetli Şüphe Sebeplerinin Varlığı

CMK m.133/1’de yer alan, “suçun bir şirketin faaliyeti çerçevesinde işlenmekte olduğu hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı” tümcesinde geçen “kuvvetli şüphe sebepleri” ibaresi ve şartı dikkat çekicidir. Kanun koyucu şirket yönetimi için kayyım tayininde; iddiaya konu suç ile şirketin faaliyetleri arasında kuvvetli şüphenin olduğunu, yani illiyet bağının bulunduğunu gösteren sebeplerin varlığını aramıştır. Esasında bu ibare ile 6 Mart 2014 tarihinde 6526 sayılı Kanunla değiştirilen CMK m.128’de yer alan “somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebebi” şartı farklılık arz etmektedir.

CMK m.128; elkoyma için kuvvetli şüphe sebebini gösteren somut delil aranmasını öngörerek, elkoyma tedbirinin tatbikini zorlaştırmıştır. CMK m.133’de ise, kuvvetli şüphe sebebinin varlığı yeterlidir ve buna ek olarak somut delilin elde edilme şartı aranmamıştır. Kanaatimizce; somut delille birlikte kuvvetli şüphe sebebinin varlığı gerçekleştiğinde, bir anlamda suç veya iddiaya konu malvarlığının suçla ilgili kanıtlanmış olmaktadır.

Tüm bunlara rağmen, CMK m.133/1’de öngörülen şartta da suç ile şirket arasında kurulması gereken illiyet bağında, yani sebep sonuç ilişkisinde kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunduğunu gösteren somut delile ulaşılmalı, kuvvetli şüphe için en azından iz ve emarelerin varlığı tespit edilmelidir. Bu şart oluşmadığı takdirde, zaten şirket yönetimi için kayyım tayininde aranan ön şartın gerçekleştiğinden bahsedilemez.

d) Maddi Gerçeğin Ortaya Çıkarılması İçin Gerekli Olma

Kanun hükmünde geçen “maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için gerekli olması halinde” ibaresi de bir şart ve esasında şirket yönetimi için kayyım tedbiri uygulanmasının amacıdır.

Suç; şirket faaliyeti çerçevesinde halen işlenmekte olduğu için, şirkete kayyım tayin edilmesindeki yakın amaç suçun işlenmesini önlemek, uzak amaç ise maddi gerçeğin ortaya çıkarılması olacaktır. Böylelikle atanan kayyımın; atanma durumuna göre şirket hesaplarını, ekipmanlarını, insan kaynaklarını veya şirketin kararlarını kontrol altına alarak, suçu önleme, suçun maddi delillerinin ortaya çıkarılmasına zemin hazırlama, delillerin yok edilmesine ve kaçırılmasına mani olma şeklinde yetkileri olup, kayyımın görev ve yetkileri bunlarla sınırlıdır ve kendisi suçu soruşturarak delilleri ortaya çıkartmakla yetkilendirilmiş kişi olmadığı gibi, gizli soruşturmacı niteliğinde bir görev ve yetkisi de bulunmamaktadır[2].

IV. Kayyımın Atanma Usulü

Öncelikle hükmün lafzından açıkça anlaşıldığı üzere, şirket yönetimi için kayyım tayini koruma tedbirine ceza yargılamasının gerek soruşturma ve gerekse kovuşturma aşamasında başvurulabilmektedir. Şirket yönetimi için kayyım tayini kararını, soruşturma aşamasında sulh ceza hakimliği ve kovuşturma aşamasında davayı gören mahkeme verir. Kovuşturmayı yapan; bir hakimle değil de heyet halinde yargılama yapan mahkeme olduğunda, kayyım kararının oybirliği ile verilmesi zorunluluğu aranmaz.

CMK m.267’ye göre; “Hakim kararları ile kanunun gösterdiği hallerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir”. Bu hükme göre, soruşturma aşamasında sulh ceza hakimliğinin ve dolayısıyla sulh ceza hakiminin verdiği kararlara karşı CMK m.133’de ayrıca bir düzenleme bulunmasına ihtiyaç olmaksızın itiraz kanun yoluna başvurulabilir. CMK m.260/1’e göre itiraz hakkı; Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık, katılan ve suçtan zarar görene, yani mağdura tanınmıştır. Ancak bu itiraz hakkı, kovuşturma aşamasında şirket yönetimi için kayyım tayinine dair mahkeme kararlarına karşı öngörülmemiştir. Çünkü CMK m.267; mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna başvuruda özel hüküm aramıştır. Mahkeme kararlarına karşı itiraz kanun yoluna başvuruda özel düzenleme olmadığı takdirde, itiraz konu karara karşı yalnızca hükümle birlikte temyiz kanun yoluna başvurulabilecektir.

Tutuklama tedbiri ile ilgili CMK m.103/2’de Cumhuriyet savcısına tanınan serbest bırakma yetkisinin, şirket yönetimi için kayyım tayinini düzenleyen CMK m.133’de tanımlanmadığını görmekteyiz. Kayyım kararının uygulama ve etkisi bakımından farklılık içermesi, kayyımların ücret ve sorumlulukları, kayyım tayinine konu edilen şirket ve şirketin yetkilileri ile ortaklarının varlığı, kayyım kararının Özel Hukuka etkisi gibi sebepler düşünüldüğünde, bu kararın yine hakim tarafından kaldırılması gerektiği fikri ileri sürülebilir.

Elbette tutuklama gibi kişi hürriyeti ve güvenliğini sınırlandıran ağır bir tedbire son verebilen cumhuriyet savcısının, kayyım tayininde de aynı yetkiye sahip olması gerektiği, tutuklama kararını veremeyen cumhuriyet savcısının şüpheliyi serbest bıraktığı düşünüldüğünde, soruşturmanın amiri sıfatıyla kayyım konusunda da aynı yetkiye sahip olduğunun kabulünün doğru olacağı, bu sebeple soruşturma devam ederken şirket için kayyım ihtiyacının ortadan kalktığı durumda, cumhuriyet savcısının da ayrı bir hakim kararına ihtiyacı olmaksızın kayyımın görevine son verebileceği fikri savunulabilir.

Ancak uygulamada; CMK m.103/2’de öngörülen serbest bırakma yetkisinin çok kullanılmadığı, bunu yerine salıverilmenin hakim tarafından yapılmasının tercih edildiği dikkate alındığında, aynı uygulamanın kayyımlıkta da devam edeceğini, cumhuriyet savcısının re’sen karar vermek yerine, hakim kararıyla şirket denetimi ve yönetimi için verilen kayyım tayin kararının kaldırılmasını sağlayacağı, böylece sorumluluk üstlenmek istemeyeceği ileri sürülebilir.

V. Kayyımın Görevleri ile Sorumluluğu

Yukarıda ifade ettiğimiz üzere CMK m.133 iki tür kayyımlık düzenlemiş olup, bunlardan birisi denetim kayyımlığı, bir diğeri ise yönetim kayyımlığıdır. Denetim kayyımlığı, yani onay makamı olarak kayyım, şirketin yönetim organının karar ve işlemlerinin geçerliliğini denetlemekle görevli ve yetkili kayyımlık türü iken; yönetici kayyımlığı ise, yönetim organı yerine veya yönetim organının yetkileri ile birlikte ortaklık paylarını ve menkul kıymetleri idare etmek için atanan kayyımlık türüdür ve bu kayyımlık türü doğal olarak içerisinde ve yetkisinde denetim kayyımlığını da bulundurur.

CMK m.133/2’de; kayyımın ücretinin atandığı ve görev yaptığı şirket bünyesinden karşılanacağı öngörülmüş olup, yine isabetli şekilde fıkranın devamında soruşturma veya kovuşturma sonucunda şirket faaliyeti çerçevesinde işlendiği iddia edilen suçla ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığı veya beraat kararı verilmesi halinde, kayyıma şirket bütçesinden ödenen ücretin tamamının kanuni faizi ile birlikte Devlet Hazinesinden karşılanarak, ilgili şirkete geri ödeneceği düzenlenmiş ve böylelikle şirketin hakları kanun koyucu tarafından güvence altına alınmıştır.

Bunun yanında; kayyım olarak atanan yöneticilerin, görev sürelerinde yaptıkları iş ve işlemlerden dolayı sorumlulukları da CMK m.133’ün son fıkrası olan 5. fıkrasında yer almakta olup, bu hükme göre, kayyım olarak görev yapanlarla ilgili olarak görev sürelerine ilişkin olarak yaptıkları ihlaller hakkında tazminat davalarının CMK m.141, m.142, m.143 ve m.144 uyarınca açılabileceği, fakat öncelikle bu davaların doğrudan kayyım olarak görev yapmış olan kişilere değil, Devlete karşı açılacağı, dava sonucunda kayyımların görevini kötüye kullandığı tespit edilmek suretiyle tazminata hükmedilmesi durumunda da, Devletin bu tazminatı öncelikle ödeyeceği ve sonrasında kayyım kişilere bunu rücu edeceği düzenlenmiştir.

Kanaatimizce, bu düzenleme şirket sahiplerini korumaktadır ve isabetlidir. Çünkü kayyım; kişilerin görevlerini kötüye kullanmaları suretiyle gerçekten kayyım atanan şirketlerin ciddi zararlara uğraması oldukça sık durumlarda sözkonusu olabilecek olup, kanun koyucunun bu zararın öncelikle garanti olacak şekilde Devletten tahsilini öngörmesi, mülkiyet hakkının korunması bakımından hukuken isabetli olmuştur.

VI. Şirket Yönetimi İçin Kayyım Tayini ile İlgili Başka Kanunlarda Yapılmış Özel Bazı Düzenlemeler

Daha önce “Kaçağın Kayyım Atanan Şirketinin veya Ortaklık Payının Satışı ve Tasfiyesi” başlıklı yazımızda; olağanüstü hal kapsamında yürütülen kayyımlık faaliyetlerinde, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) görevlendirildiğini, TMSF’nin kamu tüzel kişiliğini haiz, idari ve mali özerkliğe sahip bir kuruluş olup, görevini yaparken bağımsız olduğunu, TMSF’nin kayyım olarak atanmasının, 01.09.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile bu KHK’nın kanunlaşmasını sağlayan 24.11.2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 6758 sayılı Kanun m.19/1-2 uyarınca gerçekleştiğini, 6758 sayılı Kanun m.19’a göre, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce terör örgütüne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle CMK m.133 uyarınca kayyım atanan şirketlerde, kayyım yetkilerinin TMSF’ye devredileceğini, yine bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra ve OHAL süresince terör örgütüne aidiyeti, iltisakı veya irtibatı nedeniyle CMK m.133 uyarınca kayyım atanacak şirketlere doğrudan TMSF’nin kayyım olarak atanabileceğini, olağanüstü hal dönemi ile ilgili bu tür düzenlemelere gidildiğini ifade etmiştik.

Ancak; 19.07.2018 tarihinde OHAL kalkmış olmasına rağmen, 31.07.2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un geçici 1. maddesinde yer alan, “10/11/2016 tarihli ve 6758 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 19 uncu maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atanmasına ilişkin hüküm, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren üç yıl süreyle uygulanır.” hükmü ile birlikte yukarıda bahsettiğimiz 6758 sayılı Kanunun 19. maddesinin uygulanmasına devam edilmesi sağlanmıştır.

Bununla birlikte; 28 Temmuz 2021 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7333 sayılı Kanunun 20. maddesiyle, 7145 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasında yer alan yukarıda metnine yer verdiğimiz hükümde yine değişiklik yapılmış, “3 yıl süreyle uygulanır” yerine, “6 yıl süreyle uygulanır” ibaresi kabul edilmiş ve bu uygulamanın 3 yıl süre ile daha yürürlükte kalması ve uygulanabilmesi sağlanmış, ancak süre dolmakla bu hüküm de yürürlükten kalkmıştır.

Ancak buna rağmen yine 4 Şubat 2025 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan bir hükümle, olağan hukuk düzeninde de yukarıda yer verdiğimiz düzenlemelere yine benzer bir düzenlemeye gidildiği görülmektedir[3]. Bu hüküm de 5 yıl süre ile geçici olmakla birlikte, devam eden uygulamada kalıcı bir düzenlemeye dönüştüğü görülmektedir.

Bu yeni düzenleme (7145 sayılı Kanun geçici m.2); 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 282 (suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama), 314 (silahlı örgüt) ve 315. (silah sağlama) maddelerinde veya 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanun’un 4. maddesinde yer alan suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, CMK m.133 gereğince şirketlere veya CMK m.128/10 gereğince malvarlığı değerlerine kayyım atanmasına karar verilmesi halinde, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF’nin) kayyım olarak atanabileceğini öngörmektedir.

Kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı kriteri önemli olmakla birlikte, hakimlik ve mahkeme kararlarında bu kriterin basmakalıp, yani hükümde geçen bir unsur olarak yer aldığı, somut hukuki ve fiili sebeplerin tartışılmadığı, Anayasa m.35 ile İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Ek 1. Protokol m.1’in güvencesi altında bulunan mülkiyet ve zilyetlik haklarının korunmadığı ve bunlara kolay sınırlamalar getirildiği görülmektedir. Oysa mülkiyet ve zilyetlik haklarına sağlanan güvenceler, 1215 Magna Carta Özgürlükler Bildirgesi’nden bu tarafa temel hak ve hürriyetlerin unsurlarından birisini teşkil eder. 7145 sayılı Kanunun geçici 2. maddesi, hem metni ve hem de benzer geçmiş uygulamaları itibariyle sorunlu, olağan hukuk düzeninde temel hak ve hürriyetleri (mülkiyet ve zilyetlik hakları ile iş ve çalışma hürriyetini) aşırı kısıtlayıcı mahiyette olup, bu hükmün tatbikinde birçok sorunla karşılaşıldığı görülmektedir.

Hakim veya mahkeme tarafından kayyım tayini kararının verilmesi elbette bir güvencedir, fakat temel hak ve hürriyetlerden olan mülkiyet hakkı ve ona bağlı olan zilyet hakkını tek başına korumaya yeterli değildir. Bu karara itiraz edilebileceği ve her zaman kararın gözden geçirilebileceği doğru olmakla birlikte, bilhassa soruşturma aşamasında, hatta kovuşturma evresinde bu konu ile ilgili kararı davanın sonuna bırakmak suretiyle etkin bir denetimin yapılamadığına dair birçok eleştiri ile karşılaşıldığı izahtan varestedir.

İncelediğimiz yeni düzenlemede; genel hüküm olan CMK m.133’de olduğu gibi soruşturma ve kovuşturma ayırımı yapılmayarak, bu hükümlerde gösterilen şekil ve şartların tatbiki suretiyle şirketlere ceza yargılamasının her aşamasında yönetim kayyımı tayin edilebileceği anlaşılmaktadır. Kararın sırf hakim veya mahkeme tarafından verilmesinden ziyade, hükümde öngörülen kayyım tayini suretiyle kısıtlamaya dönük şekil ve esas şartlarının çok iyi denetlenmesi gerekir. Sorun sadece madde metninden de değil, hatta daha ziyade uygulamadan kaynaklanmaktadır.

Yine aynı düzenleme uyarınca; kayyım atanan şirketlerin genel kurul yetkilerinin, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın TMSF tarafından kullanılabileceği, bu şirketler ve malvarlığı değerlerinin TMSF gözetiminde TMSF’nin atadığı yöneticiler tarafından ticari teamüllere uygun olarak basiretli tacir gibi yönetileceği, bu şirketlerin veya malvarlığı değerlerinin satılmasına veya feshi ile tasfiyesine TMSF tarafından karar verilebileceği, şirketlerin tasfiye işlemlerini yürütmek üzere TMSF yönetim kurulu tarafından görevlendirilen tasfiye komisyonunun adli işlemler veya davalar bakımından taraf ehliyetine sahip olduğu, TMSF’nin kayyım olarak atanmasına karar verilen şirket, taşınmaz, hak, varlık ve alacaklar hakkında CMK m.128 uyarınca verilen elkoyma ve tedbir kararlarının, kayyım yetkisinin TMSF’ye devri ile birlikte kendiliğinden ortadan kalkacağı, kayyım atanan şirketlerin veya elkoyulan malvarlığı değerlerinin müsaderesine karar verilmesi halinde müsadere kararının, şirketlerin veya malvarlığı değerlerinin, bunların yönetim/müdür kurulları veya kayyım temsilcilikleri ya da TMSF tarafından satışı veya tasfiye edilmesi suretiyle yerine getirileceği, TMSF’nin kayyımlık görevi kapsamındaki karar ve işlemlerine karşı açılan davalar bakımından, TMSF merkezinin bulunduğu yer idare mahkemelerinin yetkili olduğu ifade edilmiştir.

Belirtmeliyiz ki; CMK m.133 uyarınca hakim veya mahkeme, atadığı kayyımın şirketin denetimini veya idaresini yapabilme bilgi ve ehliyetine sahip olduğunu tespit etmelidir. Atanan kayyım; tarafsız olmalı, şirketin denetimi ve idaresi sırasında tarafsızlığını bozabilecek tasarruflarda bulunmasına yol açabilecek özellikleri taşımamalıdır. Hakim veya mahkeme; şirketle olan ilişkisi veya husumeti nedeniyle tarafsız edemeyeceği anlaşılan bir kişiyi, ya kayyım olarak atamamalı veya bu durumunu tespit ettiğinde kayyımın değiştirilmesine karar vermemelidir. Çünkü kayyım görevini; tarafsız bir şekilde sürdürmek, bu sırada şirketin yararlarını korumak ve hukuka riayet etmek zorundadır. Başlangıçta veya sonradan ortaya çıkan nedenlerle kayyım adayının veya kayyımın; objektif, güvenilir, ehliyetli bir şekilde görevini yapamayacağı anlaşıldığında, hakim veya mahkeme, ya o kişiyi kayyım tayin etmemeli veya bu durum tespit edildiğinde kayyımın değiştirilmesine karar vermelidir.

Yine aynı şekilde yukarıda birinci başlık altında açıkladığımız üzere; Anayasa m.35’de İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin ise 1. Ek Protokolünde düzenlenen ve bir temel hak olarak kabul edilen mülkiyet hakkının ve buna bağlı zilyetlik, yani malı kullanma hakkının güvenliğinin önemli olduğunu, bir iktisadi hürriyet olarak Anayasa m.48’de yer alan çalışma ve sözleşme hürriyetinin hür teşebbüs ve serbest piyasa, beraberinde istikrar ve müteşebbislerin güvenliğini öngördüğünü, halihazırda olağanüstü hal döneminden geçmediğimizi ve dolayısıyla Anayasa m.15’in geçerli olmadığını, mülkiyet hakkına ve özel teşebbüse yasa ile getirilecek sınırlamaların Anayasa m.13’e uygun şekilde düzenlenmesi gerektiğini, elbette bir suç işlendiği iddiası karşısında, soruşturulan suç, şüpheli veya sanıkla ilgili olan malvarlığının, iddiaya konu suçun faaliyeti çerçevesinde işlendiği tespit edilen şirket, hesap, kayıt ve tasarrufların gözardı edilmesinin mümkün olmadığını, ancak bu yöntemin tatbikinde, Anayasa ile kişiye sağlanan güvencelerin dikkate alınması gerektiğini, malvarlığı üzerinde genel elkoyma ile müsaderenin yasak olduğunun unutulmaması gerektiğini düşünmekteyiz.

Hep vurguladığımız şekilde; asıl sorunun, düzenlemenin, yani kanunun varlığı veya yokluğu değil, uygulanması olduğu, çünkü birçok düzenlemenin keyfi veya kötüye kullanılarak uygulanabildiği, kanunu ve düzenlemeyi getirmenin elbette önemli bir konu olduğu, Anayasa m.13’ün ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi hükümlerinin muhakkak gözetilmesi gerektiği, ancak bir o kadar ve hatta daha fazla önemli olanın uygulamadan ve hukukilik denetiminden geçtiği, gerek bu başlıkta değerlendirdiğimiz hükme ve gerekse benzer düzenlemelere baktığımızda her ne kadar katalog suç gibi sıkı bir şarta yer verilse de, uygulamada bunun keyfi ve kötüye kullanıldığı, birçok soruşturma ve kovuşturmada bu tedbirlerin uygulanması amacıyla, dosyada şartları oluşmadığı halde, suç isnadının ve hukuki nitelendirmenin zorlama yollarla katalogda yer alan suçlarla ilgili yapıldığı, en çok da örgüt ve kara para iddialarının kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Bu kapsamda son söz olarak; “Şirket yönetimi için kayyım tayini” başlıklı CMK m.133’ün 2005 yılından bu tarafa yürürlükte olduğunu, ancak ilk yıllarında fazla kullanılmadığını, daha ziyade arama ve elkoyma tedbirleri ile yetinildiğini,

Ceza Hukukumuzda tüzel kişinin ceza sorumluluğu olmasa bile, tüzel kişiler hakkında yaptırım niteliğinde tedbirlerin uygulandığını, Ceza Muhakemesi Hukukumuzda CMK m.133’ün etkin kullanımının ise son yıllarda gündeme geldiğini,

Özellikle olağanüstü hal döneminin yürürlükte olduğu 20 Temmuz 2016 ile 19 Temmuz 2018 tarihleri arasında kayyımlık müessesinin ceza yargılamalarında yoğun şekilde uygulandığını, olağanüstü hal döneminin kaldırıldığı andan itibaren de CMK m.133’ün yanında, geçici düzenlemelere yer verilmek suretiyle bazı suçlar yönünden, bilhassa TMSF’ye denetim veya yönetim kayyımlığı yetkilerinin verildiğini,

Mevcut durumda 7145 sayılı Kanunun geçici 2. maddesiyle bu uygulamaya devam edildiğini, olağanüstü hal döneminde getirilen bu düzenlemenin olağan hukuk düzeninde yürürlükte kalmasının mülkiyet ve zilyetlik hakları bakımından isabetli olmayacağını, bunun Anayasa m.13 ile bağdaşmayacağını, bu hususun Anayasa m.35, İHAS Ek 1. Protokolde düzenlenen mülkiyet hakkı ile Anayasa m.48’de yer alan çalışma ve sözleşme hürriyetlerinin özüne müdahale edebilecek nitelikte olduğunu,

Esasen; CMK m.133’ün yürürlükte olduğunu, bu nedenle m.133 üzerinden devam edilerek, bu maddenin şekle ve esasa ilişkin şartlarının iyi uygulanması ve denetlenmesi suretiyle bazı suçlar yönünden denetim, yeterli olmadığı takdirde yönetim kayyımlığının tedbir niteliğinde düşünülebileceğini,

Belirtmek isteriz.

Prof. Dr. Ersan Şen

Av. Cem Serdar

(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)

----------

[1] Osman Yaşar/Cengiz Otacı, Yeni İçtihatlarla Uygulamalı ve Yorumlu Ceza Muhakemesi Kanunu, 1. Cilt, Seçkin Yayıncılık, 11. Baskı, Ankara, 2025, s.942.

[2] Yaşar/Otacı, a.g.e., s.944.

[3] 31.01.2025 tarihinde kabul edilip, 04.02.2025 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 7539 sayılı Kanunun 7. maddesi ile 25.07.2018 tarihli ve 7145 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanuna eklenen geçici m.2’ye göre; “(1) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 282 nci, 314 üncü ve 315 inci maddelerinde veya 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4 üncü maddesinde düzenlenen suçların işlendiği hususunda kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi gereğince şirketlere veya 128 inci maddesinin onuncu fıkrası gereğince malvarlığı değerlerine kayyım atanmasına karar verildiği takdirde, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl süreyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu kayyım olarak atanabilir. Bu halde kayyımlık hak ve yetkileri bakımından 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna verilen hak ve yetkiler kıyasen uygulanır. Şirketlerin genel kurul yetkileri, 13/1/2011 tarihli ve 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu hükümlerine tabi olmaksızın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından kullanılır. Bu şirketler veya malvarlığı değerleri Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun gözetiminde, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun atadığı yöneticiler tarafından ticari teamüllere uygun olarak ve basiretli bir tacir gibi yönetilir. Bu şirketlerin veya malvarlığı değerlerinin mali durumu, ortaklık yapısı, piyasa koşulları veya diğer sorunları nedeniyle şirketin veya varlıklarının ya da malvarlığı değerlerinin kısmen veya tamamen satılmasına veya feshi ile tasfiyesine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından karar verilebilir. Satış ve tasfiye işlemleri, ilgili şirketin yönetim/müdürler kurulu veya malvarlığı değerleri kayyım temsilcileri ya da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yerine getirilir. Satış ve tasfiye işlemlerinde azınlık hisselerinin sahiplerinin rızası aranmaz. Satıştan elde edilen gelirden şirket veya malvarlığı değerlerinin borçları ödendikten sonra kalan tutar, şirket veya malvarlığı değerlerinin işlerinde kullanılabilir. Fesih ve tasfiye işlemleri sonunda borçlar ödendikten sonra kalan tutar, yargılamanın kesin hükümle sonuçlandırılmasına kadar açılan bir hesapta nemalandırılır. Şirketlerin tasfiye işlemlerini yürütmek üzere Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Kurulu tarafından görevlendirilen tasfiye komisyonu, adli işlemler veya davalar bakımından taraf ehliyetine sahiptir. Kayyımlık görevi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından yürütülen şirketler, açtıkları davalarda harçtan muaftır. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atanmasına karar verilen şirket, taşınmaz, hak, varlık ve alacaklar hakkında Ceza Muhakemesi Kanununun 128 inci maddesi uyarınca verilen el koyma ve tedbir kararları, kayyım yetkisinin Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devriyle birlikte kendiliğinden kalkar. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyım olarak atandığı şirketleri veya malvarlığı değerlerini yönetmek ve temsil etmek üzere atananlar veya görevlendirilenler ya da atananlar tarafından temsil yetkisini haiz olmak üzere görevlendirilenler ile bu kapsamda yapılan işlemler hakkında 5411 sayılı Kanunun 127 nci maddesi uygulanır.

(2) Bu şirketlerin veya malvarlığı değerlerinin müsaderesine karar verilmesi halinde müsadere kararı; şirketlerin veya malvarlığı değerlerinin, bunların yönetim/müdürler kurulları veya kayyım temsilcilikleri ya da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu tarafından satışı veya tasfiye edilmesi suretiyle yerine getirilir. Bu süreçte şirket ya da malvarlığı değerlerinin yönetimine birinci fıkra kapsamında devam edilir. Şirket veya malvarlığı değerlerinin satış veya tasfiyeleri veya ticari ve iktisadi bütünlük satışları 5411 sayılı Kanun ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna verilen yetkiler çerçevesinde yapılır. Satıştan elde edilen gelirden şirket veya malvarlığı değerlerinin borçları ödendikten sonra kalan tutar şirket veya malvarlığı değerlerinin işlerinde kullanılabilir. Tasfiyeye karar verilmesi halinde işlemler tasfiye komisyonlarınca yerine getirilir. Tasfiye sonunda bakiye kalması halinde Hazineye irat kaydedilir.

(3) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun kayyımlık görevi kapsamındaki karar ve işlemlerine karşı açılan davalar, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun merkezinin bulunduğu yer idare mahkemelerinde görülür”.