Mağdurun hayatta kalması, saldırının hafif olduğu anlamına gelmez. Bazen ölüm gerçekleşmez; fakat mağdur bir organını kaybeder, birden fazla organı zarar görür veya yaşamının geri kalanını kalıcı bir işlev kaybıyla sürdürmek zorunda kalır. Böyle bir olay ile hiçbir isabetin bulunmadığı bir saldırının, yalnızca ikisinin de teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle aynı ceza düzeyinde değerlendirilmesi, cezanın bireyselleştirilmesi bakımından ciddi bir sorun doğurur.
Bununla birlikte ağır yaralanma, tek başına öldürme kastını ispatlamaz. Önce eylemin öldürmeye teşebbüs mü, yoksa neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama mı olduğu belirlenmelidir. Öldürme kastı ortaya konulduktan sonra ise meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığına uygun bir teşebbüs cezası tayin edilmelidir.
Kanaatimce uygulamanın sağlıklı işlemesi, bu iki değerlendirmeyi birbirine karıştırmadan yapabilmesine bağlıdır.
1. Önce suçun niteliği: Öldürme kastı hangi ölçütlerle belirlenir?
TCK m.35 uyarınca teşebbüs, işlenmesi amaçlanan suçun elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icrasına başlanmasına rağmen failin elinde olmayan nedenlerle tamamlanamamasıdır. Öldürmeye teşebbüste ölüm gerçekleşmemiştir; fakat failin iradesi öldürmeye yönelmiştir. Yaralama suçunda ise kastın yöneldiği netice farklıdır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 02.05.2006 tarihli, 2006/1-97 E., 2006/132 K. sayılı kararında öldürme ve yaralama kastını ayırmak için olay öncesi, olay sırası ve olay sonrasındaki davranışların birlikte değerlendirilmesi gerektiği açıklanmıştır. Fail ile mağdur arasındaki husumet, kullanılan alet, atış veya darbe sayısı ve mesafesi, yaraların yeri ve niteliği, hedef seçme olanağı, olayın seyri ve saldırının sona erme nedeni bu değerlendirmede dikkate alınır.[1]
Bu ölçütler, tek başına eylemin öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilmesini gerektiren birer formül değildir. Bıçak kullanılması her olayda öldürme kastını göstermez. Önceden husumet bulunmaması da ani gelişen bir olayda öldürme kastının oluşmasını engellemez. Darbe sayısı, diğer olgulardan koparılarak değerlendirilemez; tek darbe öldürmeye teşebbüs oluşturabileceği gibi, birden fazla darbe de somut olayın koşullarına göre yaralama suçunu oluşturabilir.
Hayati bölgenin hedef alınması önemlidir; ancak hedef seçme imkânı ayrıca araştırılmalıdır. Göğse bilinçli olarak yöneltilen darbe ile hareketli bir boğuşma sırasında isabet eden darbe aynı gerekçeyle değerlendirilemez. Yaralanmanın derinliği, kullanılan aletin özellikleri, tarafların konumu ve olayın görüntüleri bu ayrımda belirleyici olabilir.
Saldırının neden sona erdiği de incelenmelidir. Mağdurun kaçması, başkalarının müdahalesi veya failin etkisiz hâle getirilmesi ile saldırıya kendiliğinden son verilmesi farklı olgulardır. Öte yandan failin devam etmemesi, her olayda yaralama kastı anlamına gelmez; fail amaçladığı ölüm sonucunun gerçekleşeceğini düşünmüş de olabilir.
Nitekim yukarıda belirtilen Ceza Genel Kurulu kararında, aralarındaki tartışma nedeniyle aniden gelişen olayda hem nacak hem de bıçak kullandığı ve mağdureyi, sol 6. interkostal aralıkta toraksa nafiz olan ve pnomotoraks oluşturan tek sayıda kesici delici alet darbesiyle hayati tehlikeye neden olacak şekilde, kafa ve sol femurdaki diğer iki kesici alet darbeleriyle ise hayati tehlikeye neden olmayacak halde üç yerinden yaraladığı, herhangi bir engel neden bulunmadığından eylemine devam etme olanağı olduğu halde, mağdurenin yapmamasını söylemesi üzerine, eylemini sürdürmeyerek bırakıp gittiği olayda hayati tehlike doğuran yaralanmaya rağmen öldürme kastındaki giderilemeyen kuşku sanık lehine değerlendirilmiştir. Kararın önemi, ölçütleri sıralamasının yanında, ağır neticeden otomatik olarak öldürme kastına geçilemeyeceğini göstermesidir.
Öğretide de failin kastının belirlenmesinin esas itibarıyla bir ispat sorunu olduğu vurgulanmaktadır. [2]
Bize göre adli rapor, failin zihnindeki iradeyi doğrudan belirleyen bir belge gibi kullanılmamalı, olayın diğer delilleriyle birlikte değerlendirilmelidir.
2. Öldürme kastının ispatından sonra TCK m.35 kapsamında cezanın belirlenmesi
Eylemin öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturduğu kabul edildikten sonra ikinci soru ortaya çıkar: Kanundaki ceza aralığının hangi noktasında hüküm kurulacaktır?
Burada özel ölçüt, TCK m.35/2'deki meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığıdır. TCK m.3'teki orantılılık ilkesi ve m.61'deki bireyselleştirme sistemi de gözetilmelidir. Ancak kasten öldürmenin temel şekli müebbet hapis cezasını gerektirdiğinden, teknik bakımdan tartışılan husus, süreli bir temel cezayı artırmaktan çok, teşebbüs nedeniyle uygulanacak süreli hapis cezasını belirlemektir.[1]
Bu ayrımın pratik karşılığı vardır. Öldürme kastını ortaya koyan olguların belirtilmesi, ceza miktarının ayrıca gerekçelendirilmesi ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Mahkeme, yaralanmanın hangi özelliklerinin seçilen ceza düzeyini gerektirdiğini açıklamalıdır.
7550 sayılı Kanun'un 8. maddesiyle TCK m.35/2'deki sınırlar değiştirilmiştir. Müebbet hapis yerine uygulanacak teşebbüs cezası 9–15 yıldan 10–18 yıla; ağırlaştırılmış müebbet hapis yerine uygulanacak ceza ise 13–20 yıldan 14–21 yıla çıkarılmıştır.[3]
Eski tarihli kararların ceza miktarları bu nedenle güncel sınırlar içinde verilmiş kararlar gibi okunmamalıdır.
Değişiklikten önce işlenen suçlarda TCK m.7 uyarınca lehe kanun değerlendirmesi yapılmalıdır. Kararın yeni tarihli olması, suç tarihinden bağımsız olarak yeni sınırların uygulanmasını gerektirmez.
3. Pankreasta anatomik eksiklik ve sürekli işlev zayıflaması
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 02.05.2016 tarihli, 2015/3711 E., 2016/2264 K. sayılı kararı, pankreasla ilgili somut bir örnektir.
Olayda mide ve duodenumda perforasyon, karaciğer, pankreas ve vena cava inferior yaralanması bulunmaktadır. Ayrıca pankreastaki olaya bağlı anatomik eksiklik organ işlevinin sürekli zayıflamasına yol açmış, el bileğinde damar ve sinir kesileri meydana gelmiştir.
Daire, bu zarar ve tehlike karşısında TCK m.35 uygulamasında üst sınıra yakın ceza verilmesi gerekirken 12 yıl hapis cezası belirlenmesini eksik ceza olarak değerlendirmiştir. Aleyhe temyiz bulunmadığından bu husus bozma nedeni yapılmamıştır.[4]
Burada dikkat edilmesi gereken, kararın pankreasın tamamen alınmasına ilişkin olmamasıdır. Metinde pankreastaki anatomik eksiklik ve sürekli işlev zayıflaması bulunmaktadır. Kararın gösterdiği, kalıcı işlev zayıflamasının diğer organ ve damar yaralanmalarıyla birlikte ceza miktarına etkili olduğudur.
Kanaatimce bir organın tamamen kaybedilmesini beklemek doğru değildir. Organ varlığını sürdürse bile işlevindeki kalıcı azalma, ortaya çıkan zararın değerlendirilmesinde karşılık bulmalıdır.
4. Çoklu organ ve büyük damar hasarı
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 13.12.2017 tarihli, 2016/3749 E., 2017/5012 K. sayılı kararında, av tüfeğiyle gerçekleşen saldırıda karaciğer, mide, ince ve kalın bağırsak, pankreas ve büyük damar harabiyeti ile göğüs içi hava birikimi ve hayati tehlike bulunmaktadır.
Daire, o tarihteki 9–15 yıllık aralıkta belirlenen 12 yıllık teşebbüs cezasını yetersiz bulmuş, zararın ve tehlikenin ağırlığı nedeniyle üst sınıra yakın ceza gerektiğini belirtmiştir. Aleyhe temyiz bulunmadığından eksiklik bozma nedeni yapılmamıştır.[5]
Bu karar, yalnızca alt sınırdan bir miktar uzaklaşmanın yeterli olmayabileceğini göstermektedir. Değerlendirilmesi gereken, cezanın alt sınırın üzerinde bulunması değil, somut zararla orantılı olup olmadığıdır.
5. Dalak kaybı: Alt sınırdan uzaklaşmanın derecesi de denetlenir
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 24.02.2026 tarihli, 2026/462 E., 2026/1285 K. sayılı kararında mağdurun yaşamını tehlikeye sokan yaralanması ve dalağın çıkarılması nedeniyle organ işlevini yitirmesi değerlendirilmiştir.
Daire, uygulanabilir eski 9–15 yıllık aralıkta 10 yıl hapis cezası belirlenmesini, zarar ve tehlikenin ağırlığı ile orantılılık ilkesi bakımından yetersiz bulmuştur. Aleyhe temyiz bulunmadığından hüküm bu yönden bozulmamıştır.[6]
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 21.05.2025 tarihli, 2024/4268 E., 2025/4122 K. sayılı kararında ise hemotoraks, pankreas ve diyafram hasarı ile dalağın alınmasına yol açan iki kesici-delici alet yaralanması vardır. Daire, eski 9–15 yıllık aralıkta 13 yıl belirlenmesini dahi yetersiz görerek üst sınıra daha fazla yaklaşılması gerektiğini ifade etmiştir. Bu husus da aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.[6]
Bu kararlar “dalak kaybının cezası şu yıldır” biçiminde bir tarife oluşturmaz. Organ kaybının eşlik eden yaralanmalar ve yaşamsal tehlikeyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini gösterir.
6. Birden fazla organ kaybı ve görme kaybı: Üst sınırdan ceza
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 01.07.2020 tarihli, 2019/4053 E., 2020/1564 K. sayılı kararı, üst sınıra yaklaşma ile üst sınırdan ceza belirleme arasındaki ayrımı somutlaştırmaktadır.
Mağdurlardan birinde 2 mermi isabeti sonucunda hemotoraks, akciğerin yarısının ve dalağın alınması ile ağır parçalı bacak kırığı bulunmaktadır. Diğer mağdurda 6 mermi isabeti sonucu dalak, karaciğerin yarısı ve bağırsakların bir bölümünün alınması, sağ gözün kaybı ve ağır kemik kırıkları oluşmuştur.
Daire, ilk mağdur yönünden üst sınıra yakın, ikinci mağdur yönünden ise üst sınırdan ceza belirlenmesi gerektiğini kabul ederek eksik cezalar nedeniyle hükmü bozmuştur.[7]
Aynı olayda, aynı failin eylemleri bakımından mağdurların uğradığı zararların farklılığı ceza düzeyine yansımıştır.
Bize göre bu yaklaşım, bireyselleştirmenin yalnızca failin kişisel özelliklerinden ibaret olmadığını,mağdurda oluşan somut zararı da kapsadığını ortaya koymaktadır.
7. Darbe sayısı ve saldırının yoğunluğu: Alt sınırdan uzaklaşma
Darbe sayısı, öldürme kastının belirlenmesinin yanında, öldürmeye teşebbüs kabul edildikten sonra cezanın tayininde de önem taşır. Darbelerin sayısı, yöneltildiği bölgeler ve oluşturduğu yaralanmalar birlikte değerlendirilerek saldırının meydana getirdiği zarar ve tehlikenin ağırlığı belirlenmelidir.
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2011/1721 E., 2012/4731 K. sayılı kararında, sanıkların araçtan inerek ellerindeki bıçaklarla mağduru kovaladıkları,mağdurun yere düşmesi üzerine her iki sanığın göğüs, batın, sırt, kalça ve bacak bölgelerine bıçakla vurdukları olay değerlendirilmiştir. Mağdur, on bir isabet sonucunda hayati tehlike geçirecek ve basit bir tıbbi müdahaleyle giderilemeyecek şekilde yaralanmıştır.
Daire, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı karşısında, o tarihte uygulanabilir olan 9–15 yıllık ceza aralığında alt ve üst sınırlar arasında makul bir ceza belirlenmesi gerekirken, sanıklar hakkında alt sınırdan 9 yıl hapis cezasına hükmedilmesini eksik ceza tayini olarak değerlendirmiştir.[8]
Kanaatimce bu karar, alt sınırdan uzaklaşılması için mutlaka organ kaybının bulunmasının gerekmediğini göstermektedir. Mağdurun kovalanması, yere düştükten sonra saldırının sürdürülmesi ve hayati bölgeler dâhil farklı vücut bölgelerine on bir darbe isabet ettirilmesi, oluşan yaşamsal tehlikeyle birlikte ceza miktarına yansıtılmalıdır. Bununla birlikte karar, yalnızca darbe sayısına bağlı bir ceza tarifesi getirmemekte; saldırının bütününün oluşturduğu zarar ve tehlikeyi esas almaktadır.
8. Böbreğin alınması ve eşlik eden damar yaralanmaları: Üst sınıra yakın ceza
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2011/3186 E., 2011/3385 K. sayılı kararında, sanığın mağdura bıçakla beş kez vurması sonucunda göğüs ve kol bölgelerinde kesiler, solda hemotoraks, sol böbrekte laserasyon ve sol böbrek arter ve veninde yaralanma meydana geldiği; mağdurun sol böbreğinin alınmasına ve hayati tehlike geçirmesine neden olunduğu olay değerlendirilmiştir.
Daire, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı dikkate alındığında, o tarihte uygulanabilir olan 9–15 yıllık ceza aralığında TCK m.35 uyarınca cezanın üst sınıra yakın belirlenmesi gerekirken 13 yıl olarak tayin edilmesini yetersiz bulmuştur.[9]
Bu kararın dikkat çekici yönü, alt sınırdan dört yıl uzaklaşılmış olmasının dahi somut olayda yeterli görülmemesidir. Böbreğin alınması, böbreği besleyen damarların yaralanması ve hemotoraksın oluşturduğu zarar ve tehlike birlikte değerlendirilmiştir. Kanaatimce bu yaklaşım, organ kaybının yalnızca alt sınırdan uzaklaşmaya gerekçe yapılmasının yeterli olmadığını; uzaklaşmanın derecesinin de meydana gelen ağır sonuçla orantılı olması gerektiğini göstermektedir.
Bununla birlikte karar, her böbrek kaybında aynı miktarda ceza verilmesini gerektiren bir tarife olarak okunmamalıdır. Darbe sayısı, eşlik eden damar ve göğüs yaralanmaları ile yaşamsal tehlikenin birlikte oluşturduğu ağırlık, ceza miktarının somut gerekçesini meydana getirmektedir.
9. Çoklu kemik kırıkları ve kafa kemiğinde çökme kırığı: Alt sınırdan uzaklaşmanın derecesi
Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2011/3207 E., 2011/5953 K. sayılı kararında, sanığın bıçakla gerçekleştirdiği saldırı sonucunda mağdurun yüzünde, başında ve elinde çok sayıda kesi; el bileği ve el düzeyinde kırıklar, yüz kemiklerinde kırıklar ve kafa kemiğinde çökme kırığı meydana geldiği olay değerlendirilmiştir. Yaralanmanın mağdurun hayatını tehlikeye soktuğu, 45 gün iş ve güçten kalmasına neden olduğu ve birden fazla kırığın hayat fonksiyonlarını ağır (6) derecede etkilediği belirlenmiştir.
Daire, meydana gelen zararın ağırlığı karşısında, o tarihte uygulanabilir olan 9–15 yıllık ceza aralığında TCK m.35 uyarınca alt ve üst sınırlar arasında makul bir ceza belirlenmesi gerekirken 12 yıl hapis cezası verilmesini eksik ceza tayini olarak değerlendirmiştir.[10]
Bu karar, organ kaybı bulunmasa da çoklu kemik kırıkları ve özellikle kafa kemiğindeki çökme kırığının, teşebbüs cezasının belirlenmesinde önemli bir ağırlık taşıyabileceğini göstermektedir. Kanaatimce burada dikkat çekici olan, alt sınırdan üç yıl uzaklaşılmasının dahi yeterli görülmemesidir. Mahkemenin yalnızca alt sınırın üzerinde ceza belirlemesi yeterli olmayıp, uzaklaşmanın derecesini de somut zararın ağırlığıyla ilişkilendirmesi gerekir.
Bununla birlikte karar, ağır (6) derecedeki her kırık için belirli bir ceza miktarı öngörmemektedir. Çok sayıda kesi, farklı bölgelerdeki kırıklar, kafa kemiğinde çökme kırığı ve yaşamsal tehlike birlikte değerlendirilmiştir. Dolayısıyla ceza gerekçesinde yalnızca kırıkların derecesinin belirtilmesiyle yetinilmemeli, yaralanmaların bütünü ve mağdurda meydana getirdiği sonuçlar açıklanmalıdır.
10. Hangi hâller daha fazla uzaklaşmayı gerektirebilir?
İncelenen kararların ortak yönü, tek bir tıbbi bulguya sabit bir ceza bağlamamalarıdır. Bununla birlikte organın alınması, kalıcı organ işlev kaybı veya zayıflaması, birden fazla organın zarar görmesi, büyük damar yaralanması, görme kaybı ve ağır kırıkların birlikte bulunması, alt sınırdan daha fazla uzaklaşmayı gerektiren olgular olarak öne çıkmaktadır.
Bu bulguların sayılması da tek başına yeterli değildir. Ameliyat kayıtları, organın ne ölçüde çıkarıldığı, kalıcı işlev kaybının niteliği ve yaralanmaların ayrı ayrı yaşamsal tehlike yaratıp yaratmadığı açıklığa kavuşturulmalıdır.
Adli Tıp Kurumunun yaralama rehberinde de sürekli işlev zayıflaması ile işlev yitimi, organın anatomik yapısı ve fonksiyonuna göre değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeler, tazminat hukukundaki maluliyet oranıyla özdeş değildir.[11]
Öte yandan kanunun ölçütü yalnızca gerçekleşen zarar değildir; meydana gelen tehlike de önemlidir. İsabet bulunmaması her durumda otomatik olarak alt sınırdan ceza verilmesini gerektirmez. Somut saldırının yarattığı tehlike ayrıca gerekçelendirilmelidir.
11. Ceza gerekçesi ve kanun yolu denetimi
Kanaatimce gerekçeli kararda önce yaralanmanın somut özellikleri gösterilmeli, ardından bunların zarar ve tehlikenin ağırlığı bakımından anlamı açıklanmalı, son olarak seçilen ceza miktarıyla bağlantı kurulmalıdır. Kanundaki ölçütlerin matbu biçimde tekrarlanması bu bağlantının yerine geçemez.
İncelenen kararların bazılarında eksik cezanın tespit edilmesine rağmen hükmün onanması da ayrıca önem taşır. Aleyhe temyiz bulunmaması nedeniyle bozma yapılmaması, belirlenen cezanın maddi hukuk bakımından yeterli bulunduğu anlamına gelmez. Kararın hüküm sonucu ile gerekçesindeki ceza eleştirisi birlikte okunmalıdır.
Son olarak, öldürme kastı belirlenmeden organ kaybından hareketle öldürmeye teşebbüs cezasına geçilemez. Failin kendi çabalarıyla ölüm neticesini önlediği olaylarda TCK m.36'daki gönüllü vazgeçme koşulları da ayrıca incelenmelidir.
Suç vasfı, teşebbüs cezası ve diğer indirim nedenlerinin ayrı ayrı gerekçelendirilmesi gerekir.
Sonuç
Öldürmeye teşebbüs dosyasında iki ayrı sorunun cevabı verilmelidir: Failin öldürme kastıyla hareket ettiği ispatlanmış mıdır? İspatlanmışsa meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı hangi ceza düzeyini gerektirmektedir?
Ağır yaralanma öldürme kastının yerine tek başına geçirilemez. Ancak öldürme kastı ispatlandıktan sonra organ kaybı, kalıcı işlev zayıflaması ve çoklu organ hasarı da ceza tayininde etkisiz bırakılamaz.
Kasten öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilen olaylarda, cezanın hangi düzeyde belirlenmesi gerektiği konusunda kesin sınırlar çizmek kolay değildir. Uygulamada Yargıtay, somut olayın özelliklerine göre belirlenen cezayı yetersiz bulabildiği gibi fazla da bulabilmektedir. Bu nedenle incelenen kararlardan hareketle “şu yaralanmaya şu kadar yıl ceza verilir” biçiminde kesin bir sonuç söyleyebilmek mümkün değildir. Organ kaybı, darbe sayısı, yaralanmanın yeri ve ağırlığı önemli ölçütlerdir; ancak bunların ceza miktarına etkisi her olayda aynı değildir.
Kanaatimizce cezanın bireyselleştirilmesi, matematikteki gibi değişmez sonuçlar veren bir işlem değildir. Bununla birlikte kesin bir hesaplama yönteminin bulunmaması, ceza miktarının gerekçesiz biçimde belirlenebileceği anlamına da gelmez. Takdir yetkisi, gerekçelendirme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Mahkeme, neden alt sınırda kaldığını veya bu sınırdan ne ölçüde uzaklaştığını somut olgularla açıklamalı; Yargıtay denetimi de cezanın azlığı ya da fazlalığı değerlendirmesini aynı açıklıkla ortaya koymalıdır. Böylece farklı ceza miktarlarının hangi hukuki ve olgusal nedenlere dayandığı anlaşılabilir ve denetlenebilir hâle gelir.
Kaynaklar ve kararlar
[1] Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 02.05.2006, 2006/1-97 E., 2006/132 K. sayılı kararı
[2] Fatih Birtek, “Kasten Öldürmeye Teşebbüs ve Kasten Yaralama Suçlarının Manevi Unsur Bakımından Ayırt Edilmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2009, C.58, S.2, özellikle s.255–257 ve 276. Makale.
[3] 7550 sayılı Kanun, m.8; kabul tarihi 04.06.2025, Resmî Gazete 04.06.2025, sayı 32920, 1. mükerrer.
[4] Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 02.05.2016, 2015/3711 E., 2016/2264 K.sayılı kararı
[5] Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 13.12.2017, 2016/3749 E., 2017/5012 K.sayılı kararı
[6] Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 24.02.2026, 2026/462 E., 2026/1285 K., özellikle gerekçe III/1.
Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 21.05.2025, 2024/4268 E., 2025/4122 K., özellikle gerekçe III/1.
[7] Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 01.07.2020, 2019/4053 E., 2020/1564 K.
[8] Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2011/1721 E., 2012/4731 K. sayılı kararı
[9 ] Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2011/3186 E., 2011/3385 K. sayılı kararı
[10] Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 2011/3207 E., 2011/5953 K. sayılı kararında
[11] Adli Tıp Kurumu, “Türk Ceza Kanunu'nda Tanımlanan Yaralama Suçlarının Adli Tıp Açısından Değerlendirilmesi”, Haziran 2019, özellikle s.21 ve 32.
Next