1. Giriş: Medeniyeti Ayakta Tutan Görünmez Omurga

Günümüzde insan topluluklarının üzerinde eksiksiz bir mutabakata vardığı, tartışmaya dahi lüzum görmediği kabuller oldukça sınırlıdır. Bu ender kabullerden biri; türümüzün tüm potansiyelini açığa çıkararak modern çağlara ulaşmasındaki en radikal sıçramanın, medeniyetlerin inşasıyla gerçekleştiğidir. İnsanlık, kurduğu bu kolektif medeniyet aygıtı sayesinde doğanın tüm fiziksel üstünlüklerine ve yırtıcılarına karşı tartışmasız bir üstünlük tesis etmiştir.

Peki, medeniyete ve insanlığın yarattığı tüzel mekanizmalara bu dönüştürücü vasfı kazandıran asıl güç nedir?

Cevap; bireyleri birbirine bağlayan, medeniyet sisteminin omurgasını kuran ve en önemlisi bu mekanizmanın pürüzsüz işlemesini sağlayan normatif kurallardır. Bu kuralların zaman içinde kurumlar nezdinde içselleştirilerek yerleşik bir kurum kültürüne ve hesap verebilir denetim refleksine dönüşmesidir. Nitekim Blowfield ve Frynas’ın 2005 yılında kurumsal sorumluluk üzerine yaptığı tespitte vurguladığı üzere, kurumsal yapılar yalnızca dar teknik ve ekonomik hedefler için var olamaz; şirketler ve kurumlar, toplumla ve çevreyle olan ilişkilerini ticari varlıklarının devamı ve topluma katma değer sunma zorunluluğu temelinde yönetmek zorundadır.

Keith Davis (1960): "İş insanlarının kararları ve eylemleri, en azından kısmen firmanın doğrudan ekonomik veya teknik çıkarlarının ötesine geçen gerekçelerle alınmalıdır."

İnsan aklının ürünü olan bu kurumsal mekanizmalar, ancak kendi doğuşuna ve varoluşuna hayat veren temel ilkelere riayet ettiği ölçüde işlevsel kalabilir. Keith Davis’in 1960'ta altını çizdiği gibi, kurumsal kararların doğrudan teknik veya ekonomik çıkarların ötesine geçen gerekçelere dayanması bir tercih değil, varoluşsal bir gerekliliktir. Toplumsal onaydan ve denetim mekanizmalarından kopan, kurum kültürünü yitirerek kendi varlık sebebini inkar eden hiçbir tüzel yapının uzun vadede meşruiyetini koruması mümkün değildir. Kuralın ve denetimin ortadan kalktığı yerde kurumlar, medeniyeti ilerleten bir araç olmaktan çıkıp bizzat medeniyeti aşındıran yapılara dönüşmektedir.

2. Hakkaniyet İlkesinden Sapmanın Sonuçları ve İş Dünyasından Somut Örnekler

Bu son derece basit görünen ancak tarih boyunca riayet edilmesi en çetin sınavları doğuran ilkeye hakkaniyet prensibi dersek; bu prensipten uzaklaşıldığı anda ölçeği, sermayesi veya operasyonel kapasitesi ne olursa olsun kurulan her iş modelinin, devlet teşkilatının veya sivil toplum yapısının hem fiilen hem de meşruiyet zemininde kesin bir çöküşe sürüklendiği istisnasız görülmektedir. Zira kurulan her tüzel kişilik, esasında mikro ölçekte yeni bir düzen, kural ve kurum kültürü inşa etme iddiasıdır. Nitekim bu ilkesel aşınmanın ve denetim felcinin faturası, iş dünyasının yakın tarihindeki sarsıcı skandallarda açıkça gözlemlenmektedir.

Enron ve Arthur Andersen Skandalı: Kurumsal tarihin en dramatik çöküşü sayılan Enron faciası, tam da bu hakkaniyet ve kurum kültürü yitiminin bir sonucuydu. Şirket, muhasebe hileleriyle borçlarını bilanço dışına taşırken, onu denetlemekle yükümlü olan dünyanın en köklü bağımsız denetim devlerinden Arthur Andersen ile menfaat birliği kurmuştu. Çıkar çatışmalarının göz ardı edildiği, bağımsız denetim refleksinin kâr hırsına kurban edildiği bu süreç; yalnızca yüz milyarlarca dolarlık bir piyasa devini batırmakla kalmadı, koca bir denetim devini de yok ederek küresel kurumsal güven sistemini yerle bir etti.

Volkswagen Emisyon Skandalı: Benzer bir kurum kültürü çürümesi otomotiv devi Volkswagen örneğinde yaşandı. 2015 yılında patlak veren ve tarihe emisyon skandalı olarak geçen süreçte şirket; çevreye zararlı gaz salınımını azaltacak gerçek mühendislik yatırımları yapmak yerine, laboratuvar testlerini manipüle eden hileli bir yazılım geliştirmeyi seçti. Burada yaşanan yalnızca teknik bir hile değil; kamusal denetim organlarının sektöre yönelik gevşek yaklaşımından istifade ederek piyasaya çevre dostu temiz dizel satma iddiası güden kurumsal bir hakkaniyet ihlaliydi. Şirketin ödediği on milyarlarca dolarlık tazminatın ötesinde, sanayinin uzun yıllardır inşa ettiği güven sermayesi telafisi güç bir yara aldı.

Yeşil Aklama ve Tesco Örneği: Hakkaniyetin daha örtülü biçimde aşındığı güncel örneklerde ise karşımıza yeşil aklama çıkmaktadır. Birleşik Krallık’ın perakende devi Tesco’nun ürünlerindeki çevresel duyarlılık iddialarını gerçeğe aykırı biçimde abartması ve İngiltere Reklam Standartları Otoritesi tarafından yanıltıcı beyanları nedeniyle eleştirilmesi bu tablonun somut bir tezahürüdür. Delmas ve Burbano’nun 2011 yılında dikkat çektiği gibi şirketler; esas faaliyetlerinin çevreye verdiği zararı azaltacak köklü yapısal reformlara girişmek yerine, yüzeysel pazarlama kampanyalarıyla kamuoyunu manipüle etmeye yönelebilmektedir. Tüketiciyi ve yatırımcıyı sahte çevreci iddialarla aldatan bu pratikler, Parguel ve arkadaşlarının belirttiği üzere, samimi kurumsal sürdürülebilirlik girişimlerinin meşruiyetini de dinamitlemektedir.

Kamusal Denetim Felci: Meselenin diğer cephesinde ise bizzat kamusal denetim mekanizmalarının felce uğraması yer almaktadır. Düzenleyici kurumların denetledikleri sektörün güdümüne girmesi şeklinde özetlenebilecek bu olgu; devletin denetim organlarının, denetlemekle mükellef oldukları devasa sermaye gruplarının lobi faaliyetlerine, siyasi nüfuzuna ya da teknik üstünlüğüne teslim olmasıdır. Yaptırım gücü elinden alınmış, bütçesi ve uzman kadrosu kısıtlanmış ya da sermaye baskısıyla pasifleştirilmiş denetim organları; hakkaniyeti tesis eden bir kamu kalkanı olmaktan çıkıp, ihlalleri meşrulaştıran bürokratik bir onay merciine dönüşmektedir.

3. Sonuç: Hukukun Kurucu ve Koruyucu Misyonu

Hukuk; yukarıda somut örnekleriyle izah etmeye gayret ettiğimiz kurumsal ve ahlaki çöküşlerin yaşanmaması, sonucunda bizi insan kılan ve içerisinde bulunduğumuz gezegeni paylaştığımız diğer tüm canlılardan ayıran o medeniyetler nizamının dağılmaması için var olmuş, hâlihazırda var olan ve gelecekte de varlığını sürdürecek olan kurucu disiplinin adıdır.

Tarihsel tecrübe açıkça göstermektedir ki, piyasa güçlerinin insafına ve şirketlerin kendi kendini denetlemesi yanılsamasına terk edilen hiçbir sistem hakkaniyeti koruyamamıştır. Kurum kültürünü sadece dönemsel bilançolardaki kâr rakamlarına indirgeyen kısa vadeli bakış açısı, şirketleri iflasa sürüklemekle kalmamakta; geri dönülemez bir ekolojik ve toplumsal tahribat yaratmaktadır.

Porter & van der Linde (1995): Hukukun tesis edeceği katı ve bağlayıcı standartlar şirketler için bir yük veya maliyet kalemi değil; tam aksine kaynak verimliliğini, teknolojik dönüşümü ve inovasyonu tetikleyen kurumsal bir güvencedir.

Nitekim Porter ve van der Linde’nin 1995 yılında isabetle ortaya koyduğu üzere, hukukun tesis edeceği katı ve bağlayıcı standartlar şirketler için bir yük değil; kaynak verimliliğini ve inovasyonu tetikleyen kurumsal bir güvencedir. Benzer biçimde Ioannou ve Serafeim (2019), şeffaflığı şirketlerin ihtiyarına bırakmak yerine yasal zorunluluk haline getiren normatif düzenlemelerin, kurumsal hesap verebilirliği kökten dönüştürdüğünü kanıtlamaktadır.

Şirketlerin tüzel varlığı kendiliğinden doğmamıştır; bu varlık, hukuk düzeninin ve toplumun onlara tanıdığı yetki ve meşruiyet alanında vücut bulur. Toplumun rızasını ifade eden faaliyet gösterme sosyal lisansını yitiren, kurum kültürünü aldatıcı yeşil aklama kampanyalarıyla ikame etmeye çalışan ve bağımsız denetim mekanizmalarını etkisizleştiren hiçbir yapı uzun vadede ayakta kalamaz.

Hukuk düzeni; şirket yöneticilerinin özen yükümlülüğünü sadece dar hissedar menfaatleriyle sınırlı tutan yaklaşımları aşmak, kamusal denetim organlarını sermaye baskısından koruyarak bağımsız kılmak ve bağlayıcı kurallarla hakkaniyeti teminat altına almak mecburiyetindedir. Çünkü denetimsizliğin ve kural tanımazlığın bedeli yalnızca batan şirketler, buharlaşan sermayeler ya da yozlaşan kurumlar değil; asıl bedel, insanlığın binlerce yılda inşa ettiği medeniyet zeminini ve kendi benliğini kaybetmesidir.

Av. İskender BAŞER