Hukuk devletinin temel gereklerinden biri, kamu gücünün kullanımının hukuki sınırlar içerisinde gerçekleşmesi ve bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin devletin bütün organları karşısında korunmasıdır. Kamu düzeninin sağlanması, suçların önlenmesi ve toplumsal güvenliğin korunması amacıyla kolluk görevlilerine tanınan zor kullanma yetkisi, niteliği itibarıyla istisnai bir kamu gücü müdahalesidir. Bu yetkinin varlığı, kolluk görevlilerine sınırsız hareket alanı tanımadığı gibi görev sırasında gerçekleştirilen her türlü fiziksel müdahaleyi de hukuka uygun hâle getirmemektedir.
Kolluk görevlilerinin zor kullanma yetkisi, kanunilik, gereklilik ve ölçülülük ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi gereken bir yetkidir. Söz konusu yetkinin sınırlarının aşılması, yalnızca idari ve disiplin sorumluluğunu değil, gerçekleştirilen eylemin niteliğine göre cezai sorumluluğu da gündeme getirmektedir. Bu nedenle kolluk müdahalelerinin hukuka uygunluğunun belirlenmesinde müdahalenin amacı, gerçekleştiği koşullar, kullanılan kuvvetin derecesi ve müdahalenin kişi üzerindeki sonuçları birlikte değerlendirilmelidir.
Kolluk Görevlilerinin Zor Kullanma Yetkisinin Hukuki Dayanağı ve Sınırları
Kolluk görevlilerinin zor kullanma yetkisinin temel hukuki dayanağı, 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 16. maddesidir. Anılan düzenleme uyarınca polis, görevini yerine getirirken direnişle karşılaşması hâlinde, söz konusu direnişi kırmak amacıyla ve ancak direnişi kıracak ölçüde zor kullanmaya yetkilidir. Kanun koyucu, bu yetkinin kullanılmasını direnişin mahiyetine ve derecesine bağlı kılmış; bedeni kuvvet, maddi güç ve kanuni şartların gerçekleşmesi hâlinde silah kullanımını kademeli bir sistem içerisinde düzenlemiştir. Söz konusu düzenlemenin lafzından ve amacından açıkça anlaşılacağı üzere zor kullanma yetkisi, kolluk görevlilerine tanınmış mutlak ve sınırsız bir müdahale yetkisi olmayıp belirli hukuki koşulların varlığına bağlı olarak kullanılabilecek istisnai bir kamu gücü yetkisidir.
Zor kullanma yetkisinin hukuka uygunluğunun değerlendirilmesinde öncelikle müdahaleyi gerektiren hukuki ve fiilî koşulların mevcut olup olmadığının tespit edilmesi gerekmektedir. Kolluk görevlisinin kanundan kaynaklanan bir yetkiye sahip olması, gerçekleştirdiği her türlü fiziksel müdahalenin kendiliğinden hukuka uygun kabul edilmesini sağlamamaktadır. Zira bir yetkinin kanunla tanınmış olması ile somut olayda bu yetkinin kullanılmasını haklı kılan koşulların gerçekleşmesi birbirinden farklı hukuki meselelerdir. Bu bağlamda kolluk müdahalesinin meşruiyeti, yalnızca müdahalede bulunan kişinin kamu görevlisi sıfatını taşımasına değil, müdahalenin hukuki dayanağına, ulaşılmak istenen amaca, müdahaleyi zorunlu kılan koşulların varlığına ve kullanılan kuvvetin niteliğine bağlıdır.
Özellikle Anayasa’nın 13. maddesinde düzenlenen temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin esaslar ile 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkı, kolluk görevlilerinin zor kullanma yetkisinin değerlendirilmesinde birlikte gözetilmelidir. Kamu düzeninin korunması amacıyla gerçekleştirilen bir müdahale, temel hak ve özgürlüklere yönelik bir sınırlama oluşturduğundan, bu müdahalenin kanuni dayanağının bulunmasının yanında demokratik hukuk devletinin gerekleriyle ve ölçülülük ilkesiyle de bağdaşması gerekmektedir. Bununla birlikte Anayasa’nın 17. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen işkence ve kötü muamele yasağının mutlak niteliği karşısında, kamu düzeninin korunması veya suçla mücadele edilmesi gerekçeleri, kötü muamele niteliğine ulaşan bir müdahaleyi meşru hâle getiremez.
Zor kullanma yetkisinin sınırlarının belirlenmesinde ölçülülük ilkesi özel bir önem taşımaktadır. Ölçülülük ilkesi, gerçekleştirilen müdahalenin ulaşılmak istenen meşru amaca elverişli olmasını, aynı amaca daha hafif bir müdahaleyle ulaşılmasının mümkün bulunmamasını ve bireyin temel haklarına yönelik müdahalenin korunmak istenen hukuki yararla makul bir denge içerisinde olmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede kolluk görevlisinin karşılaştığı direnişin niteliği, yoğunluğu ve oluşturduğu tehlike dikkate alınmaksızın fiziksel kuvvete başvurulması veya mevcut tehlikenin bertaraf edilmesi için gerekli olanın üzerinde kuvvet kullanılması, müdahalenin hukuka uygunluğunu tartışmalı hâle getirecektir. Kolluk görevlisinin sahip olduğu takdir yetkisi de bu ilkelerle sınırlı olup müdahalenin derecesinin yalnızca görevlinin kişisel değerlendirmesine bırakıldığı söylenemez.
Kanunda öngörülen kademelilik ilkesi de zor kullanma yetkisinin keyfî biçimde kullanılmasını önlemeye yönelik temel güvencelerden biridir. Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 16. maddesinde bedeni kuvvet ile maddi güç arasında ayrım yapılmış; maddi güç kapsamında kelepçe, cop, basınçlı su, göz yaşartıcı gaz ve benzeri araçların kullanılması düzenlenmiştir. Ancak kanunda farklı müdahale araçlarına yer verilmiş olması, bunların somut olayın koşulları gözetilmeksizin kullanılabileceği anlamına gelmemektedir. Kullanılacak aracın ve uygulanacak kuvvetin belirlenmesinde karşılaşılan direnişin derecesi, müdahalenin amacı ve kişinin içinde bulunduğu koşullar esas alınmalıdır. Kademelilik ilkesi her olayda bütün müdahale aşamalarının sırasıyla uygulanmasını zorunlu kılmamakla birlikte, tercih edilen yöntemin neden gerekli olduğunun ve daha hafif bir müdahalenin neden yeterli olmayacağının somut koşullarla açıklanabilmesini gerektirir. Özellikle silah kullanımı, kanunda ayrıca öngörülen şartlara tabi olup sıradan bir zor kullanma yöntemi olarak değerlendirilemez.
Öte yandan aynı kanuni düzenlemede, kural olarak zor kullanmadan önce ilgili kişiye direnmeye devam etmesi hâlinde kuvvet kullanılacağı yönünde ihtarda bulunulması öngörülmüştür. Direnişin mahiyeti ve derecesi gerektirdiğinde ihtarda bulunulmaksızın zor kullanılması mümkün olmakla birlikte, bu istisnanın da somut olayın koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla herhangi bir direnme veya acil müdahale gerekliliği bulunmaksızın, doğrudan fiziksel kuvvete başvurulması, kanunun zor kullanma yetkisine yüklediği amaç ve sınırlamalarla bağdaşmayabilir.
Zor kullanma yetkisinin değerlendirilmesinde üzerinde durulması gereken bir diğer husus, müdahalenin gerekliliğinin olayın her aşamasında devam edip etmediğidir. Özellikle yakalama ve gözaltına alma işlemleri sırasında kişinin başlangıçta direnmiş olması, söz konusu direnişin sona ermesinden sonra gerçekleştirilen bütün müdahalelerin hukuka uygun kabul edilmesini sağlamaz. Bir kişinin etkisiz hâle getirilmesi, fiilen kontrol altına alınması veya kendisine yönelik yakalama işleminin tamamlanması sonrasında gerçekleştirilen fiziksel müdahaleler bakımından yeni bir zorunluluk değerlendirmesi yapılması gerekir. Direnişin ortadan kalktığı ve kişinin artık kolluk görevlilerinin kontrolü altında bulunduğu durumlarda, cezalandırma veya misilleme niteliğindeki fiziksel müdahaleler zor kullanma yetkisinin sınırları içerisinde değerlendirilemez. Bununla birlikte yakalamanın güvenli biçimde tamamlanması veya somut bir tehlikenin önlenmesi için gerekli olan ölçülü güvenlik tedbirleri, hukuki koşulları mevcut olduğu sürece uygulanabilir.
Bu noktada kolluk görevlilerinin zor kullanma yetkisi ile meşru savunma kapsamında gerçekleştirilebilecek müdahalelerin birbirinden ayrılması gerekmektedir. Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu’nun 16. maddesi, kolluk görevlilerinin kendilerine veya üçüncü kişilere yönelen saldırılar karşısında Türk Ceza Kanunu’nun meşru savunmaya ilişkin hükümleri çerçevesinde hareket edebileceklerini de düzenlemektedir. Ancak bu durum, kamu görevlisine yönelik her türlü olumsuz davranışın fiziksel kuvvet kullanılarak karşılık verilmesini haklı kılmamaktadır. Meşru savunma hükümlerinin uygulanabilmesi için haksız saldırının varlığı, saldırının güncelliği ve savunmanın saldırıyla orantılı olması gibi hukuki koşulların ayrıca gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu nedenle kolluk görevlisinin yetkisini kullanırken karşılaştığı sözlü itirazlar ile kendisine veya başkasına yönelik fiilî saldırıların aynı hukuki kapsamda değerlendirilmesi mümkün değildir.
Nitekim kolluk görevlisine yönelik sözlü bir tartışmanın, hakaret iddiasının veya kişinin kolluk işlemlerini eleştirmesinin tek başına fiziksel şiddet uygulanmasını haklı kıldığı söylenemez. Kolluk görevlilerine görevleri nedeniyle yöneltilen hukuka aykırı söz ve davranışların ceza hukuku bakımından ayrıca değerlendirilmesi mümkün olmakla birlikte, bu durum ilgili kamu görevlisine kişiyi doğrudan cezalandırma yetkisi tanımamaktadır. Kişinin sarf ettiği sözlerin hakaret, tehdit veya başka bir suçun unsurlarını oluşturup oluşturmadığı yetkili adli merciler tarafından değerlendirilecek ayrı bir hukuki meseledir. Kolluk görevlisinin görevi ise karşılaştığı davranışın kişisel olarak kendisinde meydana getirdiği öfke veya rahatsızlıktan bağımsız biçimde, kanunun kendisine tanıdığı yetkileri objektiflik ve ölçülülük ilkeleri çerçevesinde kullanmaktır.
Bu çerçevede kişinin kolluk görevlilerine karşı olumsuz bir tutum sergilemesi, yapılan işlemlere sözlü olarak itiraz etmesi veya görevlilerle tartışması, başka bir hukuki gereklilik bulunmadıkça, kişinin vücut bütünlüğüne yönelik müdahaleyi meşru hâle getirmez. Aksi yöndeki bir kabul, kolluk görevlilerinin zor kullanma yetkisinin kamu düzenini sağlamaya yönelik bir araç olmaktan çıkarılarak bireylerin davranışlarını cezalandırmaya yönelik bir yaptırım mekanizmasına dönüşmesine neden olacaktır. Oysa ceza verme yetkisi, hukuk devletinde kanunda öngörülen usuller çerçevesinde bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından kullanılabilecek bir yetkidir. Kolluk görevlilerine tanınan zor kullanma yetkisinin bu yetkiyle karıştırılması, ceza hukukunun temel ilkeleriyle ve kişilerin anayasal güvenceleriyle bağdaşmamaktadır.
Kolluk müdahalelerinde kullanılan kuvvetin hukuka uygunluğunun belirlenmesi bakımından, müdahalenin yalnızca başlangıç koşullarının değil, uygulanma sürecinin ve meydana gelen sonuçlarının da değerlendirilmesi zorunludur. Bu kapsamda kişinin müdahaleden önceki ve sonraki fiziksel durumu, olay sırasında direnme davranışının bulunup bulunmadığı, uygulanan müdahalenin süresi, kullanılan araçların niteliği ve olayın gerçekleşme biçimi birlikte incelenmelidir. Özellikle kolluk görevlilerinin fiilî hâkimiyeti altında bulunan bir kişinin vücudunda yaralanmaların meydana gelmesi durumunda, bu yaralanmaların nasıl oluştuğunun ve uygulanan kuvvetin hangi somut zorunluluğa dayandığının ortaya konulması büyük önem taşımaktadır. Müdahalenin hukuka uygunluğunun yalnızca kolluk görevlilerinin beyanlarına veya düzenledikleri tutanaklara dayanılarak kabul edilmesi, olayın bütün koşullarının nesnel biçimde incelenmesi gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır.
Sonuç olarak kolluk görevlilerine tanınan zor kullanma yetkisi, kamu gücünün hukuka bağlılığı ilkesinden bağımsız biçimde değerlendirilemez. Zor kullanmanın meşruiyeti, kolluk görevlisinin kamu otoritesini temsil etmesinden değil, gerçekleştirilen müdahalenin kanuni koşullara ve anayasal güvencelere uygun olmasından kaynaklanmaktadır. Kamu düzeninin korunması amacıyla tanınan bir yetkinin bireyin fiziksel bütünlüğünü ihlal eden keyfî bir müdahaleye dönüşmesi, hukuk devletinin temel ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi kamu görevlisinin somut olayın koşullarına göre cezai sorumluluğunu da gündeme getirecektir.
Zor Kullanma Yetkisinin Aşılması ve Kolluk Görevlilerinin Cezai Sorumluluğu
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 256. maddesi, zor kullanma yetkisine sahip kamu görevlisinin görevini yerine getirdiği sırada görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması hâlinde kasten yaralama suçuna ilişkin hükümlerin uygulanacağını düzenlemektedir. Söz konusu hüküm, kamu görevlilerinin kanundan kaynaklanan müdahale yetkilerinin sınırlarını aşmaları durumunda cezai sorumluluklarının doğacağını açıkça ortaya koymaktadır.
Bu kapsamda kolluk görevlisinin bir kişiyi yakalama veya etkisiz hâle getirme amacıyla gerçekleştirdiği müdahalenin, başlangıç itibarıyla hukuka uygun olması, müdahalenin devamındaki tüm davranışları da hukuka uygun hâle getirmemektedir. Özellikle direnişi sona ermiş, kelepçelenmiş veya kolluğun fiilî hâkimiyeti altına girmiş bir kişiye yönelik fiziksel şiddetin sürdürülmesi, somut olayın koşullarına göre zor kullanma yetkisinin aşılması suçunu gündeme getirebilecektir.
Bu noktada Türk Ceza Kanunu’nun 86. maddesinde düzenlenen kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler önem kazanmaktadır. Ayrıca eylemin kamu görevlisinin sahip bulunduğu nüfuzun kötüye kullanılması suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde TCK m. 86/3-d kapsamında öngörülen nitelikli hâlin uygulanma koşulları da değerlendirilmelidir.
Öte yandan kolluk görevlileri tarafından gerçekleştirilen hukuka aykırı fiziksel müdahalelerin her durumda yalnızca kasten yaralama suçu kapsamında ele alınması mümkün değildir. Şiddetin niteliği, yoğunluğu, süresi, uygulanma biçimi ve mağdur üzerindeki fiziksel ya da psikolojik etkileri dikkate alınarak TCK m. 94 kapsamında işkence veya TCK m. 96 kapsamında eziyet suçlarının oluşup oluşmadığı da araştırılmalıdır.
İşkence suçunun değerlendirilmesinde özellikle kamu görevlisinin gerçekleştirdiği davranışların insan onuruyla bağdaşmayan niteliği önem taşımaktadır. Kişinin kamu görevlilerinin denetimi altında bulunduğu bir ortamda fiziksel veya psikolojik şiddete maruz bırakılması, eylemin hukuki niteliğinin belirlenmesinde ayrıca dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla ceza hukuku bakımından yapılacak değerlendirme, yalnızca adli muayene raporunda belirtilen yaralanmanın ağırlığıyla sınırlı tutulmamalı; eylemin gerçekleştiği bütün koşullar birlikte incelenmelidir.
Anayasa Mahkemesi İçtihatları Işığında Kötü Muamele Yasağı
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 17. maddesi, bireylerin maddi ve manevi varlıklarını koruma ve geliştirme haklarını güvence altına almaktadır. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında düzenlenen işkence ve kötü muamele yasağı, kamu görevlilerinin bireylere yönelik müdahalelerinde uymaları gereken mutlak nitelikteki anayasal güvencelerden biridir. Benzer şekilde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesi de işkenceyi ve insanlık dışı veya aşağılayıcı muameleyi yasaklamaktadır.
Anayasa Mahkemesinin kolluk müdahalelerine ilişkin kararları incelendiğinde, zor kullanma yetkisinin hukuka uygunluğunun belirlenmesinde özellikle müdahalenin gerekliliği ve orantılılığı üzerinde durulduğu görülmektedir.
Nitekim Anayasa Mahkemesi, Şahin Kaya başvurusuna ilişkin 05.10.2023 tarihli ve 2020/32918 başvuru numaralı kararında, yakalama ve soruşturma işlemleri sırasında kolluk görevlilerinin fiziksel şiddetine maruz kaldığını ileri süren başvurucunun iddialarını incelemiştir. Mahkeme, başvurucunun yaralanmalarının meydana geliş biçiminin ve uygulanan kuvvetin gerekliliği ile orantılılığının soruşturma makamlarınca yeterince değerlendirilmediğini tespit etmiştir. Başvurucunun yakalanıp kelepçelendikten sonra kendisine kuvvet uygulanmasının neden gerekli olduğunun ortaya konulamaması üzerinde durularak kötü muamele yasağının ihlal edildiğine karar verilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin Mehmet Ali Çintan başvurusuna ilişkin 29.06.2022 tarihli ve 2018/13137 başvuru numaralı kararı da gözaltında fiziksel şiddete maruz kalındığı yönündeki iddiaların etkili biçimde soruşturulması yükümlülüğü açısından önem taşımaktadır. Söz konusu başvuruda, gözaltında darbedilme ve bu iddiayla ilgili etkili soruşturma yürütülmemesi nedeniyle kötü muamele yasağının ihlal edildiği ileri sürülmüş ve Anayasa Mahkemesi ihlal sonucuna ulaşmıştır.
Bunun yanı sıra Anayasa Mahkemesinin Erhan Girgin başvurusuna ilişkin 13.03.2025 tarihli ve 2021/20981 başvuru numaralı kararı, kötü muamele yasağı bakımından kamu görevlilerinin sorumluluğunun yalnızca doğrudan fiziksel şiddet uygulanmasıyla sınırlı olmadığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Kararda, gözaltında bulunan bir kişinin fiziksel saldırıya uğramasına tanık olduğu hâlde müdahalede bulunmayan ve hakaret ile tehdit fiilleri gerçekleştirdiği ileri sürülen kolluk görevlileri hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararları değerlendirilmiş; kötü muamele yasağının ihlal edildiğine hükmedilmiştir.
Bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde, devletin kötü muamele yasağı kapsamındaki yükümlülüğünün yalnızca kamu görevlilerinin hukuka aykırı şiddet uygulamaktan kaçınmasıyla sınırlı olmadığı anlaşılmaktadır. Devlet, kendi görevlilerinin gerçekleştirdiği kötü muamele iddialarını etkili biçimde soruşturmak, sorumluların tespit edilmesini sağlayabilecek gerekli işlemleri yürütmek ve benzer ihlallerin önlenmesine yönelik hukuki güvenceleri işletmekle de yükümlüdür.
Kolluk Şiddeti İddialarında Etkili Soruşturma ve Hukuki Başvuru Yolları
Kolluk görevlilerinin zor kullanma yetkisini aştıkları yönündeki iddiaların etkili biçimde soruşturulması, yalnızca ceza muhakemesinin gereği değil, aynı zamanda Anayasa’nın 17. maddesinden kaynaklanan pozitif bir devlet yükümlülüğüdür.
Bu yükümlülük, kötü muameleye ilişkin savunulabilir nitelikteki iddiaların bağımsız, tarafsız ve özenli şekilde araştırılmasını gerektirmektedir. Soruşturma makamlarının yalnızca kolluk görevlilerince düzenlenen tutanaklarla yetinmesi, mağdurun anlatımlarını yeterince değerlendirmemesi veya mevcut deliller arasındaki çelişkileri gidermeden soruşturmayı sonuçlandırması, etkili soruşturma yükümlülüğü bakımından hukuki sorunlara neden olabilecektir.
Özellikle kolluk müdahalesi sonrasında meydana gelen yaralanmaların kaynağının belirlenmesi amacıyla adli muayene raporlarının, kamera görüntülerinin, tanık anlatımlarının ve diğer maddi delillerin birlikte değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Olayın gerçekleştiği çevrede bulunan güvenlik kameraları, kolluk araçlarına ait görüntü kayıtları ve ilgili görevlilerin olay sırasındaki konumlarını ortaya koyabilecek diğer belgeler, maddi gerçeğin tespiti bakımından belirleyici olabilmektedir.
Bununla birlikte kolluk görevlilerinin gerçekleştirdiği iddia edilen hukuka aykırı müdahaleler nedeniyle Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulması ve ilgili idari mercilere disiplin soruşturması talebiyle başvurulması mümkündür. Soruşturma sonucunda kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi hâlinde ise Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 173. maddesinde düzenlenen itiraz yoluna başvurulabilecektir.
Kolluk müdahalesiyle bağlantılı olarak hukuka aykırı yakalama veya tutuklama tedbirlerine maruz kalınması durumunda, şartların oluşması hâlinde Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141 ve devamı maddeleri kapsamında koruma tedbirleri nedeniyle tazminat talebinde bulunulması da gündeme gelebilecektir. Ancak bu hukuki yol, kolluk görevlilerinin gerçekleştirdiği her türlü fiziksel müdahale bakımından kendiliğinden uygulanabilir nitelikte olmayıp ilgili koruma tedbirinin hukuki niteliğine ve kanunda öngörülen koşullara göre değerlendirilmelidir.
Kolluk görevlilerine tanınan zor kullanma yetkisi, kamu düzeninin sağlanması ve kanunların uygulanması bakımından gerekli olmakla birlikte, bu yetkinin kullanılması hiçbir şekilde hukuk devleti ilkesinin ve temel hak güvencelerinin dışında değerlendirilemez. Kamu gücünün kullanılması sırasında kişilerin yaşam hakkının, vücut bütünlüğünün ve insan onurunun korunması, anayasal düzenin temel yükümlülükleri arasında yer almaktadır.
Bu nedenle kolluk görevlilerinin müdahalelerinin hukuka uygunluğu, yalnızca görevlerinin niteliği veya müdahaleye maruz kalan kişinin davranışları üzerinden değil, kullanılan kuvvetin gerekliliği, ölçülülüğü ve müdahalenin gerçekleştiği somut koşullar çerçevesinde belirlenmelidir. Yetkinin sınırlarının aşılması hâlinde ise ilgili kamu görevlilerinin cezai sorumluluğu etkin biçimde araştırılmalı, kötü muamele iddiaları bağımsız ve etkili bir soruşturmaya konu edilmelidir.
Unutulmamalıdır ki kolluk görevlilerine tanınan zor kullanma yetkisi, bireyleri cezalandırma yetkisi değil, hukukun çizdiği sınırlar içerisinde kamu düzenini koruma yetkisidir. Hukuk devletinde kamu gücünün meşruiyeti, sahip olduğu yetkilerin genişliğinden değil, bu yetkilerin hukuka uygun biçimde kullanılmasından kaynaklanmaktadır.
Next