SPK'nın 131 yatırım fonunu tasfiye sürecine alması, yüksek riskli hisse ve serbest fonların yanı sıra risk değeri 1 veya 2 olan para piyasası fonlarının yatırımcılarını da belirsizlikle karşı karşıya bıraktı. Mevzuat, fon malvarlığını portföy yönetim şirketinin malvarlığından ayırıyor; ancak bu koruma, yatırımcının parasının aynı tutarda ve hemen ödeneceği anlamına gelmiyor. TP2, PRY ve diğer para piyasası fonlarında asıl belirleyici, portföydeki varlıkların ne kadarının hangi sürede ve hangi değer üzerinden nakde dönüşeceği olacak.

Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) 17 Eylül'de yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar vermesi, Türkiye'deki fon yatırımcılarının daha önce bu ölçekte karşılaşmadığı bir süreci başlattı. SPK, 23 Eylül'de yaptığı son açıklamada tasfiye kapsamındaki fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunduğunu bildirdi. Böylece ilk günlerde kamuoyuna yansıyan daha düşük yatırımcı sayıları da resmî olarak güncellenmiş oldu.

Tasfiye listesinde yalnızca yüksek riskli hisse senedi veya serbest fonlar bulunmuyor. Günlük nakit yönetimi amacıyla kullanılan ve risk göstergeleri oldukça düşük olan Tera Portföy Para Piyasası (TL) Fonu (TP2), Pusula Portföy Para Piyasası (TL) Fonu (PRY), Pusula Portföy İkinci Para Piyasası (TL) Fonu (PNU), Hedef Portföy Para Piyasası (TL) Fonu (HYV) gibi para piyasası fonları da tasfiye kapsamına alındı. Listede başka para piyasası ve para piyasası serbest fonları da bulunuyor.

Bu nedenle yüz binlerce yatırımcı bakımından temel sorular: Düşük riskli bir para piyasası fonundaki para ne olacak, ne zaman ödenecek ve anaparada kayıp yaşanabilir mi? Böyle bir kayıp fonun kötü yönetiminden kaynaklanmışsa zarar portföy yönetim şirketinden istenebilir mi?

Kısa cevap şu: Tasfiye, fonun malvarlığının ortadan kalktığı veya yatırımcının parasının kaybolduğu anlamına gelmiyor. Ancak yatırım fonu mevduat değildir; anapara ve belirli tarihte ödeme garantisi de bulunmuyor. Para piyasası fonlarının yapısı, hisse yoğun fonlara göre yatırımcı lehine önemli bir avantaj sağlıyor; fakat tasfiye tamamlanmadan yüzde 100 geri ödeme garantisi vermek mümkün değil.

Fon tasfiye edilince şirketin borçları yatırımcının parasına gider mi?

Buradaki en önemli hukuki güvence 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 53. maddesinde bulunuyor.

Kanuna göre yatırım fonunun malvarlığı, hem fon yönetim şirketinin hem de portföy saklama hizmeti veren kuruluşun malvarlığından ayrı. Fon malvarlığı, kanunda belirtilen sınırlı işlemler dışında teminat gösterilemiyor veya rehnedilemiyor; yönetici ya da saklama kuruluşunun durumu bozulsa dahi başka amaçla kullanılamıyor, haczedilemiyor ve iflas masasına dahil edilemiyor. Kanun ayrıca fon malvarlığının tasfiyesi halinde ödemenin katılma payı sahiplerine yapılmasını öngörüyor.

Bu nedenle portföy yönetim şirketinin mali durumu ile fon portföyündeki varlıkların durumu birbirine karıştırılmamalı. Bir portföy yönetim şirketinin borcu, kural olarak fon yatırımcısına ait malvarlığından karşılanamaz.

Ancak bu hukuki ayrılık başka bir şeyi garanti etmiyor: Fon portföyünde kayıtlı bir varlığın, tasfiye sırasında son açıklanan değerinden mutlaka nakde dönüşeceğini.

Örneğin fondaki bir alacağın tahsilinde sorun çıkması, özel sektör borçlanma aracının ihraççısının ödeme güçlüğüne düşmesi veya likit olmayan bir varlığın ancak önemli fiyat indirimiyle satılabilmesi halinde tasfiye sonunda gerçekleşen değer, daha önce hesaplanan fon değerinden farklı olabilir.

Dolayısıyla “fon malvarlığı korunuyor” ile “yatırımcı anaparasını eksiksiz ve hemen geri alacak” aynı şey değil.

Parayı İş Bankası ve Ziraat Bankası mı ödeyecek?

SPK'nın tasfiye düzenlemesi bu konuda da önemli bir ayrım içeriyor.

Tera Portföy'ün fonlarının portföy saklayıcısı ve tasfiye sürecini yürütmekle yetkili kuruluş olarak Türkiye İş Bankası, diğer altı portföy yönetim şirketinin fonları bakımından ise Ziraat Bankası görevlendirildi. Bankalar MKK kayıtlarıyla yatırımcıların paylarını, varsa rehin, haciz ve diğer kısıtlamaları, fonların borç ve alacaklarını ve gerçekleşmemiş emirleri karşılaştıracak; ardından fon portföyündeki varlıkların nakde dönüştürülmesini yönetecek.

Bu görevlendirme, iki bankanın yatırımcıya kendi bilançosundan anapara garantisi verdiği anlamına gelmiyor.

SPK kararındaki sistem esas olarak fonun kendi malvarlığının nakde çevrilmesine ve elde edilen paranın yatırımcılara dağıtılmasına dayanıyor. Bankalar finansal varlıkları yatırımcı menfaatini, piyasa derinliğini ve likidite koşullarını gözeterek satabilecek. Belirli vadeye sahip ters repo, para piyasası işlemleri, vadeli mevduat ve katılma hesabı gibi araçlardan ise vade sonunda gelen nakit kullanılabilecek.

Üstelik yatırımcıların bütün tasfiyenin sonunu beklemesi gerekmiyor. Karara göre bankalar, kendi belirleyecekleri dönemlerde oluşan nakdi yatırımcıların katılma payı oranında bireysel saklama hesaplarına aktarabilecek.

Bu imkân, özellikle para piyasası fonları açısından tasfiye sürecinin en önemli unsurlarından biri olabilir.

Altı ay boyunca para ödenmeyecek mi?

Hayır. SPK'nın 20 Eylül tarihli kararıyla ilk olarak üç ay belirlenen tasfiye süresi altı aya çıkarıldı, ancak Kurul açıkça bunun tasfiyenin mutlaka altı ay sürmesi anlamına gelmediğini bildirdi.

Değişikliğin amacı, portföy yapısı ve piyasa koşulları dikkate alınarak fon varlıklarının mümkün olduğunca uygun koşullarda nakde çevrilebilmesine zaman tanımak. Koşullar uygun olduğunda tasfiye daha erken tamamlanabilecek.

Bu nedenle “yatırımcı parasını altı ay alamayacak” sonucu da, “birkaç gün içinde herkesin parası ödenecek” beklentisi de mevcut düzenlemeden çıkarılamıyor.

Altı ay tasfiye için tanınan üst süre; yatırımcının fiilen ne zaman ve ne kadar ödeme alacağı ise portföydeki varlıkların nakde dönüşmesine ve yapılacak ara dağıtımlara bağlı.

Bu nokta, para piyasası fonlarının günlük hayatta nasıl kullanıldığı düşünüldüğünde yalnız teknik bir ayrıntı değil.

Para piyasası fonu hukuken vadesiz mevduat değil. Buna rağmen birçok yatırımcı açısından fiilen günlük nakdin tutulduğu, ihtiyaç halinde aynı gün veya çok kısa sürede paraya çevrilebildiği bir araç olarak kullanılıyor.

Maaşından ayırdığı parayı ay boyunca para piyasası fonunda tutup kredi kartı borcunu son ödeme gününde kapatmayı alışkanlık haline getiren bir memur düşünelim. Fonun tasfiyeye alınması halinde bu yatırımcının sorunu yalnız “Altı ay sonunda paramdan ne kadarı dönecek?” sorusu değildir. Birkaç gün içinde kullanmayı planladığı paraya ulaşamaması, kredi kartı borcunun gecikmesine, faiz ve diğer yükümlülüklerle karşılaşmasına yol açabilir.

Benzer durum ticari hayatta daha ağır sonuçlar doğurabilir. Tahsil ettiği parayı birkaç günlüğüne para piyasası fonunda değerlendiren ve vadesi geldiğinde çekini, senedini, vergisini, ücretleri veya tedarikçi ödemesini buradan karşılamayı planlayan bir tacir açısından fondaki para teorik olarak mevcut olsa bile zamanında kullanılamayan nakit, işletme sermayesi açığına dönüşebilir. Çekin karşılıksız kalması veya zincirleme ödeme sıkıntısı yaşanması, fonda oluşabilecek nihai değer kaybından çok daha geniş sonuçlar yaratabilir.

Tam da bu nedenle SPK kararının tasfiye sonuna kadar beklemek yerine nakde dönüşen varlıkların belirli dönemlerde yatırımcılara kısmen dağıtılmasına imkân vermesi önem taşıyor.

Kısmi ödeme, örneğin yatırımcının parasının tamamına ulaşmasını sağlamasa bile kredi kartı borcunu, ticari çekini veya acil nakit ihtiyacını karşılamasına yardımcı olabilir. Başka bir ifadeyle tasfiye sürecinin başarısı yalnızca “sonunda yatırımcının parasının yüzde kaçı ödendi?” sorusuyla ölçülmemeli. Paranın hangi hızla yatırımcıya geri döndüğü de en az nihai ödeme oranı kadar önemli.

Özellikle günlük likidite amacıyla kullanılan para piyasası fonlarında erken ve düzenli ara ödemeler, tasfiyenin yatırımcı üzerindeki ikincil zararlarını ciddi ölçüde azaltabilir.

Para piyasası fonu yatırımcısının durumu neden farklı?

Para piyasası fonlarının yatırımcı açısından en önemli avantajı portföy yapılarından kaynaklanıyor.

SPK düzenlemelerine göre para piyasası şemsiye fonlarının portföyünün tamamı, vadesine en fazla 184 gün kalmış likiditesi yüksek para ve sermaye piyasası araçlarından oluşmak zorunda. Portföyün günlük hesaplanan ağırlıklı ortalama vadesi ise en fazla 45 gün olabiliyor.

Bu yapı, bir para piyasası fonunu büyük ölçüde likit olmayan veya sınırlı işlem gören hisselere yatırım yapan bir hisse senedi serbest fonundan önemli ölçüde ayırıyor.

Hisse yoğun bir fonda tasfiye yöneticisinin yüz milyonlarca veya milyarlarca liralık hisseyi satabilmesi için piyasada yeterli alıcı bulunması gerekiyor. Büyük miktardaki satışın kendisi de fiyatı aşağı çekebiliyor.

Para piyasası fonunda ise portföyün önemli bölümü kısa vadeli olduğundan bazı araçların zorla satılması yerine vadelerinin dolması beklenebiliyor. SPK'nın tasfiye yönteminde ters repo, borsa para piyasası işlemleri, vadeli mevduat ve benzeri araçlardan vade sonunda elde edilen nakdin kullanılabileceğinin ayrıca düzenlenmiş olması bu açıdan önemli.

Bu özellik aynı zamanda ara ödeme yapılabilmesi bakımından da para piyasası fonlarına avantaj sağlayabilir. Portföydeki kısa vadeli araçlar vadesi geldikçe nakde dönüşürse, tasfiyenin bütününün tamamlanmasını beklemeden yatırımcıya ödeme yapılabilecek bir nakit havuzu oluşabilir.

Bu, para piyasası fonlarında kayıp ihtimalinin sıfır olduğu anlamına gelmiyor. Özel sektör borçlanma araçlarında ihraççı riski, repo ve diğer işlemlerde karşı taraf ve tahsilat riski ile tasfiye süresince paraya ulaşamamanın yarattığı maliyet devam ediyor.

Ancak diğer koşullar aynı olduğunda, kısa vadeli ve likit portföyün düzenli biçimde nakde dönüştürülmesi, likit olmayan hisse portföyünün büyük miktarlarda satılmasından daha elverişli bir tasfiye zemini sağlıyor.

TP2 neden önemli bir örnek?

Tasfiye kapsamındaki Tera Portföy Para Piyasası (TL) Fonu (TP2) bu ayrımı göstermek bakımından en dikkat çekici örneklerden biri.

Tasfiye öncesindeki verilere göre TP2 yaklaşık 224 milyar TL büyüklüğe ulaşmış, yatırımcı sayısı 160 binin üzerine çıkmış ve risk değeri 2/7 olarak gösterilmişti. Portföyün önemli kısmını ters repo, Borsa İstanbul Para Piyasası işlemleri, devlet tahvilleri ve diğer kısa vadeli araçlar oluşturuyordu.

Aynı dönemde tasfiye kapsamındaki Tera Portföy Birinci Serbest Fon (TLY) ise yaklaşık 244 milyar TL büyüklüğe sahipti ve risk değeri 7/7 düzeyindeydi. Portföyünün büyük bölümünü hisse senetleri oluşturuyordu.

İki fon arasındaki fark, tasfiye tartışmasının neden “131 fonun tamamında aynı oranda kayıp olur” şeklinde ele alınamayacağını gösteriyor.

TP2 bakımından yayımlanan portföy dağılımı, varlıkların önemli bölümünün kısa vadeli para piyasası işlemlerinden oluştuğunu gösteriyor. Fakat bu tablo tek başına yatırımcının hangi oranda ödeme alacağını hesaplamaya yetmiyor. Bunun için işlemlerin karşı taraflarıyla mutabakatın, tahsilatların ve tasfiye sırasında gerçekleşen nakit tutarlarının görülmesi gerekiyor.

Finans uzmanı Prof. Dr. Aysel Gündoğdu da para piyasası fonlarında bulunan paraların büyük bölümünün ödenmesini beklediğini, buna karşılık likiditesi düşük varlıklara sahip serbest ve hisse fonlarında sürecin daha sorunlu olabileceğini belirtiyor. Gündoğdu bununla birlikte hiçbir fon bakımından tam geri ödeme garantisi verilemeyeceğini özellikle vurguluyor.

Bugünkü bilgilerle para piyasası fonları için ulaşılabilecek en ileri sonuç da bu: Tam ödeme ihtimalini destekleyen güçlü yapısal nedenler var; fakat tasfiye sonuçları görülmeden bu konuda çok net konuşmak mümkün değil.

Risk değeri 1 veya 2 ise bu nasıl yaşanabildi?

Tasfiye listesinde düşük risk göstergesine sahip başka fonlar da bulunuyor. Tasfiye öncesindeki yayımlanmış bilgilerde Hedef Portföy Para Piyasası (TL) Fonu'nun (HYV) risk değeri 1/7, TP2 ve bazı diğer para piyasası fonlarının risk değerleri ise 2/7 seviyesindeydi.

Burada yatırımcının risk göstergesinden ne beklemesi gerektiği yeniden tartışmaya açılıyor.

Düşük risk göstergesi, mevduattaki anapara garantisinin başka adla sunulmuş hali değil. Fonun normal piyasa koşullarında düşük fiyat oynaklığı göstermesi veya kısa vadeli araçlara yatırım yapması. Düzenleyici müdahale, tasfiye, karşı taraf sorunu ya da olağan dışı likidite sıkışıklığı halinde yatırımcının parasına kesintisiz erişimini garanti etmiyor.

Bu olayın para piyasası fonu yatırımcısı açısından belki de en önemli sonucu burada ortaya çıkıyor: “Düşük fiyat riski” ile “her koşulda anında nakde ulaşma güvencesi” aynı şey değil.

SPK da 18 Eylül'deki açıklamasında 2025'in son çeyreğinden itibaren özellikle serbest fonlar ve para piyasası fonları üzerinden bazı portföy yönetim şirketlerinin düşük fiili dolaşımlı paylarda ekonomik gerçeklikle açıklanamayan fiyat hareketlerine yol açtığını gözlemlediğini bildirdi. Kurul, daha önce yapılan düzenlemelerin özellikle para piyasası fonları ile hisse senedi serbest fonlarda ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma ve olağandışı fiyat hareketlerinden kaynaklanan sistemik riskleri azaltmayı amaçladığını açıkladı.

Ancak burada önemli bir sınır var: SPK'nın bu açıklaması, tasfiye edilen 131 fonun her birinde aynı işlemlerin yapıldığı veya her bir fon yöneticisinin aynı nitelikte ihlalde bulunduğu anlamına gelmiyor. Resmî metinlerden böyle bir toplu sonuç çıkarmak mümkün değil.

Finansal İstikrar Komitesi de piyasa hareketliliğinin sınırlı sayıdaki portföy yönetim şirketinin bazı fonlarında yaşanan kredi ve likidite sorunlarından kaynaklandığını belirtirken, sermaye piyasalarının genelinde temel veya yapısal bir risk bulunduğu sonucuna varılmaması gerektiğini açıkladı.

Kötü yönetim nedeniyle para eksilirse zarar yönetim şirketinden alınabilir mi?

Tasfiye sonunda yatırımcıya ödenecek tutarın fonda görünen değerin altında kalması halinde bir başka önemli soru gündeme gelecek: Aradaki fark portföy yönetim şirketinden istenebilir mi?

Burada önce zararın nedenini ayırmak gerekiyor.

Bir fonun piyasa koşulları nedeniyle değer kaybetmesi ile fonun mevzuata, yatırım stratejisine veya yöneticinin özen yükümlülüğüne aykırı biçimde yönetilmesi sonucunda zarar görmesi hukuken aynı durum değil.

Yatırım fonuna giren yatırımcı, fon portföyündeki varlıkların olağan piyasa riskini üstleniyor. Para piyasası fonunda bu risk diğer pek çok fon türüne göre düşük olsa da sıfır değil. Faiz, fiyat veya kredi riskinin normal sonucu olarak ortaya çıkan her kaybın portföy yönetim şirketinden istenebilmesi mümkün değil.

Ancak zarar portföy yönetim şirketinin yükümlülüklerini ihlal eden bir işlem veya yönetim biçiminden doğmuşsa tablo değişiyor.

6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 52. maddesi portföy yönetim şirketine fonu katılma payı sahiplerinin haklarını koruyacak şekilde temsil etme, yönetme veya yönetimini denetleme görevi veriyor. Kanun ayrıca portföy yönetim şirketi ile katılma payı sahipleri arasındaki ilişkide özel düzenleme bulunmayan hallerde Türk Borçlar Kanunu'ndaki vekâlet hükümlerinin kıyasen uygulanmasını öngörüyor. Yatırım Fonlarına İlişkin Esaslar Tebliği de kurucuyu fonun yönetimi, yönetiminin denetlenmesi ve faaliyetlerinin içtüzük ile izahnameye uygun yürütülmesinden sorumlu tutuyor; portföy yönetimi dahil bazı hizmetlerin dışarıdan alınması bu sorumluluğu kaldırmıyor.

Portföy Yönetim Şirketleri Tebliği ise bu yükümlülüğü daha somut hale getiriyor. Şirketlerin kolektif yatırım kuruluşlarının katılma payı sahiplerinin çıkarlarını gözetmesi; portföye rayiç değerinin üzerinde varlık almaması veya rayicin altında varlık satmaması; kendi ya da üçüncü kişilerin çıkarı için işlem yapmaması; emirlerinde gerekli özen ve basireti göstermesi; yatırım kararlarını güvenilir bilgi, belge ve analizlere dayandırması ve fonu ilan edilen yatırım stratejisine uygun yönetmesi gerekiyor.

Bu kuralların anlamı şu: Tasfiye sonunda ortaya çıkan zarar, örneğin fonun ilan edilen stratejisine aykırı işlemlerden, çıkar çatışması içeren uygulamalardan, mevzuata aykırı borçlanma veya fonlama ilişkilerinden, rayice aykırı işlemlerden ya da gerekli özen gösterilmeden alınan yatırım kararlarından kaynaklanmışsa portföy yönetim şirketine karşı tazminat sorumluluğu gündeme gelebilir.

Ancak bu sonuç otomatik değil.

Tasfiye kararı verilmiş olması, tek başına yönetim şirketinin yatırımcıya karşı tazminat borçlusu olduğu anlamına gelmiyor. Bir tazminat talebinde genel olarak yükümlülüğün ihlali, zarar ve ihlal ile zarar arasındaki nedensellik bağının ortaya konulması gerekecek. Somut olayın niteliğine göre kusurun değerlendirilmesi de önem taşıyacak.

Bu nedenle örneğin bir para piyasası fonunda yatırımcıya 100 liralık tasfiye öncesi değer karşılığında 95 lira ödenmesi, kalan 5 liranın kendiliğinden yönetim şirketinden tahsil edileceği anlamına gelmiyor. Önce bu 5 liralık açığın normal piyasa ve kredi riskinden mi, üçüncü bir borçlunun temerrüdünden mi, tasfiye koşullarından mı, yoksa portföy yönetim şirketinin hukuka aykırı veya kusurlu yönetiminden mi kaynaklandığının belirlenmesi gerekiyor.

Getiri kaybı da istenebilir mi?

Anapara kaybı ile getiri kaybını da birbirinden ayırmak gerekiyor.

Para piyasası fonlarında belirli bir getiri garanti edilmiyor. Nitekim mevzuat portföy yönetim şirketlerinin, garantili fonlar dışındaki fonların önceden belirlenmiş bir getiriyi sağlayacağı yönünde taahhütte bulunmasına izin vermiyor.

Bu nedenle yatırımcının “Fon tasfiye edilmeseydi şu kadar kazanacaktım” diyerek belirli bir fon getirisini otomatik olarak talep edebileceği söylenemez.

Bununla birlikte, hukuka aykırı veya kusurlu bir yönetim işlemi nedeniyle fon malvarlığının olması gerekenden daha düşük kaldığı somut olarak ortaya konulabiliyorsa, yalnız mevcut malvarlığındaki eksilme değil, şartları varsa mahrum kalınan kazanç da tazminat hesabında tartışma konusu olabilir. Ancak böyle bir getiri kaybının ispatı, doğrudan anapara kaybına göre daha güç olacaktır. Beklenen getirinin varsayıma değil, zarar doğuran işlem ile yeterince belirgin bir nedensellik bağına dayanması gerekir.

Benzer şekilde, tasfiye nedeniyle parasına ulaşamayan yatırımcının ödediği kredi kartı gecikme faizi, karşılıksız kalan çekten veya aksayan ticari ödemeden doğan zararlar da teorik olarak ayrı bir zarar kalemi tartışmasını doğurabilir. Fakat bunların yönetim şirketinden talep edilebilmesi için yalnız tasfiyenin varlığı yeterli olmayacak; söz konusu zararın yönetim şirketine yüklenebilen hukuka aykırı davranışın uygun ve öngörülebilir sonucu olduğunun ayrıca ortaya konulması gerekecek.

Portföy saklayıcısının da sorumluluğu olabilir mi?

Bazı durumlarda sorumluluk yalnız portföy yönetim şirketiyle sınırlı kalmayabilir.

Sermaye Piyasası Kanunu'nun 56. maddesi portföy saklayıcısına yalnız varlıkları muhafaza etme görevi vermiyor. Saklayıcı; katılma paylarının ihracı ve geri alınmasının, fon birim değerinin hesaplanmasının, fon varlıklarının alım satımının, portföy yapısının ve işlemlerin mevzuat ile fon belgelerine uygunluğunun gözetilmesinde de görev üstleniyor.

Kanun, saklayıcının bu yükümlülüklerini yerine getirmemesi nedeniyle portföy yönetim şirketine ve katılma payı sahiplerine verdiği zararlardan sorumlu olduğunu açıkça düzenliyor. Dahası katılma payı sahiplerinin dava açma hakkını da saklı tutuyor. Buna karşılık saklayıcı, sırf portföyün kötü yatırım performansından veya normal piyasa hareketlerinden sorumlu değil.

Dolayısıyla ileride yapılacak incelemelerde bir zarar ortaya çıkarsa yalnız “fonu kim yönetti?” sorusu değil, gerektiğinde “saklayıcı mevzuatın kendisine verdiği kontrol ve gözetim görevini yerine getirdi mi?” sorusu da önem kazanabilir.

Tazminat otomatik olarak tasfiye ödemesine eklenir mi?

Hayır.

Tasfiye mekanizmasının ilk işi fonun mevcut malvarlığını nakde çevirmek ve bu tutarı katılma payı sahiplerine dağıtmak. Portföy yönetim şirketinin veya başka bir sorumlunun kendi malvarlığından ödeyeceği tazminat ise ayrı bir hukuki sorumluluk meselesi.

Tasfiye sırasında fonun üçüncü kişilerden veya sorumlulardan mevcut bir alacağının bulunduğunun tespit edilmesi halinde bu alacağın fon hesabına tahsili elbette tasfiye değerini artırabilir. Ancak sorumluluğu tartışmalı bir zararın yönetim şirketinin kasasından kendiliğinden alınarak yatırımcıya dağıtılacağı varsayılmamalı.

Zararın niteliğine göre fon adına bir talebin ileri sürülmesi veya yatırımcının kendi zararına dayanarak doğrudan hukuki yola başvurması gerekebilir. Özellikle tüm fon malvarlığını ortak biçimde azaltan bir zararla, yalnız belirli bir yatırımcının uğradığı kişisel zararın hukuki yolu aynı olmayabilir.

Ayrıca SPK'nın idari yaptırım uygulaması ile yatırımcının zararının tazmini de iki ayrı konu. Bir yönetim şirketine idari para cezası verilmesi, faaliyet izninin kaldırılması veya başka bir yaptırım uygulanması, yatırımcının zararının kendiliğinden ödendiği anlamına gelmez.

Yatırımcı Tazmin Merkezi'nin sistemi de bu tür her fon zararını üstlenen genel bir sigorta mekanizması değil. YTM'nin tazmin kapsamı esas olarak yatırım kuruluşunun yatırımcı adına sakladığı veya yönettiği nakit ve sermaye piyasası araçlarını teslim edememesinden doğan taleplere ilişkin; piyasa hareketlerinden ve yatırım performansından kaynaklanan zararlar bu kapsamda karşılanmıyor.

Bu nedenle ortaya çıkabilecek bir tazminat hakkı ile bu tutarın fiilen tahsil edilmesi de birbirinden ayrılmalı. Yönetim şirketinin sorumluluğu hukuken tespit edilse bile şirketin mali gücü ve tahsil kabiliyeti ayrıca önem taşıyacak.

Bu tasfiye dalgası bakımından bugün için söylenebilecek en temkinli sonuç şu:

Yatırımcı olağan piyasa riskini üstlenir; fakat portföy yönetim şirketinin mevzuata, fonun yatırım stratejisine veya özen ve sadakat yükümlülüğüne aykırı yönetiminin yol açtığı zararı da kaçınılmaz bir yatırım riski olarak kabul etmek zorunda değildir. Böyle bir zarar ortaya çıkarsa tazminat davası yolu gündeme gelebilir. Ancak bunun için tasfiye açığının kaynağının ve sorumlularının somut olarak ortaya konulması gerekir.

Para piyasası fonu yatırımcısı için üç ayrı risk var

Mevcut bilgiler ışığında düşük riskli fon yatırımcısının karşı karşıya olduğu durumu üç farklı başlıkta düşünmek daha doğru.

İlki nihai değer riski. Tasfiye sonunda alınacak tutar, fondaki varlıkların fiilen tahsil edilen veya satılan değerine bağlı olacak. Özellikle karşı taraf veya ihraççı kaynaklı sorun varsa son ödeme, tasfiye öncesinde görünen fon değerinden farklılaşabilir.

İkincisi paraya erişim süresi. Para piyasası fonunu günlük veya birkaç günlük nakit yönetimi için kullanan yatırımcı açısından, anapara sonunda büyük ölçüde geri dönse bile birkaç hafta veya ay boyunca kullanılamaması başlı başına önemli bir sonuç.

Üçüncüsü ise fırsat maliyeti. Yatırımcı tasfiye süresince parasını başka bir fonda, mevduatta, tahvilde veya farklı bir yatırım aracında değerlendiremiyorsa, doğrudan anapara kaybı oluşmasa bile ekonomik maliyet doğabilir.

Bu nedenle tasfiye sonuçlarını yalnız “100 liranın ne kadarı ödendi?” sorusuyla ölçmek eksik kalacaktır. Özellikle para piyasası fonlarında 100 liranın ne kadarının, ne zaman ödeneceği de belirleyici olacak.

Yatırımcının izlemesi gereken asıl göstergeler

Önümüzdeki dönemde para piyasası fonları bakımından en önemli gösterge, sosyal medyadaki tahminler değil, İş Bankası ve Ziraat Bankası tarafından yürütülen mutabakat ve tasfiye işlemlerinin sonucunda yapılacak ilk ödemeler olacak.

İlk kısmi ödemelerin hem oranı hem de zamanı, TP2, PRY, PNU, HYV ve diğer para piyasası fonlarının portföylerinde kayıtlı varlıkların ne ölçüde ve ne hızla nakde dönüşebildiğine ilişkin bugüne kadarki tahminlerden çok daha güçlü bir gösterge sağlayacak.

Bunun yanında tasfiye sonunda yalnız ödeme oranlarını değil, fonların hangi varlıklarında tahsilat veya değer kaybı yaşandığını ve bu kaybın nedenini izlemek de gerekecek. Çünkü yatırımcının nihai zararı ile bunun olağan yatırım riskinden mi, karşı taraf temerrüdünden mi yoksa yönetim veya gözetim yükümlülüklerinin ihlalinden mi kaynaklandığı arasındaki ayrım, ileride doğabilecek tazminat taleplerinin de temelini oluşturacak.

Kısmi ödemeler ayrıca tasfiyenin toplumsal ve ekonomik etkisinin sınırlandırılması bakımından da önem taşıyor. Fonundaki parasının tamamını hemen alamayan yatırımcının en azından kısa vadeli yükümlülüklerini yerine getirebilecek bir bölüme ulaşabilmesi; kredi kartı borcundan ticari çeke kadar çok farklı alanlarda ortaya çıkabilecek ikincil zararı azaltabilir.

Yatırımcı açısından şimdilik en güvenilir sonuç şu görünüyor:

Fon tasfiyesi, paranın yok olduğu anlamına gelmiyor. Fon malvarlığı kanunen portföy yönetim şirketinin malvarlığından ayrı. Para piyasası fonlarının kısa vadeli ve likit yapısı da yatırımcıları likit olmayan hisse fonlarına kıyasla daha elverişli bir konuma getiriyor. Buna karşılık ne mevzuat ne de mevcut resmî açıklamalar, yatırımcının tasfiye öncesindeki fon değerinin tamamını belirli bir tarihte geri alacağını garanti ediyor.

Buna bir başka ayrımı da eklemek gerekiyor: Tasfiye sonunda zarar çıkması, yatırımcının bu zarara mutlaka katlanacağı anlamına gelmediği gibi, zararın otomatik olarak yönetim şirketinden tahsil edileceği anlamına da gelmiyor. Zararın nedeni belirleyici olacak.

Bu nedenle düşük riskli para piyasası fonlarında bugünkü asıl mesele şu:

“Fon portföyünün ne kadarı sorunsuz tahsil edilecek, bu para yatırımcıya hangi takvimle aktarılacak, varsa kayıp hangi işlemlerden kaynaklanacak ve bu kayıp olağan yatırım riski mi yoksa sorumlulardan talep edilebilecek bir zarar mı olacak?”

Bu soruların cevabı, tasfiye sürecinin ilk gerçek ödeme verileriyle ve fon portföylerindeki varlıkların akıbetinin ayrıntılı biçimde ortaya çıkmasıyla netleşecek.