Hukuk sistemine dahil her unsurun ilk hedefi, ideal adalete ulaşmak olmalıdır. Fakat amacın adaletin tesis edilmesinden sapması ve hukukun; siyasal veya kişisel çıkarların güdümüne girerek bir araç haline getirilmesi; haklı şikayetleri kaçınılmaz olarak beraberinde getirmektedir. Bunun en net örneği de ceza hukukunda kendini gösterir. Çünkü toplum, kişisel veya maddi ihtilaflardan çok kendisini de ilgilendiren suça ve suçluya tepki gösterir.

Türkiye’de de son yıllarda toplumun en çok dile getirdiği sorunlardan biri, ceza hukukunda adaletin sağlanmıyor oluşudur. Sosyal medyada gezinti yaptığımızda, “Cezaların yetersiz olduğu”, “Gerçekten suç işleyenlerin ceza almadığı” gibi onlarca yorum ve şikâyet görmek artık çok olağandır. Söz konusu yakınmalar aslında hukuki ve sosyolojik olarak çok büyük sorunların da işaretidir. Nedir bu sorunlar?

Öncelikle, hukuka ve mahkemelere güven duyulmaması zaten en büyük sorundur. Ancak bu sorunun sürekli hale gelmesi; telafisi son derece güç toplumsal birçok farklı soruna daha neden olacaktır. Bu bağlamda, Türkiye için son zamanlarda belki de en öne çıkan iki sorundan biri; cezaların artırılması talepleri, diğeri ise ihkak-ı hakkın meşru olduğu yanılgısının yerleşmesidir.

Cezaların Artırılması Talepleri

- Adalete erişememenin toplumda meydana getirdiği sonuçlardan biri; cezasızlık algısıdır. Suç işleyen kişilerin cezalandırılmadığını veya verilen cezaların bir karşılığının olmadığını gören toplumda, kaçınılmaz olarak cezasızlık algısı oluşmaktadır. Her gün medyada gördüğümüz; onlarca suç kaydı olmasına rağmen dışarıda özgürce suç işlemeye devam eden kişilere dair haberler, bu algının haksız olmadığını gösteriyor. Ancak toplum, bu haksızlığın ortadan kalkması için ilk olarak cezaların artırılmasını talep ediyor. Oysa bu talep ve artırılan cezalar çözüm değil. Aksine sürekli artan cezalar, adaletsizliği yerleşik hale getiren en büyük sorunlardan biridir. Çünkü suçun toplumda oluşturduğu zararla, verilen ceza arasında bir dengenin bulunması zorunludur. Zaten adalet, bu dengenin sağlanması demektir.

- Şayet suç ile ceza arasındaki oran gözetilmezse bu durum, toplumdaki adalet anlayış ve algısını uzun vadede, telafisi çok güç şekilde bozacaktır. Nitekim fail, işlediği suçun meydana getirdiği zarardan daha ağır bir ceza ile cezalandırılsa, adaletin zaten işlemeyeceği düşüncesiyle yeniden bir suça yönelmede sakınca görmeyecektir. Eğer fail, oluşturduğu zarardan daha hafif bir ceza alırsa veya aldığı cezanın uygulamada bir karşılığı yoksa, bu kez de daha ağır suçları işlemekten çekinmeyecektir. Dolayısıyla suç ve cezalar arasındaki orantısızlık, yine suçu artırır.

- Suçlar ve Cezalar Hakkında’da Cesare Beccaria, bu durumu şu şekilde özetler: “Gerçekten, eğer toplum düzenini aynı derecede sarsmayan/ihlal etmeyen iki suça aynı ceza verilirse, insanlar en ağır suçu işlemekte bir sakınca görmeyecekler ve bu konuda çok zor bir engelle de karşılaşmayacaklardır.”

- Cezaların artırılması çözüm değildir. Çünkü sorunun kaynağı, suçlar için öngörülmüş cezaların az olması değil bunların infaz edilmiyor olması, hatta kanunların selektif şekilde uygulanmasıdır. Yani bazı “suçların” cezaları fazlasıyla infaz edilirken, hatta bazı şüpheli veya sanıklar, sırf cezalandırılmak için tutuklanırken; seçilmiş bazı failler kâğıt üzerinde cezalandırılmaktadır. Veya bazı suç gruplarına yönelik olarak hemen bir gözaltı, tutuklama, cezalandırma yoluna gidilirken; bu gruplar cezaevlerinde kalabilsin diye adli suçlular, çeşitli siyasal düzenlemelerle tahliye edilmektedir.

- Dolayısıyla sürekli suç ve suçluyla muhatap olan toplum, sorunu ilk olarak cezaların yetersizliğinde görerek yanılgıya düşmektedir. Bir kişiye müebbet hapis cezası verilmesi de “idam cezasının geri getirilmesi” de asla çözüm olmayacaktır. Çünkü sorun hukuk mekanizmasının, toplumsal gruplar üzerinde birbirinden farklı şekilde işletilmesidir. Bu düzeltilmediği sürece, teoride mükemmel olan kanunlar dahi etkisiz kalacaktır.

İhkak-ı Hakkın Toplum Nazarında Meşrulaşması

- Bir diğer önemli sorun da ihkak-ı hakkın toplum gözünde meşru bir adalet aracı haline gelmesidir. “Kendi adaletini kendin sağlama” olarak özetlenebilecek ihkak-ı hak, modern hukuk devletlerinde suçtur: Kişinin, zarar gördüğünü iddia ettiği suç nedeniyle, genellikle failin vücut bütünlüğü veya malına zarar vermesi; elbette yeni bir suç doğurmaktadır. Çünkü adalet, kişilerin eliyle değil kamu gücüyle sağlanmalıdır. Her bireyin kendi adaletini tesis etmesi; birey sayısınca farklı “adalet” anlayışı doğmasına neden olacaktır. Bu da toplum düzeninin bozulması ve hukuk devletinin, ilkeleriyle birlikte ortadan kalkması demektir.

- “Devlet adaleti sağlamazsa biz sağlarız” algısı, uzun zamandır haksızlığa uğrayan ve devletin adaletine güvenmeyen bireyler için bu haksızlık döngüsünün bir çıkış kapısı olarak görülmektedir. Bir yakını öldürülen kişinin faili öldürmesi gibi birçok olayda; faili öldüren kişinin, toplumun büyük kesimi tarafından desteklendiği bir gerçektir. Son derece acı olan bu durum, hakkaniyete uygun kararlara muhtaç hale getirilmiş toplumun; adalete, daha büyük adaletsizliklere kapı açacak yollarla ulaşmaya çalıştığını ortaya koyar. Oysa ihkak-ı hak, bir suçun bir başka suçu doğurmasıdır. Dolayısıyla bu yöntemin toplum nazarında meşrulaşması; aynı zamanda suçun da meşrulaşmasıdır.

- Haksızlığa uğradığını düşünen kişi, failden hesap sormanın, hakkı olduğu düşüncesiyle kolaylıkla suç işleyebilecektir. Bu bozuk algı, esasen suça hiç de eğilimi olmayan pek çok bireyi potansiyel bir “suçlu” haline getirebilir. Suçun en çok sakınılması gereken eylem olduğu gerçeği de zamanla önemini yitirecek ve toplum, bir suç toplumu haline gelecektir. Oysa bir haksızlık, başka bir haksızlıkla giderilemez.

- Adaletin tesisi için olması gereken; bireyin bireye değil hukuka erişmeyi engelleyen adalet mekanizmasına, hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde hesap sorabilmesidir. Haksızlığa uğrayan birey, etkili bir yargı mekanizmasına veya adil bir karara erişemediyse; bunun mesulü adalet mekanizmasını işlevsiz hale getiren kurum ve kişilerdir. Dolayısıyla kişinin, yeni bir suç işleyerek bu haksızlık döngüsünü kırabilmesi mümkün değildir. Toplumu hakkaniyetli kararlara muhtaç hale getirenlerin, şeffaf bir denetim mekanizmasına hesap vermesi sağlanmadığı sürece de bu haksızlık devam edecektir. Bilhassa son zamanlarda artan ihkak-ı hak güzellemeleri, hak ve hukuk algısının ne kadar büyük tehlikelerin eşiğinde olduğunu göstermektedir.

Bu iç içe sorunların tek çözümü, adaleti selektif uygulayan, kişilere göre eğip büken, uygulamada dengeyi sağlamayan, bazılarını “daha eşit” gören hiçbir anlayışa geçit verilmemesidir.

Av. Ayşe Süeda ÜNAL