I. Giriş
Bu yazımızda; 12. Yargı Paketi Kapsamında 16.07.2026 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda kabul edilip, 31.07.2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13. maddesi ile getirilen, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Nitelikli dolandırıcılık” başlıklı 158. maddesine 4. fıkra olarak eklenen kamuoyunda “IBAN mağdurları düzenlemesi” olarak bilinen hüküm incelenecektir.
Yazıda; dolandırıcılık suçu hakkında kısa açıklama yapılıp, TCK m.158/4 ile getirilen düzenlemenin hukuki niteliği, uygulanma alanı değerlendirilecek ve bu hükmün iştirak bahsinde yer alan özellikle yardım etme bakımından uygulamada doğurabileceği sorunlara dikkat çekilecektir.
II. Dolandırıcılık Suçu Hakkında Genel İzah[1]
a) Genel Olarak
İktisadi bir suç olan dolandırıcılık suçunun unsurları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 157. maddesinde tanımlanmıştır. TCK m.157’ye göre dolandırıcılık suçu; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kişinin kendisine veya başkasına yarar sağlamasıdır. Bu halde fail hakkında, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ve beş bin güne kadar adli para cezası uygulanacaktır”. Dolandırıcılık suçunda fail; hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, iradesini esaslı şekilde hataya düşürüp, yapmayacağı bir şeyi yaptırmak, vermeyeceği bir şeyi verdirmek suretiyle onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına yarar sağlama amacını taşımaktadır. Bu bakımdan dolandırıcılık suçu, kişilerin malvarlığına karşı işlenen bir suç olup, bu suçla korunan hukuki yarar kişinin mülkiyet hakkıdır.
Dolandırıcılık suçunun niteliği hakkında Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 14.02.2017 tarihli, 2014/15-419 E., 2017/66 K. sayılı kararına göre; “Dolandırıcılık suçunu diğer malvarlığına karşı işlenen suç tiplerinden farklı kılan, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Bu sebepten dolandırıcılık suçunun hukuki konusu birden fazladır. Bu suç işlenirken sadece malvarlığı zarar görmemektedir. Malvarlığı zarara uğratılırken, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır”. Dolandırıcılık suçu aldatma temeline dayanır.
Dolandırıcılık suçunda tipe uygun fiil, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, mağdurun veya başkasının zararına olarak kendisine veya başkasına yarar sağlamaktır. Dolandırıcılık suçu neticeli bir suç olup, zarar suçudur. Bu nedenle; suçun hareket kısmını hileli davranışla bir kimseyi aldatma, netice kısmını ise bu aldatma neticesine dayanan yarar oluşturur.
Dolandırıcılık suçunun konusu malvarlığına ilişkin herhangi bir değer olabilir. Doktrinde; malvarlığının iktisadi malvarlığı olduğu, ancak farklı görüşlere göre iktisadi değeri olmayan, yani mala verilen manevi değerin de dolandırıcılık suçunu oluşturabileceği ifade edilmektedir. Örneğin; aileden kalma manevi, değeri para ile ölçülemeyen malvarlığı değerleri de bu suçun konusunu oluşturabileceği ifade edilmiştir. Ancak kanaatimizce, iktisadi değeri olmayan malvarlıklarının bu suçun konusunu oluşturabileceğini kabul etmek, suçla korunan hukuki yarar dikkate alındığında mümkün olmayacaktır.
Dolandırıcılık suçu bakımından en önemli kavram “hileli davranıştır”. Diğer bir ifadeyle, suçun icra hareketlerine başlanmış sayılması için failin hareketi “hileli bir davranış” olarak nitelendirilebilmelidir. Yargıtay 15. Ceza Dairesi’nin 21.04.2014 tarihli, 2012/15741 E. ve 2014/7618 K. sayılı kararında; “Sanığın olaydan önceki ve sonraki sözleri, davranışları ve şikayetçi beyanları birlikte değerlendirildiğinde; gerçekten telefon etme niyeti bulunmayıp, asıl amacı mağduru kandırarak telefonunu almak olan sanığın, bu doğrultuda basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak yoğunluk ve güçteki sözleri planlayıp ustaca sergilediği hareketleriyle telefonun zilyetliğini devralmış olması karşısında, eyleminin basit dolandırıcılık suçunu oluşturduğu gözetilmeden, suç vasfında yanılgıya düşülerek hırsızlık suçundan hüküm kurulması…” bozma sebebi sayılarak, hileli davranışın basit bir yalanı aşan, mağduru yanıltacak ve kandıracak şekilde olması gerektiği ortaya koyulmuştur.
TCK m.158’de dolandırıcılık suçunun nitelikli halleri sayılmıştır. Dolandırıcılık suçunun temel şekli uzlaştırmaya tabi iken, nitelikli halleri uzlaştırma dışı bırakılmıştır. Dolandırıcılık suçunun basit ve nitelikli halleri, malvarlığına karşı suçlardan olduğu halde takibi şikayete bağlı tutulmamıştır.
b) Hile Unsuru
Türk Dil Kurumu’na göre hile, “Bir kimseyi aldatmak, yanıltmak için yapılan oyun ve nitelikli yalan” anlamına gelmektedir. Hile ile mağdur yanılgıya düşürülmüş, bu yanıltma sonucu mağdur, fail veya üçüncü bir kişinin malvarlığının aktifinde artırım olacak şekilde tasarrufta bulunmuş olmalıdır. Bu kapsamda hilenin kandırma vasfı her olay açısından ayrı ayrı değerlendirilmeli, olayın özelliği, mağdurun durumu, fiil ve fail ile olan ilişkisi, hilenin şekli, kullanılmışsa gizlenen veya değiştirilen belgenin nitelikleri tek tek nazara alınmalıdır. Böylelikle hileli davranışın, mağduru aldatacak nitelikte olması gerektiği söylenebilecektir. Bu anlamda basit yalan -tek boyutlu, desise oluşturmayan- hile sayılmayacaktır, çünkü suça konu olay değerlendirilirken hareketin hileli olup olmadığı, mağdurun iyiniyeti ve güven duygularının suistimal edilip edilmediği araştırılmalıdır.
Dolandırıcılık suçu, bir kimseyi hileli davranışlarla aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak olarak tanımlanmaktadır[2]. Madde gerekçesinde; dolandırıcılık suçunun oluşması için birden fazla fiilin gerçekleşmesi gerektiği, bu hareketlerden ilkinin hile olduğu, bu hilenin etkisiyle yarar elde edildiği, suçun icrai veya ihmali davranışla gerçekleşebileceği, dolandırıcılık suçunun işlenişi sırasında hileli davranışlar ile kişilerin aldatıldığı, aldatıcı nitelikteki hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyiniyet ve güvenin ihlal edildiği, bu suretle de kişilerin iradesinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlal edildiği belirtilmiştir.
Dolandırıcılık suçunda mağdurun iradesi hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Dolandırıcılık suçunun oluşması için; failin hileli davranışlarda bulunması, mağdurun aldatılması ve bu aldatma sonucunda mağdurun malvarlığında zarar doğarken, failin veya başa bir kişinin yarar elde etmesi gerekir.
Bir fiilin hile sayılabilmesi için, bir şekilde gerçeğin gizlenmiş olması veya farklı gösterilmiş olması, gerçekleşmeyeni gerçekleşmiş, gerçekleşeni gerçekleşmemiş gibi göstermek veya gerçekleşene başka unsurlar eklemek gerekir[3]. Mağdur hile sebebiyle rıza göstermeyeceği bir konuya rıza göstermekte, yapmayacağı bir şeyi yapmaktadır.
765 sayılı mülga Türk Ceza Kanunu m.503’de dolandırıcılık suçu; “Her kim, bir kimseyi hulüs ve saffetinden bilistifade kandıracak mahiyete sanialar veya hileler yaparak hataya düşürüp o kimsenin veya aharın zararına kendisine veya başkasına haksız bir menfaat temin ederse üç aydan üç seneye kadar hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere ağır cezayı nakdi ile cezalandırılır.” şeklinde tanımlanmakta idi. Görüldüğü üzere; eski düzenlemede dolandırıcılık suçunun oluşması için, hilenin kişiyi kandıracak nitelikte olması gerektiği belirtilmektedir. Ancak yeni düzenlemede böyle bir ifade yer almamaktadır. Bu sebeple, her türlü hileli davranışın dolandırıcılık suçunu oluşturup oluşturmayacağı tartışma konusudur.
Yine de basit aldatma içeren, kolay anlaşılabilir hareketlerin dolandırıcılık suçunun icrasında yeterli görülmeyeceği söylenebilir. Burada geçen hile, mağduru esaslı hataya düşürecek derecede olmalı, hatta mağduru basiretli tacir olan bakımından ise, hilenin nitelikli bir hal arz etmesi gerekir.
TCK m.157/1’de hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp ibaresine yer verildiğinden, öncelikle ortada hileli hareket olmalı ve bu hileli hareketin de somut olayda mağduru aldatmaya elverişli olması, yani aldatması gerekir. Bir başkasının bu hileli hareketten aldanmaması veya bilgi sahibi olduktan sonra nasıl aldandığını sorgulayıp, ah aptal kafam demesi sonucu değiştirmez. Sonuç olarak; eski Kanunda yer alan kandıracak mahiyete sanialar veya hileler yaparak hataya düşürüp ibaresine yeni Kanunda yer verilmemekle birlikte, yeni Kanunda da hileli davranış ve mağdurun aldanması unsurları yer aldığından, eskisi kadar kuvvetli olmasa bile hileli hareketin somut olayda ve mağdurun özelliklerine göre mağduru hataya düşürüp aldatmaya elverişli olması gerekir.
Doktrinde; yalan söylemek hilenin unsuru olsa da, soyut, kaba yalan değil, nitelikli ve kandırmaya elverişli, ustalıklı yalanın dolandırıcılık suçunu oluşturacağı ifade edilmektedir[4]. Hilenin aldatma kabiliyeti, fail ve mağdurun olaydaki durumuna, mağdurun kişisel özelliklerine bakarak, yani subjektif kıstas ile tespit edilecektir.
Hile belirli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, failin düzenlediği ortamın mağdurun denetim gücünü kırarak, mağduru istediği şekilde yönlendirebilmelidir. Denetleme ve araştırma imkanı varken basit bir yalana aldanıldığı durumda dolandırıcılık suçu oluşmaz.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 27.06.2024 tarihli, 2021/39526 E. ve 2024/8822 K. sayılı kararında; “Dolandırıcılık suçunun oluşabilmesi için ise; failin bir kimseyi kandırabilecek nitelikte hileli davranışlarla hataya düşürüp, onun veya başkasının zararına, kendisine veya başkasına yarar sağlaması gerekmektedir. Fail tarafından yapılan hileli davranış belli oranda ağır, yoğun ve ustaca olmalı, sergileniş açısından mağdurun inceleme olanağını ortadan kaldıracak nitelikte birtakım hareketler olmalıdır. Kullanılan hileli davranışlarla mağdur yanılgıya düşürülmeli ve bu yanıltma sonucu yalanlara inanan mağdur tarafından sanık veya bir başkasına haksız çıkar sağlanmalıdır.” şeklindeki açıklamaları ile hilenin yoğun olması gerektiği belirtilmiştir[5]. Yerleşik Yargıtay içtihadı da bu yöndedir.
c) Aldatma Kastının Varlığı
Dolandırıcılık suçu; fail tarafından mağdurun hedef alınıp aldatıcılık niteliği taşıyan hileli hareketlerle kandırılması ve maddi zarara uğratılması fiilini kapsamına alır, yani suçun mağduru kandırılmalı ve failde aldatma kastının sonradan değil, fiil öncesinde varlığı gerekir. Dolandırıcılık suçunun, hukuki ihtilafla çokça karıştırıldığı ve uygulamada özellikle TCK m.168’in de varlığı dikkate alınarak bir tahsilat aracı olarak kullanıldığı görülebilmektedir. Gerçekten fail, mağduru hileli hareketlerle esaslı hataya düşürüp kandırıp zarara uğratmışsa bunu hukuki ihtilaf sayabilmek mümkün değildir, fakat böyle bir durum olmayıp da fail gerçekten hukuki ilişki varlığıyla hareket edip ve borcunu sahtelik içermeyen belge veya kıymetli evrakla kabul etmiş, öncesinde de mali durumunu olmadığı halde iyi göstermek suretiyle güven kazanmanın ötesinde mağduru iş yapmaya, borç vermeye veya mal almaya veya taahhütte bulunmaya ikna etmişse, yani cebir, şiddet veya tehdit kullanmaksızın hileli hareketlerle mağdurun iradesini fesada uğratmak suretiyle onu zarara uğratmışsa bunun adına dolandırıcılık denir ve dolandırıcılık suçu icrai hareketlerle işlenir.
Fail; suçun ortaya çıkışını, devamını engelleme yükümlülüğü altında olup da gereğini yapmaz veya hareketsiz kalırsa, ihmal suretiyle dolandırıcılık suçunun oluşabileceği ileri sürülmektedir. Ancak bu konuda Kanunda açık bir düzenleme bulunmadığından, böyle bir yorumun “suçta ve cezada kanunilik” ilkesine aykırı olacağı, dolayısıyla failin hareketsiz kalmasının suçun unsuru oluşturabileceğine ilişkin kanuni düzenleme bulunmadığı, bu nedenle ihmal suretiyle dolandırıcılık suçunun işlenemeyeceği, çünkü failin kastının mağduru hileli davranışlarla aldatmaya yönelik olması gerektiği kanaatindeyiz.
Hatadan yararlanmanın aldatma fiili içinde değerlendirilip değerlendirilemeyeceği hususunda bir tartışma vardır. TCK m.157’de belirtilen “Hileli davranışlarla aldatma” karşısında hatadan yararlanmanın aldatma için elverişli olmadığı söylenebilir. Bu halde failin hileli davranışlarla hatanın ortadan kalkmasını engelleme, devamını veya hatanın güçlenmesini sağlaması gerekmektedir. Örneğin; vefat eden yakınlarının aylığını almaya devam eden kişilere yönelik olarak Yargıtay kararlarında, ölüm olayının gizlenmesinin tek başına hileli davranış oluşturup oluşturmayacağının araştırılması gerektiği, kişinin yakınlarının ölümünü yetkili mercie bildirme zorunluluğu olup olmadığının araştırılıp karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 03.12.2013 tarihli, 2013/15-510 E. ve 2013/579 K. sayılı kararına göre; “Kurumdan emekli aylığı alan sanığın Trabzon Belediyesinden emekli olan eşi O.’ın 08.04.1995 tarihinde ölmesi üzerine katılan kuruma yaptığı müracaatı sonucunda 01.06.1995 tarihinden itibaren eşinden dolayı dul aylığı almaya başlaması, sanığın 31.10.1997 tarihinde yeniden resmen evlenmesine karşın evlendiğini katılan kuruma bildirmeyerek bu tarihten sonra da ölen sigortalı eşinden dolayı aylık almaya devam etmesi, aylığının başlatılan idari soruşturma sırasında 31.03.2006 tarihinde kesilerek kendisine yersiz olarak ödenen 23.299,35 Liranın geri istenmesi şeklinde gerçekleşen olayda, kanuni düzenlemelere uygun olarak ölen eşinden dolayı bağlanan dul aylığını almakta olan sanığın yeniden resmen evlenmesine karşın, nüfus kayıtlarına resmi olarak işlenen bu hususu katılan kuruma bildirmeyerek aylık almaya devam etmesi eylemi hileli davranış olarak kabul edilemeyeceğinden dolandırıcılık suçunun unsurları oluşmamıştır. Kaldı ki, sanığa kanuni düzenlemelere uygun olarak aylık bağlandıktan sonra da aylık alma şartlarının devam edip etmediği hususunun mevzuatta yer alan düzenlemeler uyarınca katılan kurum tarafından kontrol edilmesi gerekirken bu işlemler de yerine getirilmemiştir. Nitekim, sanığın yeniden evlendiği hususu, evlenme tarihinden yaklaşık 8 yıl 6 ay sonra nüfus kayıtları incelenerek tespit edilmiş ve başlatılan idari soruşturma sonucunda aylığı kesilerek yersiz ödenen miktarın iadesi işlemleri başlatılmıştır”.
d) Bildirmemek Suretiyle Dolandırıcılık
Kanunu bilmemek mazeret sayılamayacağı TCK m.4’de yazılıdır. Dolandırıcılık suçunun unsurları TCK m.157’de ve nitelikli halleri de m.158’de düzenlenmiştir. Kendisine dul aylığı bağlanan veya annesine ölüm aylığı bağlanan, evlendikten sonra aylığı almaya devam eden veya annesi vefat ettikten sonra onun yerine sahip olduğu banka kartı ile maaşı çeken evladının hareketleri esasen ihmal suretiyle gerçekleşmemiş, kendisinin veya annesinin aylık alma niteliklerini ortadan kalktığını bilerek, fakat bu durumu bildirmeyerek, en önemlisi de idarenin bu durumdan haberdar olmadığından ve bir süre sonra haberdar olacağından hareketle para almayı sürdürmesi, hileli davranışlarla bir kimseyi aldatmak sayılır mı?
Esasen burada; iğfal kabiliyetini haiz hileli hareketlerle kamu idaresini aldatmamıştır, ancak bağlı olan dul aylığının evlenmekle kesileceğini bilen ve bu durumu haberdar etmek zorunda olduğuna dair yasaya veya buna uygun çıkarılmış yönetmeliğe veya bir sözleşmeye bağlı yükümlülüğü bulunan veya mirasçısı olduğu annesinin öldüğünü maaş aldığı idareye bildirmek zorunluluğunu gösteren yasa, yönetmelik veya taahhüdün gereğini yerine getirmeyen failin dolandırıcılık suçunun maddi unsuru olan hileli davranışta bulunduğu ileri sürülebilir. Bunun dışında; failin yükümlülüğü yoksa veya kendisinden beyan istenmiş olup da bu konuda kamu idaresini yanıltmamışsa veya kendisinden beyan istenmemişse, dolandırıcılık suçunun maddi unsuru bakımından gerekli olan hileli hareketten bahsedilemez.
e) Birden Fazla Kez Dolandırıcılık Suçunun İşlenmesi
Birden fazla fiille dolandırıcılık suçu işlenmişse ve mağdur aynı kişi veya kamu idaresi ise, TCK m.43/1’in tatbiki suretiyle ceza sorumluluğunun azlığı gündeme gelebilir, fakat dolandırıcılık suçunun en tehlikeli tarafı mağdur sayısının birden fazla olması ve bir fiille tüm mağdurların dolandırılmayıp, her birisinin ayrı fiille aldatılarak zarara uğratılmaları halinde, bir/aynı suç işleme kararının olup olmadığına bakılmaksızın her suçtan mağdur sayısınca dolandırıcılık suçunun cezasının tatbiki gündeme gelecektir.
f) Dolandırıcılıkta Etkin Pişmanlık Hali
TCK m.168’de öngörülen etkin pişmanlık gerçekten de dolandırıcılık suçunda önem arz etmektedir. Neticede; soruşturma başlamadan önce ve soruşturma sırasında, ancak iddianame kabulü ile başlayacak kovuşturmadan önce, tamamlanmış dolandırıcılıktan dolayı tüm veya mağdurun rızasına bağlı olarak kısmen zarar giderilmişse ceza indirimi gündeme gelecektir. Etkin pişmanlığın kovuşturma başladıktan sonra ve bizce istinaf aşaması tamamlanmadan, soruşturmaya benzer usulle yerine getirilmesi halinde de ceza indirimine daha az miktarda gidilecektir. Burada geçen etkin pişmanlık; suç veya terör örgütlerinde aranan pişman olmanın kesin bir şekilde ortaya koyulması gibi sert olmayıp, dolandırıcılığın iktisadi suç olması nedeniyle daha ziyade mağdurun uğradığı maddi zararın tümden veya rızasına bağlı olarak giderilmesini hedefler.
Temelde etkin pişmanlık; işlenen suçun fail tarafından kabulü suretiyle verilen zararın giderilmesi veya elverişli bilgiler adli makamlara aktarılarak maddi hakikatin ortaya çıkarılması ve/veya diğer faillerin yakalanması veya örgütsel faaliyet kapsamında işlenen suçların ortaya çıkarılması ve örgütün etkisiz hale getirilmesini kapsar.
Uygulamada; suç veya terör örgütlerine üyelik yönünden, özellikle FETÖ dosyaları sonrasında pişmanlığın net ve geri dönülmez şekilde fail tarafından mahkemede dile getirilmesinin arandığı, örgütle ve faaliyetleri ile ilgili ne kadar elverişli, yani sonuç alınabilecek bilgi verilirse verilsin, pişmanlığın net, samimi ve geri dönülemez şekilde ortaya koyulmadığı durumda etkin pişmanlık hükümlerinin tatbik hükümlerinin edilmediğini görmekteyiz ki, malvarlığına karşı suçlarda ve bu kapsamda olan dolandırıcılık suçunda pişmanlığın pişmanım şeklinde açıkça dile getirilmesinden ziyade, dolandırıcılık suçundan kaynaklanan zararın giderilmesi amaçlanmakta ve malvarlığına karşı suçlarda pişmanlığın etkinliğinin öne çıkarıldığı görülmektedir.
Dolandırıcılık suçunda mağdur maddi zarar ve ziyana uğramamışsa, dolandırıcılık suçunun neticesinin gerçekleşmediği ve teşebbüs aşamasında kaldığı kabul edilir. Dolandırıcılık suçunun teşebbüs aşamasında kaldığı vaziyetten dolayı TCK m.168 kapsamında bir cezasızlık veya ceza indirimine gidilmesi sebebi kabul edilmemiştir.
TCK m.168’de düzenlenen etkin pişmanlığın fail için bir hak olup olmadığı, kendisine soruşturma ve kovuşturma kapsamında hatırlatılmasının veya bildirilmesinin gerekip gerekmediği, bu tür bildirimin sanığın adil/dürüst yargılanma hakkını ihlal edip etmeyeceği sorusu akla gelebilir.
Kanaatimizce; etkin pişmanlık TCK m.168’de düzenlendiği şekliyle, suçu işleyen ve işlediğini kabul eden faile maddi zararı tamamen veya mağdurun kabulüne bağlı olarak kısmen gidermesi karşılığında kanun koyucunun tanıdığı bir hak ve imkan olduğundan, bu hakkın soruşturmada Cumhuriyet savcısı ve kovuşturmada mahkemece kendisine hatırlatılması veya bildirilmesi, bunun da tutanak altına alınması gerekir ki, adli mercilerce uygulanacak bu yöntem sanığın adil/dürüst yargılanma hakkını ihlal etmeyecek ve mahkemenin de tarafsızlığını zedelemeyecektir, ancak etkin pişmanlıktan yararlanma hakkının faile önyargısız bir şekilde hatırlatılması veya bildirilmesi gerekir, yani “sen bu suçu işledin, işlediğin bu suçtan dolayı daha az ceza almak istiyorsan zararı tamamen veya mağdurun rızasına bağlı olarak kısmen gidermen gerekir, aksi halde daha çok ceza alırsın” şeklinde bir hatırlatma elbette doğru olmayacak, sanığın adil/dürüst yargılanma hakkını ve hakimin de objektif tarafsızlığını ihlal edecektir.
III. TCK m.158’e 4. Fıkra Olarak Getirilen Düzenleme
16.07.2026 kabul tarihli, 7589 sayılı Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13. maddesinde yer alan; “(4) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlamak amacıyla kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek fiiliyle sınırlı olması halinde verilecek ceza yarı oranında indirilir.” hükmü, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Nitelikli dolandırıcılık” başlıklı 158. maddesine 4. fıkra olarak eklenmiş olup, 31.07.2026 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir[6].
Burada yeni bir hareket tipi tanımlamış olup, bu hareketi gerçekleştiren kişiye basit veya nitelikli dolandırıcılık suçu için öngörülen cezanın yarısının uygulanması öngörülmüştür.
Yeni hükmün, yalnızca “kartların veya hesapların başkasına verilmesi fiili ile sınırlı olarak” uygulanabileceği bilinmelidir. Hesabın veya kartların başkasına verilmesi ve bu suretle kullandırılması dışında, ayrıca o hesap veya kart üzerinden dolandırıcılık fiilinin işlenmesi halinde, CMK m.158/4 tatbik edilmez.
7598 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 6. fıkrası; “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce 5237 sayılı Kanunun 157 nci veya 158 inci maddesi uyarınca haklarında hüküm verilmiş olup da dosyası kanun yolu incelemesinde bulunan sanıklardan, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 5237 sayılı Kanunun 158 inci maddesine eklenen dördüncü fıkranın uygulanacağı sanıkların bölge adliye mahkemeleri ceza dairelerinde bulunan dosyaları hakkında bozma kararı verilir ve dosya ilk derece mahkemelerine gönderilir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar ise gelişlerindeki usule uygun olarak ilk derece mahkemelerine gönderilir.” hükmünü ihdas ederek, kesinleşmeyen derdest dosyaları düzenlemiş olup, fail bu kapsamda TCK m.158/4’de yer alan indirimden faydalanmasının yanında, halihazırda kovuşturma aşaması da devam ettiğinden, şartlarını sağlaması durumunda TCK m.168/2’de bulunan etkin pişmanlık indiriminden de ayrıca yararlanabilecektir.
Kesinleşen dosyalar yönünden kanun koyucu farklı bir düzenleme öngörmüştür. 7598 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 7. fıkrasına göre; “Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce 5237 sayılı Kanunun 157 nci veya 158 inci maddesi uyarınca haklarında hüküm verilmiş olup da dosyası infaz aşamasında olan ve haklarında 5237 sayılı Kanunun 168 inci maddesi uygulanmamış hükümlülerden, bu maddeyi ihdas eden Kanunla 5237 sayılı Kanunun 158 inci maddesine eklenen dördüncü fıkranın uygulanacağı hükümlüler, mağdurun uğradığı zararı mahkemece yapılacak ihtardan itibaren altı ay içinde aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi halinde, 5237 sayılı Kanunun 168 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanabilir. Bu süre içinde mağdurun zararı tamamen giderilinceye kadar, bu fıkra uyarınca infazın ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilemez. Bu fıkra hükümleri, bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla hüküm verilmiş olup da kanun yoluna başvurulmaması sebebiyle bu maddenin yürürlüğe girmesinden sonra kesinleşen hükümler bakımından da uygulanır”.
Bu düzenlemeden anlaşıldığı üzere; TCK m.158/4’ün yürürlüğe girdiği 31.07.2026 tarihinden önce m.157 veya m.158’den hüküm giymiş olup da haklarında TCK m.168/2 gereğince etkin pişmanlık uygulanmayanlar bakımından, dosyalarına yansıyan somut fiilleri “banka hesabı veya kartın kullandırılması ile sınırlı” olması halinde, bu kişiler TCK m.158/4 indiriminden doğrudan yararlanmaları yanında, hükmü veren mahkemece hükümlülere ihtar yapılması zorunlu olacak ve bu ihtardan itibaren 6 ay içerisinde hükümlülerin mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin yoluyla tamamen gidermeleri durumunda, kovuşturma aşaması bitmiş olmasına rağmen, haklarında TCK m.168/2 gereği etkin pişmanlık hükümlerinin tatbiki de ayrıca mümkün olacaktır.
IV. Düzenlemenin Hukuki Niteliği ve Uygulanma Alanı
TCK m.158/4’de getirilen düzenlemede yeni ve ayrı bir suç tipi ihdas edilmemiş olup, TCK m.157’de basit hali, m.158’de ise nitelikli halleri düzenlenen dolandırıcılık suçunun işlenmesi bakımından yeni bir hareket tipi tanımlanmış, bu hareketin hukuki niteliği itibariyle suçun daha az cezayı gerektiren nitelikli hali olması sağlanmış ve failin fiilinin bu fıkrada gösterilen hareketle sınırlı kalması halinde, dolandırıcılık suçundan verilecek cezanın yarı oranında indirileceği hakim veya mahkemenin takdir yetkisine bağlı kılınmayarak zorunlu şekilde öngörülmüştür.
İlk olarak önemle belirtmeliyiz ki; hükmün başında yer alan, “Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin,” ifadesinden açıkça anlaşıldığı üzere, hükümde yer alan fiil ile sınırlı olarak dolandırıcılık suçuna katkı sunan kişiler bakımından da mutlak şekilde iştirak iradesi aranacak ve düzenleme yalnızca hesabını kullandıran, ancak dolandırıcılık suçunun işlenmesinden hiçbir şekilde haberi olmayan kişinin cezalandırılmasına imkan vermeyecektir.
Kişinin TCK m.158/4 kapsamında cezalandırılabilmesi için, iştirak kastıyla suça katkı sunduğunun tespit edilmesi ve bunun yanında da bu katkısının yalnızca hükümde tanımlandığı gibi araç ve bilgileri başkasına vermekle sınırlı olduğunun ortaya koyulması gerekecektir. Dolayısıyla yeni hüküm; bu tür tespitler yapılmadan dolandırıcılık suçunun işlenmesinde banka hesabı veya ödeme bilgileri kullanılan kişilerin otomatik olarak indirimli şekilde cezalandırılmasını sağlayacak şekilde getirilen bir düzenleme niteliğinde değildir. Zaten aksi bir durum; Ceza Hukukunun olmazsa olmaz prensiplerinden olan “kusur” ilkesi, “ceza sorumluluğunun şahsiliği” ilkesi gibi manevi unsurun temelini oluşturan hususlara aykırılık teşkil edecek olup, düzenlemenin açıkça Anayasaya aykırılığını gündeme getirirdi.
Sonuç olarak failin 158/4’ten hüküm giyebilmesi için; dolandırıcılık suçunun işleneceğini ve o suçun işlenmesinde kullanılacağını bilmek suretiyle hesap veya ödeme bilgilerini faile vermesi gerekmektedir ki, bu hüküm uyarınca cezalandırılabilme ancak failin iştirak iradesiyle dolandırıcılık suçundan haberdar olarak bu bilgileri vermesi ve yine yalnızca katkısının, yani fiilinin bu bilgileri vermek ile sınırlı kaldığının hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ispatlanması durumunda mümkün olacaktır.
Tüm bu açıklamalar sonrasında izah edilmesi gereken; hangi durumlarda yukarıda yer alan şartların sağlanıp sağlanmayacağının tespitine, yani bir kişinin hangi ihtimaller altında bu getirilen yeni düzenleme kapsamında ceza sorumluluğuna gidilebilmesinin mümkün olacağına ilişkin olmalıdır.
İlk ihtimal; kişinin dolandırıcılık suçunun işleneceğini bilerek, yani suça katkı sunmak amacıyla suçu bizzat gerçekleştirecek olan kişi veya kişilere hesap veya kart bilgileri vermesi durumu olacaktır ki, bu ihtimalde kişide gerek iştirak iradesinin bulunduğunda ve gerekse bilgileri verme fiilini gerçekleştirdiğinde tereddüt olmayacağından, bu halde TCK m.158/4’den cezalandırılma yoluna gidilmesi isabetli olacaktır. Bu durumda fiile katkısı hesap veya kart bilgilerinin verilmesinden ibaret olan fail dolandırıcılık suçunun işleneceğini bildiğinden ve orada kullanılması amacıyla bu bilgileri verdiğinden, iştirak iradesinde ve manevi unsurda bir tereddüt bulunmayacak, kasten hareket ettiği açık şekilde ortaya koyulabilecektir.
Bir sonraki ihtimal; kişinin bir yakınına, akrabasına veya diğer herhangi bir kişiye güvendiğinden, ortak iş yaptığından, ortak kullanmak istediğinden veya başka herhangi bir sebeple dolandırıcılık suçundan haberdar olmadan, bir başka amaçta kullanılması için hesap veya kart bilgilerini vermesi, ancak öngörmediği ve bilmediği şekilde bilgileri alan kişinin bunları dolandırıcılık suçunu işlerken kullanması hali olabilir. Bu durumda; hesap veya bilgilerini verme fiili kapsamının TCK m.158/4’de tanımlanan harekete uygun olduğu açık olmakla birlikte, kişide hiçbir şekilde iştirak iradesi yoktur ve hesap veya kart bilgilerini veren kişi bakımından suçun manevi unsurunun oluştuğundan da söz edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, bu halde kişinin TCK m.158/4 kapsamında ceza sorumluluğuna gidilmesi hukuken isabetli olmayacaktır.
Gündeme gelebilecek diğer bir ihtimal ise; hesap veya kart bilgisini bir başkasına veren kişinin, o kişinin bunu haksız bir amaçla kullanacağına dair bilgi sahibi olarak vermesi, ancak hangi amaçla ve suçta kullanılacağını detaylı olarak bilmemesi durumudur. Burada meseleyi yine çözecek olan Ceza Hukukunun “kusur” prensibi ve onu ana kapsamına alan manevi unsur ile iştirak bahsine ilişkin kurallar olacaktır. TCK m.158/4’de açıkça iştirak iradesinin varlığına yer verildiğinden, bu durumda da kanaatimizce hesap veya kart bilgilerini kullandıran kişilerin doğrudan ceza sorumluluğuna gidilmesi mümkün olmaz.
Belirtmeliyiz ki; ister müşterek faillik ve isterse yardım etme olsun suça iştirakten söz edilebilmesi için, kişinin bizzat işlenecek suçtan haberdar olarak o suç ile ilgili olarak bilinçli şekilde katkı sunması gerekmektedir. Kişinin; bu durumu olay özelinde bilmeyip de yalnızca verdiği bilgilerin haksız bir eylemde kullanılacağına dair öngörüsü, bilgisi veya tahmini, yine TCK m.39 anlamında yardım etme düzeyinde dahi bir iştirak kapsamında görülemeyecektir. Netice olarak bu ihtimalde de kişilerin şerik olarak ceza sorumluluğuna gidilmesinin mümkün olmayacağını düşünmekteyiz.
Son olarak ise bahsedilecek ihtimal de kişilerin banka hesap veya kart bilgilerinin kendi rızaları olmadan, yani kendileri birisine vermeden rızalarına aykırı olarak ele geçirilmesi ve dolandırıcılık fiillerinde kullanılması hali olabilir ki, bu halde zaten gerek hesap veya kart bilgilerinin verme fiili gerçekleştirilmediğinden ve gerekse kişi de hiçbir şekilde kasta dayalı bir iştirak iradesi olduğundan ve manevi unsurun gerçekleştiğinden de bahsedilemeyeceğinden, ceza sorumluluğunun doğmayacağı açıktır.
V. Düzenlemenin İştirak Bahsi ve Özellikle Yardım Etme Bakımından Değerlendirmesi
a) Yardım Etme Müessesine İlişkin Genel İzah
Yardım etme şeklindeki iştirak, TCK m.39 hükmünde düzenlenmiştir. Kanunun 37. maddesinde; mülga 765 sayılı Kanun döneminde var olan suça asli iştirak ve fer’i iştirak ayırımından vazgeçen kanun koyucu, esasında “yardım etme” başlığı altındaki bu hükümle “suça fer’i iştirak” müessesesini yeniden kabul etmiştir. Bu sebeple, 5237 sayılı Kanunun iştirak müessesesi bakımından yeni bir sistem getirdiğinden bahsetmek güç olacaktır. Kanun koyucunun “suça yardım eden” ile “müşterek fail” arasındaki farkı ne şekilde belirlediği hususunu, 39. maddeden ve gerekçesinden anlamak oldukça zordur. Bu ayırımı belirlemeye çalışan yegane beyan, TCK 37. maddenin gerekçesinde yer almaktadır.
Gerekçeye göre, “Bir suçun failine, onun haberi olmaksızın, tek taraflı iradeyle, suçun işlenmesine başlamadan önce veya suçun icrası sırasında yardım edilmesi halinde, müşterek fail olarak değil, yardım eden olarak sorumlu tutulmak gerekir”. Elbette bu şekildeki bir gerekçe, hem iştirakte olması gereken anlaşma ve işbirliği şartına ters ve hem de “yardım eden” kavramını açıklamaktan uzaktır. Esasında kanaatimizce kanun koyucu, suça asli iştirak ile suça fer’i iştirak ayırımında ısrarcı olmalı idi. Suça iştirakte yeni bir sistem öngördüğünü ileri süren kanun koyucu, maalesef bu sistemi ve içerdiği kavramları açıklamaktan ve kavramlar için ayırıcı somut ölçütler getirebilmekten uzak kalmıştır.
Kanaatimizce; “yardım eden” kavramıyla açıklanmak istenen, 765 sayılı Kanunun 65. maddesinde düzenlenmiş olan “fer’i iştirak” müessesesinden farklı değildir. Neticede kanun koyucu, 39. maddenin 2. fıkrasında fer’i iştirak şekillerini ortaya koymuştur. Kanunun 39. maddenin 1. fıkrasında; “Suçun işlenmesine yardım eden kişiye, işlenen suçun ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, onbeş yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirmesi halinde, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hallerde cezanın yarısı indirilir. Ancak bu durumda, verilecek ceza sekiz yılı geçemez” hükmüyle, 39. maddenin 2. fıkrasında gösterilen “yardım eden” sıfatlarından birisine sahip olanlar hakkında uygulanacak ceza miktarları gösterilmiştir.
Yardım etmenin düzenlendiği 39. maddenin 2. fıkrasında, hangi hallerin faili “yardım eden” sıfatıyla sorumlu kılacağı gösterilmiştir. Buna göre; suç işlemeye teşvik etmek, suç işleme kararını kuvvetlendirmek, fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek, suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek, fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak, suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunmak suretiyle icrasını kolaylaştırmak durumlarında, fail “yardım eden sıfatıyla” cezai açıdan sorumlu tutulacaktır.
Böylece kanun koyucu; “iştirak” müessesinde eşitlik sistemini, yani suça katılan her failin aynı ceza ile cezalandırılması fikrini benimsememiş, ikilik sistemini, yani failin suça katılımına ve etkisine göre cezalandırılması esasını izlemeye devam etmiştir.
TCK m.39’da düzenlenen yardım etme; bir suçun işlenmesinden önce veya suçun işlendiği anda, suçun işlenmesini kolaylaştıracak hareketlerde bulunmaktır. Yardım etme; suçun işlenmesine etki edecek maddi bir katkı ile olabileceği gibi, manevi bir katkı ile de yardım etmek mümkündür. TCK m.39/2’de yardım etmenin somut olayda ne şekilde meydana geleceği gösterilmiştir. Buna göre; manevi yardımlar, suç işlemeye teşvik etmek veya suç işleme kararını kuvvetlendirmek veya fiilin işlenmesinden sonra yardımda bulunacağını vaat etmek, suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek olup, fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak, suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak ise maddi yardım teşkil edecektir.
b) TCK m.158/4 Hükmünün Yardım Etme Kapsamında Eleştirisi
Yukarıdaki açıklamalarımızda izah ettiğimiz üzere; kamuoyunda “IBAN dolandırıcılığı” veya “IBAN mağdurları” sorunu olarak lanse edilen, ciddi kamuoyu baskısı sonrasında da 12. Yargı Paketi ile TCK m.158/4’e eklenen düzenleme, esasında dolandırıcılık suçları bakımından TCK m.39 kapsamında değerlendirilebilecek nitelikte bir yardım yoluyla iştiraktir.
Daha detaylı izah edilmesi gerekirse; TCK m.158/4’ün uygulanması için gerekli olan husus, yukarıda da detaylarıyla açıkladığımız üzere failin dolandırıcılık suçuna yalnızca, “kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek” şeklindeki bir fiil ile sınırlı olarak katkı sunması, bunu yaparken elbette dolandırıcılık suçunun işleneceğinden ve suçta verdiği bu bilgilerin kullanılacağından haberdar olması, ancak eyleminin hesap veya kart bilgileri vermek dışında herhangi bir başka hususa taşmamasıdır. Böyle bir durumda zaten failin bu şekildeki fiilinin, TCK m.158/4 hükmü getirilmeden önceki durumda da TCK m.37 anlamında müşterek faillik kapsamında görülmesi hukuken isabetli değildir.
TCK m.37/1 anlamında bir suça müşterek fail olarak katılabilmek için, hükmün lafzında açıkça belirtildiği üzere suçun kanuni tanımında yer alan fiilin bizzat birlikte gerçekleştirilmesi gerekir. Buradan hareketle; bir kimsenin dolandırıcılık suçuna müşterek fail sıfatıyla katılabilmesi için, dolandırıcılık suçunun işlenmesinde araç olarak kullanılacak hesap veya kart bilgileri sağlaması yanında, bizzat dolandırıcılık suçunun en önemli unsuru olan iğfal kabiliyetini haiz hileli hareketlerin gerçekleştirilmesi aşamasında da bizzat bulunması şarttır. Hesap veya kart bilgilerinin verilmesi, ancak bunun dışında hiçbir eyleme katılınmaması durumu ise bu şartı dolandırıcılık suçları bakımından sağlamayacaktır. Dolayısıyla; TCK m.158/4 düzenlemesi öncesinde de fıkrada tanımlanan eylemlerin yapılması durumunda, faile TCK m.37 delaletiyle müşterek fail olarak dolandırıcılık suçundan ceza verilmesi hukuken hatalı olurdu.
Tüm bu hususların yanında; konuyu TCK m.158/4’de getirilen düzenlemenin getirilmeden önceki durum veya hiç getirilmediği varsayımıyla da değerlendirdiğimizde, halihazırdaki mevcut iştirak düzenlemeleri çerçevesinde TCK m.158/4’de tanımlanan fiilin dolandırıcılık suçları bakımından açık şekilde TCK m.39/2 kapsamında yardım etme teşkil edeceğinin açık olduğunu düşünmekteyiz. TCK m.158/4 düzenlemesi getirilmeseydi de, zaten failin dolandırıcılık suçuna katkısı ve eylemi bu fıkrada izah edildiği gibi yalnızca banka veya hesap bilgilerinin verilmesi suretiyle dolandırıcılıkta kullanılması ile sınırlıysa, bu şekildeki bir fiil açıkça “Yardım etme” başlıklı TCK m.39/2’nin (b) bendinde yer alan, “Suçun nasıl işleneceği hususunda yol göstermek veya fiilin işlenmesinde kullanılan araçları sağlamak.” veya yine aynı fıkranın (c) bendinde yer alan, “Suçun işlenmesinden önce veya işlenmesi sırasında yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırmak.” hükümleri kapsamında yardım etme niteliğinde dolandırıcılık suçuna iştirak olarak nitelendirilebilecekti. Dolayısıyla; düzenlemenin getirilmediği durumda da dolandırıcılık suçu bakımından eylemi bununla sınırlı olan fail, TCK m.39/2 uyarınca yardım eden olarak sorumlu olacak, bu kapsamda alacağı ceza da TCK m.39/1 gereğince indirimli olarak verilecekti. Hal böyle iken; kanun koyucunun bu düzenlemeyi hangi amaçla, neyi murad ederek yaptığı anlaşılamamakta ve açıkçası bu hususa suç siyaseti açısından da herhangi bir makul açıklama getirilememektedir.
Yukarıdaki açıklamalarımıza ek olarak TCK m.158/4 hükmünün getirilmesinden önceki Yargıtay uygulamasına da baktığımızda, Yargıtay tarafından da bu tür hareketlerin dolandırıcılık suçları kapsamında yardım etme olarak nitelendirildiği ve TCK m.39/1 kapsamında indirimli olarak cezalandırıldığı görülmektedir. Yargıtay 23. Ceza Dairesi’nin 03.05.2016 tarihli, 2016/2620 E. ve 2016/5671 K. sayılı kararında; “Katılanların aşamalarda değişmeyen istikrarlı beyanları ile tanık anlatımları, sanık savunmaları, kolluk tutanakları ve diğer deliller karşısında; sanıklar ..., ... ve ...'in dolandırıcılık suçunu işledikleri, sanık ...'in ise hesap numarasını vererek diğer sanıkların eylemine yardım etmek maksadıyla TCK'nın 39. maddesi uyarınca suça iştirak ettiği anlaşıldığından sanıkların dolandırıcılık suçundan mahkumiyetleri yerine oluşa ve dosya kapsamına uygun olmayan yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,” ifadelerine yer verilerek, TCK m.158/4 düzenlemesinden önce de dolandırıcılık suçları bakımından failin hareketinin yalnızca hesap numarasını vermekle sınırlı kalması durumunda, TCK m.39 uyarınca yardım etme kapsamında sorumluluğuna gidilebileceği, müşterek fail olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı ortaya koyulmuştur.
Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin 28.09.2023 tarihli, 2023/2909 E. ve 2023/6665 K. sayılı kararında da; “2. Sanık ...'in, temyiz dışı sanıklar ..., ..., ... isimli şahıslar ile fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek, emlakçılık faaliyeti yürüten tanık ... ... ... aracılığı ile sahte nüfus cüzdanı kullanılarak katılan ...'dan haksız menfaat elde ettiği iddia ve kabul olunan olayda; UYAP kayıtlarına göre suç tarihi itibari ile Bakırköy Metris 1 Nolu T Tipi Kapalı Ceza infaz kurumunda hükümlü olarak cezası infaz edilen sanık ...'in, ortak suç işleme kararına bağlı olarak fiil üzerinde müşterek hakimiyet kurmak suretiyle diğer sanıklar ..., ... ve ...'un eylemlerine katıldığına dair somut bir delil bulunmadığı, ancak sanık ... in suç işleneceğini bilerek banka hesap numarasını sanık ...'a vermesi şeklinde gerçekleşen eyleminin, temyiz dışı sanıkların katılan ...'a yönelik nitelikli dolandırıcılık suçunu işlenmesinden önce yardımda bulunarak icrasını kolaylaştırdığını, bu şekilde nitelikli dolandırıcılık eylemine 5237 sayılı Kanun'un 39 uncu maddesinin ikinci fıkrası (c) bendi kapsamında yardım eden sıfatıyla katıldığı nazara alınarak, sanık ...'in yardım eden sıfatıyla cezalandırılması gerektiğinin gözetilmemesi hukuka aykırı bulunmuştur.” gerekçesine yer verilerek, failin dolandırıcılık suçundaki hareketinin yalnızca banka hesap numarasını vermek fiili ile sınırlı olduğunun tespit edilmesi halinde, TCK m.39/2-c kapsamında yardım eden sıfatıyla suçtan sorumlu tutulması gerektiği, bu halde suça yalnızca bu hareket ile katılan failin TCK m.37/1 uyarınca müşterek faillikten ceza sorumluluğuna gidilmesinin mümkün olmayacağı belirtilmiştir.
Yukarıda izah ettiğimiz şekilde ve düzenlemenin gelmesinden öncesine ilişkin olarak yer verdiğimiz Yargıtay içtihadı uyarınca anlaşılmaktadır ki, zaten bu düzenleme getirilmeseydi de düzenlemede yer alan fiili tatbik eden dolandırıcılık suçu faili hakkında TCK m.37/1 kapsamında müşterek faillikten olması gerekenden yüksek bir ceza verilmesi mümkün değildi. Bunun yanında; gerek yeni düzenlemenin iştirak şartını açıkça ifade eden lafzı ve gerekse Ceza Hukukuna hakim olan en temel ilkelerden olan “kusursuz ceza olmaz” ilkesi de birlikte değerlendirildiğinde, failin TCK m.158/4 uyarınca halihazırda cezalandırılabilmesi için yalnızca dolandırıcılık suçunda verdiği hesap veya kart bilgilerinin kullanılması yeterli değildir, kendisinin açıkça bu bilgileri dolandırıcılık suçunda kullanılacağını bilerek ve bu amaçla kullanılması için vermesi gerekmektedir. Hal böyle iken; neden bu kişilere gerek toplum nazarında ve gerekse kanun koyucu tarafından böyle bir hukuki düzenleme getirilmesi yoluyla “IBAN mağdurları” sıfatının verildiğini, bu nedenle de yardım etme hükmü zaten bulunduğundan, ek olarak böyle bir ceza indirimi halinin getirildiğini anlamak mümkün değildir.
Kaldı ki; şu anda gerek TCK m.39 uyarınca yardım etme hükümleri ve gerekse TCK m.158/4’de yer alan fiile ilişkin düzenleme birlikte yürürlükte olduğundan, ayrıca her ikisinin aynı anda uygulanamayacağına dair de bir hüküm Kanunda yer almadığından, “Cezanın belirlenmesi” başlıklı TCK m.61/4’de yer alan, “Bir suçun temel şekline nazaran daha ağır veya daha az cezayı gerektiren birden fazla nitelikli hallerin gerçekleşmesi durumunda; temel cezada önce artırma sonra indirme yapılır.” ve yine aynı maddenin 5. fıkrasında bulunan, “Yukarıdaki fıkralara göre belirlenen ceza üzerinden sırasıyla teşebbüs, iştirak, zincirleme suç, haksız tahrik, yaş küçüklüğü, akıl hastalığı ve cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi sebeplere ilişkin hükümler ile takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç ceza belirlenir.” düzenlemeleri gereğince, failin TCK m.158/4’de yer alan fiili tatbik ettiği bir durumda, temel cezasından öncelikle TCK m.158/4 uyarınca indirime gidilmesinin, bunun yanında ayrıca da bu fiilin TCK m.39 kapsamında yardım etme niteliğinde görülerek TCK m.61/5 gereğince de tekrardan bir indirime tabi tutulmasının önünde yasal bir engel bulunmamaktadır. Böyle bir durum; yardım etme kastıyla dolandırıcılık suçuna iştirak edenler bakımından adeta bir fiili cezasızlık halini de gündeme getirecek, başka şekilde kamuoyu şikayetlerine ve hukuki sorunlara yol açacaktır.
VI. Sonuç
Yukarıda yer verdiğimiz açıklamalarımız ışığında belirtmeliyiz ki; TCK m.158/4’de yer alan yeni düzenleme, iştirak zorunluluğu getirmekte, hiçbir şekilde kusuru olmayan, hesabını veya kart bilgilerini dolandırıcılık suçunun işleneceğinden bihaber şekilde başkasına verenlerin ceza sorumluluğuna gidilmesi sağlamamaktadır. Dolayısıyla; burada yer alan eylemle sınırlı olarak suça iştirak edenlerin de bir suç kastı olacağından bu kişilerin, gerek kamuoyunda ve gerekse hukuk literatüründe “mağdur” sıfatıyla adlandırılmaları isabetli değildir.
Ayrıca yine yukarıda izah ettiğimiz üzere; TCK m.37/1’de yer alan müşterek faillik şartları gereğince zaten TCK m.158/4 düzenlemesi getirilmeden önce de fiili bu fıkrada sayılan hususlarla sınırlı olan kişilerin dolandırıcılık suçunun müşterek faili olarak cezalandırılmaları isabetli olmazdı (zaten yer verdiğimiz Yargıtay içtihadı kapsamında isabetli olarak uygulamanın da bu yönde olduğu görülmektedir), yani bu kişileri müşterek faillikten cezalandırılmaktan kurtarabilmek adına böyle bir düzenlemeye ihtiyaç yoktu. Bunun yanında; “kusursuz ceza olmaz” ilkesi gereğince olması gerektiği TCK m.158/4’ün uygulanabilmesi açısından iştirak şartının getirilmesi isabetli olarak gözükse de, zaten düzenleme öncesinde de açıkladığımız üzere bu nitelikte bir eylemin dolandırıcılık suçları bakımından TCK m.39 kapsamında yardım etme olarak görülerek ceza indirimine uygun düşeceği açık olduğundan da böyle bir düzenlemeye yine ihtiyaç olmadığını belirtmek isteriz. Ayrıca; böyle bir düzenlemeye belirttiğimiz gerekçelerle ihtiyaç olmadığı gibi, buna rağmen düzenleme getirildiğinden, bu kez de TCK m.158/4 kapsamında bir fiil ile dolandırıcılık suçuna katkı sunan faillerin hem bu hüküm uyarınca ceza indirimi almaları ve hem de bu ceza üzerinden tekrar TCK m.39 uyarınca da yardım etme indirimi almaları sözkonusu olabilecektir ki, kanaatimizce bu durum uygulamada hakkaniyete aykırılık oluşturacak şekilde dolandırıcılık suçu failleri bakımından adeta bir fiili cezasızlık haline sebep olabilecek niteliktedir.
Prof. Dr. Ersan Şen
Av. Cem Serdar
(Bu makale, sayın Prof. Dr. Ersan ŞEN tarafından www.hukukihaber.net sitesinde yayınlanması için kaleme alınmıştır. Kaynak gösterilse dahi makalenin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan makalenin bir bölümü, aktif link verilerek kullanılabilir. Yazarı ve kaynağı gösterilmeden kısmen ya da tamamen yayınlanması şahsi haklara ve fikri haklara aykırılık teşkil eder.)
-----------
[1] Ayrıntılı bilgi için ayrıca bkz. Ersan Şen/Tamer Berk Bayraklı/Eren Polat Kutlu, “Dolandırıcılık ve Güveni Kötüye Kullanma Suçları”, https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-ve-guveni-kotuye-kullanma-suclari-ersan-sen, Erişim tarihi: 09.09.2026.
[2] Dolandırıcılık suçunda hile unsuru hakkında açıklamalar için bkz. Ersan Şen/Alperen Gözükan, “Dolandırıcılık Suçu mu Hukuki İhtilaf mı?”, https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-sucu-mu-hukuki-ihtilaf-mi, Erişim tarihi: 09.09.2026.
[3] Hasan Tahsin Gökcan/Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi 4. Cilt, Adalet Yayınevi, Ankara, 2021, s.5747.
[4] Gökcan/Artuç, Türk Ceza Kanunu Şerhi, s.5748.
[5] Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 06.06.2024 tarihli, 2021/22753 E., 2024/7858 K.
[6] Bu husus hakkındaki açıklamalarımız için bkz. Ersan Şen/Cem Serdar, “Dolandırıcılık Suçuna Getirilen Ceza İndirimi (TCK m.158/4)”, https://www.hukukihaber.net/dolandiricilik-sucuna-getirilen-ceza-indirimi-tck-m1584, Erişim tarihi: 12.09.2026.
Next