“İsimlerimizin etrafına örülü hayatların içinde miyiz, yoksa sürdürdüğümüz hayatlarla bizler mi kendimize, kendi ellerimizle isimler örmekteyiz? Kim, kimin gölgesi? Başkalarının gözündeki değerimiz mi, bizim kendi gözümüzden kendimize atfettiğimiz değer mi gerçek olan? Yoksa yaşadıklarımızın hepsi bir oyun mu?..” Gölge Adam, Luigi Pirandello

“Size öyle geliyorsa, öyledir” demek, diyebilmek bir hayat felsefesidir aslında. Kendi adıma her zaman yapmasam, yapamasam da, benim de benimsediğim ve hatta yaptığım bir şeydir. İlhan Berk’in “Yegane pişmanlığım; tek bir kelimemi bile hak etmeyen insanlara, saatlerce cümleler kurmaktı” diyen o çok doğru, o çok güzel, o çok anlamlı sözünü içselleştirdiğim günden beri, tam olarak uyguladığım bir şeydir.

“Size öyle geliyorsa, öyledir” demek, tam da atalarımızın dediği şeyi yapmaktır. Yani “bırak sarhoşu kendi yıkılsın” demek ve bunu yapmak gibi bir şeydir. Öyle ki, dediğim dedik diyen, her şeyi ben bilirim diyen, iddialı, önyargılı, inatçı, kindar, eleştiriye kapalı insanlara böyle dediğinizde ve davrandığınızda, söz uzamaz, tartışma biter, siz üzülmezsiniz, yorulmazsınız. Kişiyi kendi doğrusuyla ya da yanlışıyla, özetle kendisiyle baş başa bırakırsınız. Ona kendisini tatmin etme, hasta ruhunu teskin etme, size ve hayata karşı olan öfkesini, nefretini, kinini kusma ya da hesabı ve amacı her ne ise onu gerçekleştirme olanağı vermemiş olursunuz.

“Size öyle geliyorsa, öyledir” demenin yukarıdaki negatif yorumunun dışında bir de pozitif yorumu vardır. Ki bu yorum, bu sözün sahibi olan Pirandello’nun felsefesine daha uygundur. Zira Pirandello’ya göre, hayata ve insana dair olan şeylerde tek bir gerçek yoktur. Aksine her insanın farklı bir gerçeği vardır. Onun için herkes kendi gerçeğiyle birlikte yaşar ve hatta kendi gerçeğini kendisi yaratır. Yani gerçek görecelidir. Kişiye ve duruma, somut olayın özelliklerine göre değişir. Siz nasıl görüyor, nasıl algılıyor, nasıl kabul ediyor iseniz, sizin gerçeğiniz, sizin için gerçek olan odur. Herkes kendi gerçeğine, inandığı, değer verdiği şeylere, başkalarının da değer vermesini, saygı duymasını ister. Bu tam da Nasrettin Hoca’nın ayrı ayrı dinlediği birbirinden şikayetçi olan kişilere “sen de haklısın, sen de haklısın” demesi gibi bir şeydir.

Böyle bir giriş yaptım ama esas niyetim bunları yazmak değil. Asıl niyetim, İtalyan yazar Luigi Pirandello’yı tanıtmak, anlatmak ve onun “Size Öyle Geliyorsa, Öyledir” adlı oyununu, bu oyunun ana fikrini sizinle paylaşmaktır.

Pirandello ile benim ilk tanışmam 1967 yılında oldu. Kolej’de İngiliz Dili ve Edebiyatı hocamız olan Charles Lee’nin bize verdiği okuma listesinde ve o yıl okuduğumuz kitaplar arasında Pirandello’nın “Right You Are If You Think So”, yani “Size Öyle Geliyorsa, Öyledir” adlı kitabı da vardı.

Sonraki yıllarda Pirandello’nun Altı Kişi Yazarını Arıyor, Henry IV, Ağzı Çiçekli Adam, Gölge Adam isimli oyunlarını okudum ve hatta yıllar sonra Altı Kişi Yazarını Arıyor isimli eseri tiyatroda seyrettim.

Peki, Pirandello ve bu kitabı üzerine yazmak fikri nereden geldi aklıma? Doğan Hızlan’ın “Yeniden Okumak” adını verdiği şeyi yaptığımı, yani daha önce okuduğum kitapları yeniden okuduğumu bloğumda yazmış ve hatta Hayvan Çiftliği, Yeni Cesur Dünya, Şahika Marlene Dietrich, Muhteşem Gatsby, Tutunamayanlar, Bilirbilmezler, Bilinmeyen Şaheser, Veba, Körlük, Duygusal Eğitim gibi yeniden yaptığım kitap okumalarını sizinle paylaşmıştım.

Bu yönden bakılınca zaten yaptığım şeyi yapıyor, bu kez de Pirandello’nun yeniden okuduğum “Size Öyle Geliyorsa, Öyledir” isimli kitabını sizinle paylaşıyorum. Ama beni Pirandello’ya esas yönlendiren Ayşegül Yüksel’in 13 Haziran 2017 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yazdığı “Luigi Pirandello 150 yaşında” başlıklı yazısı oldu. Bu yazıyı okuduktan sonra, elli yıl önce okuduğum Pirandello’nun kitabını gittim kütüphanemden aldım ve yeniden okudum.

Ayşegül Yüksel’in köşe yazısında “…Böylece, ‘gerçekçi akım’ın ‘gerçekçilik anlayışı’na 20.yüzyılın ilk on yıllarında karşı çıkan ekspresyonizm, gerçeküstücülük, simgecilik, Dadaizm, fütürizm gibi hareketlere benzer bir akım da Pirandello tiyatrosu tarafından oluşturulmuştur. Pirandello tiyatrosu, ‘oyun içinde oyun’ içeren kurgularıyla meta-tiyatroya (üstkurmaca), ‘düşsel’ olanı ya da ‘akıl dışı’ sayılan olguları sahnede somutlaştırmasıyla absürd tiyatroya, gerçekten yaşanan ve düşlenen ya da kurgulanan düzlemleri yan yana getirmesiyle de post-modernist tiyatroya ışık yakar.” diyen sözleriyle ve hakkını vererek tanıttığı Pirandello, tiyatro edebiyatında sadece bir usta, bir anıt isim değil, aynı zamanda bir öncü, bir liderdir.

Bu yazının en başında yer alan ve Pirandello’nun “Gölge Adam” isimli oyunundan seçilen “İsimlerimizin etrafına örülü hayatların içinde miyiz, yoksa sürdürdüğümüz hayatlarla bizler mi kendimize, kendi ellerimizle isimler örmekteyiz? Kim, kimin gölgesi? Başkalarının gözündeki değerimiz mi, bizim kendi gözümüzden kendimize atfettiğimiz değer mi gerçek olan? Yoksa yaşadıklarımızın hepsi bir oyun mu?..” şeklindeki sözlerinden de anlaşılacağı üzere, Pirandello, biz kimiz sorusunun cevabını arar. Bu tam da Gölge Adam’la ilgili olarak The New York Times Book Review’da yapılan eleştiri gibi bir şeydir. Yani ‘Eğlenceli olduğu kadar hüzünlü; aynı zamanda dokunaklı, rahatsız edici, trajik; çünkü Pirandello ironinin ağlamakla gülmek arasında belli bir tereddüde sevk eden, insanın arzularıyla zayıflığı arasındaki temel çelişkide konakladığını düşünür.’ gibi bir şeydir.

Bu eserinde Pirandello’nun, kim kimin gölgesidir, kim değildir, kim maskelidir, kim değildir, bizim değerimiz, ederimiz nedir, başkalarının bize verdiği değer midir, yoksa bizim kendimize biçtiğimiz değer midir, yaşadıklarımız gerçek midir, yoksa hayat dediğimiz şey sadece bir oyundan mı ibarettir diye sorması ondandır.

Pirandello’ya göre “hiçbir şey gerçek değildir, bizim gerçek sandığımız şey ya da şeyler bir yanılsamadan ibarettir.” O böyle düşünür ve oyunlarında da ağırlıklı olarak bu düşünceyi işler. Yani “gerçekliğin mutlak göreceliği” ilkesi onun düşüncesinin ve sanatının merkezini oluşturur. Ona göre hayatta gerçek olarak görünen şeyin veya şeylerin arkasında bir başka gerçeklik vardır. Onun için “Hatta dikkat edin derim, eğer kendi kendinize verdiğiniz kendi gerçeğinize sıkı sıkıya tutunmazsanız, onların size yakıştırmış olduğu gerçekliğin sizin doğru gerçekliğiniz olduğuna dahi inanabilirsiniz” der.

Mesela “Altı Kişi Yazarını Arıyor” isimli eseri, tam da gerçek nedir, kurmaca olan nedir, düşüncede veya düşler aleminde yaratılan şeyler aynı şeyler midir sorularının sorulduğu ve izleyicilerin de oyunu seyrettikten sonra tiyatrodan ayrılırken kendilerine sordukları şeylerdir. Anne, baba ve çocuklarıyla birlikte altı kişi olan bir ailenin kendilerini yazmaya söz veren ama yazmayan yazarlarını aramaları, bulduklarında yazarın kendilerini yazmaktan vazgeçtiklerini öğrendikleri, tiyatroculardan kendilerini, kendi hayatlarını oynamalarını istedikleri, insanların fiilen yaptıkları işlerle, yapmayı istedikleri işlerin hep birbirleriye çatıştığı bu oyun, gerçeklikle kurmacanın tam olarak birbirine karıştığı, izleyenlerin gerçek olanla, olmayanı birbirinden ayıramadıkları, oyunda altı karakter olmasına rağmen, daha çok sayıda karakterin olduğu sanısına kapıldıkları keyifli bir komedidir.

“Herkes bir Ay’dır ve herkesin hiç kimseye göstermediği karanlık bir yanı vardır.” vardır diyen Pirandello, eserlerinde daha ziyade insanların o kimselere göstermedikleri saklı yanlarını, gizemli yönlerini, başkalarını kandırmalarını, hem kendilerini, hem de çevresindeki kişileri kaygılandıran yalnızlıklarını, insanların, özünde saçma ve kaotik olan yaşadıkları dünyadaki açmazlarını, kimi insanların başkalarının özel hayatına olan hastalıklı meraklarını, bazen düşündürerek, bazen güldürerek, bazen de hüzünlendirerek anlatır.

Onun esas amacı, üzeri yalanla örtülmüş olan gerçeği ortaya koymak, insanların kendilerini gizlemek için kullandıkları maskeleri yüzlerinden alıp çıkarmak ve onları gerçek yüzleriyle sergilemektir. Onun için “maske-yüz” motifinden hareketle “düş-gerçek” ikilemine, bu ikilemden bir başka ikilem olan “oyun içinde oyun” ikilemine ve oradan da “psikolojik görecelik ” eşiğine ulaşır.

Hepimizin bildiği, tanıdığı iki büyük adam, Einstein ve Freud, kendi teorileriyle, bu bağlamda izafiyet teorisiyle Einstein, psikanaliz teorisiyle Freud bilim dünyasını sarsmıştır. Bu bağlamda, izafiyet teorisiyle birlikte o güne kadar doğru olarak bilinen fizik yasalarının doğruluğu hakkında kuşkular doğmuş, tartışılmaz değerler dünyasının var olmadığını, her şeyin bireylerde ve toplumlarda var olan psikolojik komplekslere bağlı bulunduğunu ileri süren Freud’un teorisiyle de psikanaliz alanında deprem olmuştur. Onların ve başkaca bilim adamlarının kendi uzmanlık alanlarında yaptıkları devrimi, Pirandelllo’da sanat dünyasında yapmış, yazdığı eserlerle insanın en karmaşık, en anlaşılmaz, en içgüdüsel eğilimlerinin, “benlik” kavramının, yani insanın bilinçaltının derinliğine inmiş, tiyatro sanatında gerçeküstücülüğün, sadece temelini atmamış, bu sanat akımını geliştirmiş, bu akımın en güzel örneklerini vermiştir.

Şimdi gelelim bu yazanın da başlığını oluşturan “Size öyle geliyorsa, öyledir” isimli oyuna. Pirandello bu oyununda, kendi hayatımızda da hemen her gün örneklerini gördüğümüz başkalarının işine, yaşama şekline, kılığına, kıyafetine, siyasi ve felsefi görüşüne kafayı takan, üstüne vazife olmayan işlere karışan veya durumdan vazife çıkaran kimi zavallıların acınası hallerini, bazen trajik, bazen dramatik, bazen komik, bazen de traji-komik hallerini anlatır. Bu oyun tam da onun gerçekliğin mutlak göreceliği düşüncesinin, insanın gerçeği ve kendisini bilmesinin olanaksız olduğu şeklindeki anlayışının, genelde sanata, özelde tiyatro sanatına aktarılması ve uygulanmasıdır.

Merak etmek insani bir duygudur. Öğrenmeyi sağlayan bir duygudur. Çocuklar merak ettikleri için öğrenirler. Bilim insanlarını, filozofları motive eden en önemli duygu meraktır. Ama onların bu merakları sağlıklı meraklardır, sağlıklı nedenlerle ve sağlıklı amaçlar için yapılır. Çocuklar merakları sayesinde öğrenirler, kendilerini geliştirirler. İnsanlığın, insanların işine yarayan eserler, buluşlar, icatlar bilim insanlarının merakları sonucu ortaya çıkar.

Ama her merak sağlıklı değildir. Mesela başkalarının hayatına, özeline, bunları öğrenmeye duyulan merak sağlıksız bir meraktır, hastalıklı bir meraktır, zarar verici bir meraktır. Pirandello’da bu oyununda böyle bir merakın, insanların merak duygusu ile oluşturduğu öngörülerin, düşüncelerin, görüşlerin, önyargıların kişisel olduğunu, yanlış ve yanıltıcı olduğunu anlatır. Sadece bunların değil, bu yolla duyulan şeyleri, bunlar doğru dahi olsa genele yaymanın ne kadar zararlı olduğuna, emin olduğumuz düşüncelerimizin, mutlak doğru olduğuna inandığımız şeylerin yanlış ve yanıltıcı olabileceğine, bunların ,hem bizi, hem de çevremizi kirleteceğine, çevremizdeki insanlara zarar vereceğine dikkat çeker.

Önemli bir şeye daha işaret eder, o da, kimi insanlara açıklama yapmanın gereksizliği, bunun yerine “size öyle geliyorsa, öyledir” demenin daha doğru bir tavır olacağı üzerinedir. Bir bunu, bir de başkalarının sizin hakkınızda düşündüğü şeyleri umursamanın, ciddiye almanın, bunları dert edinmenin anlamsızlığını, bunun sadece insanın kendisine eziyet etmesi demek olduğunu anlatır.

Oyunun son derece basit bir olay örgüsü vardır. Küçük bir İtalyan kasabasına yeni taşınan ve bir küçük burjuva çevresine yerleşen Ponza Ailesi’nin yaşantısına, bu ailenin yaptıklarına, çevredeki insanların duydukları hastalıklı merak ve bu meraka bağlı olarak yaptıkları şeyler, ürettikleri yakıştırmalar ve dedikodular oyunun merkezini oluşturur.

Oyun bu yönüyle yereldir. Ama oyunun karakterlerinin başkalarının hayatına ve mahremiyetine olan merakları, başkalarını yargılama pratikleri, başkalarının hayatlarına müdahale istekleri, başkalarını yaftalama refleksleri, yarım yamalak öğrendikleri şeyleri dedikodu malzemesi yapmaları yerel değil, evrenseldir. Bu yönüyle oyun yerellikten çıkar ve evrenselleşir. Kitabı okurken veya oyunu izlerken siz, ama bunlar bizim mahallede de, bizim apartmanda da, bizim iş yerinde de oluyor demekten kendinizi alamazsınız. Zira o küçük kasabada yaşananlar, oradaki karakterler, onların yaptıkları ve yapmadıkları, yapamadıkları şeyler, her zaman, her yerde, İtalya’da ya da Türkiye’de veya başkaca ülkelerde ve yerlerde de yaşanan şeylerdir

Pirandello diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de, okuyucuya ya da seyirciye, gerçeğin göreceli olduğunu, düşünülenden ve sanılandan çok farklı olabileceğini, insanların olup bitenleri, yaşananları, başkalarının hayatlarını ve gerçeklerini, kendi değerlerine, yetişme tarzlarına, kültürlerine, zekalarına, yeteneklerine, ahlaki ve etik değerlerine göre algılayabileceklerini gösterir. Yani bize, bizi anlatır. Bunu yaparken de bizi hem eğlendirir, güldürür, hem de bizimle dalgasını geçer.

Kendinizi görmek, tanımak mı istiyorsunuz? Nasıl boş, nasıl nafile işlerle uğraştığınızı, kurucu hiçbir değerinizin, pozitif hiçbir hedefinizin olmadığını, kendinizi oldurmak gibi bir derdinizin bulunmadığını görmek mi istiyorsunuz? Nasıl gözetlediğinizi, gözetlendiğinizi, bunları yaparak kendinizi ve başkalarını nasıl kirlettiğinizi, tükettiğinizi, nasıl yozlaştığınızı, yalanları gerçek, gerçekleri yalan olarak görmeye nasıl alıştığınızı veya alıştırıldığınızı anlamak mı istiyorsunuz? Eğer istiyorsanız Pirandello’nun ‘’Size Öyle Geliyorsa, Öyledir‘ isimli eserini/oyununu okuyun ve gülün biraz. Ben yeniden okudum ve hem kendime, hem de size çok güldüm!