Ceza muhakemesi hukukunda koruma tedbirleri; muhakemenin selametle yürütülmesi, delillerin karartılmasının veya yok edilmesinin önlenmesi, şüpheli veya sanığın hazır bulunmasının sağlanması ve olası bir mahkûmiyet hükmünün infazının teminat altına alınması amacıyla öngörülen geçici ve araçsal nitelikteki usuli güvenlik mekanizmalarıdır. Bu tedbirler, doğaları gereği asıl hüküm kuruluncaya kadar devam eden süreçte kamu düzeninin korunması ile bireyin anayasal güvence altındaki temel hak ve hürriyetleri arasındaki hassas dengenin korunmasını hedefler. Ancak ceza adaleti pratiğinde bu araçsal karakter sıklıkla göz ardı edilmekte, tedbirlerin amaca uygunluğu, gerekliliği ve ölçülülüğü yeterli derinlikte tartışılmamaktadır. Özellikle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını doğrudan hedef alan tutuklama ve ağır adli kontrol yükümlülüklerinin, somut olgusal temellerden yoksun biçimde tatbik edilmesi, koruma tedbirlerini usuli bir araç olmaktan çıkarıp peşin bir cezalandırma vasıtasına dönüştürmektedir. Mezkur yargı pratiği adalete olan inancı sarsmakta ve adli süreçlere ilişkin menfi ön yargılara temel oluşturmaktadır.

Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğinde yer alan her bir koruma tedbirinin meşruiyeti, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle çizilen temel hak sınırlarına riayet edilmesine bağlıdır. Yargı mercilerinin bu yetkiyi kullanırken sergilediği tutum, hukuk devleti ilkesinin somut bir göstergesini oluşturur. Fakat pratik uygulamada karşılaşılan yapısal tıkanıklıklar; somut delillere dayanmayan genel şüphe beyanları, şablonlaşmış gerekçeler ve alternatif daha hafif tedbirlerin peşinen etkisiz görülmesi şeklinde tezahür etmektedir. Bu durum, yalnızca şüpheli veya sanıkların kişi güvenliğini zedelemekle kalmamakta, aynı zamanda adil yargılanma hakkının ve yargı kararlarına duyulan toplumsal güvenin de aşınmasına yol açmaktadır.

Anayasa'nın 141. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan kural son derece açık olup Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/28358, T. 17.09.2024 tarihli kararında da hatırlatıldığı üzere, "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." Hukuk devletinde yargısal tasarrufların meşruiyet zemini, keyfiliği engelleyen ve kararın hangi maddi ve hukuki vakıalara dayanılarak verildiğini ortaya koyan denetlenebilir gerekçelerdir. Koruma tedbirleri gibi doğrudan bireylerin temel hak ve özgürlük alanına ağır müdahale teşkil eden işlemlerde gerekçe yükümlülüğü, şekli bir formalitenin çok ötesinde maddi bir anayasal zorunluluktur. Buna karşın soruşturma ve kovuşturma pratiğinde verilen tutuklama ve adli kontrol kararlarında; suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, kanunda öngörülen cezanın alt ve üst sınırı gibi kanun metninin soyut tekrarından ibaret basmakalıp formüllere sığınıldığı görülmektedir. Söz gelimi 11 tane şüphelinin yer aldığı bir tutuklama kararında; 11 şüphelinin isimlerinin sıralı olarak yazılmasının akabinde tek bir gerekçe ile tutuklama kararı verilebilmektedir. Kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösterir somut deliller, tutuklama şartları gibi her şüpheli özelinde teker teker incelenmesi gerekli tutuklama şartları, genele teşmil edecek şekilde, bireyselleştirilmeden tek bir gerekçe ile hukuk aleminde "ölü doğmaktadır"

Yargı mercilerinin somut delillerle olgusal bağ kurmaksızın şablon cümlelerle koruma tedbirine hükmetmesi, kararların hukukilik denetimini imkânsız kılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2020/14764, T. 02.05.2024 tarihli kararında koruma tedbirlerinin denetimine ilişkin temel ilkeyi vurgulayarak, "Elbette uygulanan tedbirin hukuka uygun olduğunu söyleyebilmek için öncelikle suç şüphesinin ve uygulanma nedeninin denetime elverişli olacak şekilde yeterli bir gerekçeyle ortaya konulması gerekir." tespitini yapmıştır. Kararlarda isnat edilen fiilin hangi somut verilerle şüpheliyle irtibatlandırıldığının açıklanmaması, isnadın soyut bir iddiadan ibaret kalmasına yol açmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2022/24342, T. 19.11.2024 tarihli kararında, "tutuklama kararında isnat edilen suçların işlendiğini gösteren kuvvetli suç şüphesinin hangi delillere dayandığına ilişkin bir açıklamaya yer verilmemiştir" değerlendirmesinde bulunarak olgusal temelden yoksun kararların hak ihlali oluşturduğunu hükme bağlamıştır.

Benzer şekilde kaçma veya delil karartma tehlikesinin varlığına hükmedilirken de bu tehlikeyi haklı kılan somut vakıaların kararda gösterilmesi zorunludur. Şüphelinin ikametgâh durumu, düzenli işi, ailevi bağları, soruşturma makamlarına kendiliğinden başvurmuş olması gibi lehe olgular tartışılmaksızın soyut kaçma şüphesine dayanılması kabul edilemez. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2020/39792, T. 14.01.2025 tarihli kararında bu hususa işaret ederek, "Tutuklama kararında kaçma şüphesinin dayanağı somut olgularla ortaya konulmamıştır." tespitini yapmış ve "Hâkimlik tarafından tutuklama tedbirini zorunlu kılan nedenlerin yeterli bir şekilde ortaya konulamadığı sonucuna ulaşılmıştır." sonucuna varmıştır. Gerekçesiz veya yetersiz gerekçeli kararlar, bireylerin hangi somut isnat ve olguya karşı savunma yapacağını bilememesine, dolayısıyla itiraz ve kanun yolu denetim mekanizmalarının işlevsizleşmesine sebep olmaktadır.

Ceza muhakemesinin evrensel temel taşlarından biri olan masumiyet karinesi, bir suç isnadı altında bulunan herkesin, suçluluğu kanunen kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmüyle sabit oluncaya kadar masum sayılmasını emreder. Koruma tedbirleri ise hiçbir surette kesinleşmiş bir cezanın ifası veya telafisi amacını taşıyamaz. Ancak uygulamada, özellikle kamuoyuna yansıyan veya ağır ceza gerektiren isnatlarda, kamu vicdanını rahatlatma refleksiyle ya da toplumsal tepkileri dindirme amacıyla koruma tedbirlerine başvurulduğu, bu durumun tedbirleri fiili bir erken infaz mekanizmasına dönüştürdüğü gözlemlenmektedir. Bir güvenlik tedbirinin infaz işlevi görecek şekilde kullanılması, hem masumiyet karinesini kökünden zedelemekte hem de kişi hürriyeti ve güvenliği hakkını telafisi imkânsız biçimde ihlal etmektedir.

Tutuklama veya konutu terk etmeme gibi kişi özgürlüğünü doğrudan ortadan kaldıran veya olağanüstü daraltan tedbirlerin uygulanabilmesi için öncelikle kuvvetli suç şüphesinin somut delillerle ortaya konulması vazgeçilmez bir ön koşuldur. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2023/86385, T. 28.01.2026 tarihli kararında bu şartın mutlak niteliğini şu ifadelerle ortaya koymuştur: "Bir başka anlatımla tutuklamanın ön koşulu, kişinin suçluluğu hakkında kuvvetli belirtinin bulunmasıdır. Bu, tutuklama tedbiri için aranan olmazsa olmaz unsurdur. Bunun için suçlamanın kuvvetli sayılabilecek inandırıcı delillerle desteklenmesi gerekir." Yeterli ve inandırıcı olgusal temele dayanmayan şüphelerle bireylerin aylarca özgürlüğünden mahrum bırakılması, yargılama sonunda verilebilecek olası bir beraat kararı karşısında tamiri imkânsız mağduriyetler yaratmaktadır.

Öte yandan, koruma tedbirlerinin geçici niteliği göz ardı edilerek makul süreyi aşacak şekilde uzatılması da cezalandırma amacının öne çıktığının açık bir göstergesidir. Delillerin büyük oranda toplandığı, şüphelinin delilleri karartma olanağının kalmadığı aşamalarda dahi tedbirlerin sürdürülmesi ölçülülük ilkesine aykırılık teşkil eder. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2020/14764, T. 02.05.2024 tarihli kararında, "herhangi bir tedbirin ilanihaye veya herhangi bir kriterden bağımsız olarak, süreklilik arz eder biçimde uygulanmasının mümkün olmadığını vurgulamış" ve tedbirlerin süreklilik kazanmasının hukuka aykırılığını tespit etmiştir. Tedbirin ağırlığı ile ulaşılmak istenen meşru amaç arasındaki orantı kaybolduğunda tedbir artık usuli bir araç değil, gayrimeşru bir yaptırım halini alır. Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E. 2023/2510, K. 2025/1440, T. 11.02.2025 tarihli ilamında bu ilkeyi açıkça belirterek, "Kısaca ölçülülük ilkesi, temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olduğunda sınırlamada başvurulan aracın, amacı gerçekleştirmeye yetecek ölçüde olmasını gerektirir." hükmünü tesis etmiştir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesinin üçüncü fıkrasında düzenlenen ve uygulamada katalog suçlar olarak adlandırılan düzenleme, belirli suç tiplerinin varlığı halinde tutuklama nedenlerinin var sayılabileceğini öngörmektedir. Kanun koyucunun buradaki amacı, hâkime somut olayın vahametine göre delil değerlendirmesinde bir kolaylık sağlamak olup hiçbir surette otomatik bir tutuklama yükümlülüğü veya zorunluluğu getirmek değildir. Buna karşın adli uygulamada katalog suç düzenlemesi, adeta zorunlu ve karşı kanıt sunulamaz bir tutuklama karinesi gibi tatbik edilmekte; suçlamanın katalog kapsamına girmesi, doğrudan doğruya tutuklama kararı verilmesinin yegâne ve yeterli gerekçesi sayılmaktadır.

Bu otomatik yaklaşım, hâkimin her somut olayın kendine özgü koşullarını inceleme, şüphelinin kaçma veya delilleri karartma ihtimalini araştırma ve özellikle adli kontrol tedbirlerinin yeterli olup olmayacağını tartışma ödevini tamamen devre dışı bırakmaktadır. Sadece isnat edilen suçun yasa maddesindeki yerine bakılarak karar verilmesi, bireyselleştirilmiş adalet anlayışını ortadan kaldırmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2022/100579, T. 14.05.2025 tarihli kararında bu eksikliğe dikkat çekerek, "tutuklama tedbirini zorunlu kılan nedenlerin neler olduğunun ve tutuklama tedbirinin neden ölçülü görüldüğünün tutuklamaya ilişkin kararlarda yeterince ifade edilmediği, bu hususların somut olayın özelliklerinden de anlaşılmadığı kanaatine varılmıştır." gerekçesiyle katalog suç isnatlarında dahi somut gerekçelendirmenin zorunlu olduğunu vurgulamıştır.

Katalog suç varsayımının körü körüne uygulanması, yargı mercilerinin kişi hürriyetini daha az sınırlayan alternatif tedbirleri resen değerlendirme yükümlülüğünü de gölgelemektedir. Ölçülülük ilkesi, ceza muhakemesinde başvurulan her türlü koruma tedbiri bakımından bağlayıcı genel bir hukuk kuralıdır. Yargıtay 12. Ceza Dairesi, E. 2022/6529, K. 2026/3111, T. 31.03.2026 tarihli kararında ifade edildiği üzere, "Ölçülülük ilkesi, genel bir ilke olup, adli kontrol tedbiri kapsamında yer alan yükümler açısından da geçerli olan bir ilkedir." Bu ilke uyarınca, tutuklama ile güvence altına alınmak istenen muhakeme gayesi, daha hafif nitelikteki adli kontrol tedbirleriyle elde edilebiliyorsa tutuklamaya başvurulması hukuka açıkça aykırıdır.

Bireyin sosyal, ekonomik ve mesleki durumu ile isnadın olgusal boyutu tartılmaksızın sırf suçun vasfına dayanılarak karar verilmesi kamusal yarar ile bireysel hürriyet arasındaki dengeyi temelden sarsmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2020/30559, T. 03.10.2024 tarihli kararında tam olarak bu hususu irdeleyerek, "yargı makamları tarafından başvurucunun yaşadığı ülkedeki bağları ile isnat edilen suçun vasfı, delil durumu ve muhtemel sonuç cezanın ağırlığı gözetilerek -muhakemenin sağlıklı yürütülmesi ve başvurucunun yargılamaya katılarak savunma hakkını kullanması amaçlarıyla uygulanan- tedbirden beklenen kamusal menfaat ile başvurucunun menfaatleri arasında adil bir denge kurulduğu söylenemez" tespitinde bulunmuştur. Dolayısıyla katalog suç isnadının varlığı, hâkimi somut kaçma veya delil karartma emarelerini araştırmaktan, kuvvetli suç şüphesini delillendirmekten ve adli kontrol seçeneklerinin neden yetersiz kalacağını açıklamaktan muaf tutamaz.

Ceza muhakemesi hukukunun en temel gayesi, maddi gerçeğin insan haklarına ve hukuka uygun yöntemlerle açığa çıkarılmasıdır. Bu amaca ulaşılırken başvurulan araçların, bireyin en temel anayasal haklarından biri olan kişi hürriyeti ve güvenliğini orantısız biçimde sınırlamaması gerekir. Bu çerçevede mevzuatımızda düzenlenen tutuklama tedbiri, muhakemenin yürütülmesini güvence altına almayı hedefleyen istisnai ve nihai bir müessesedir. Ceza Muhakemesi Kanunu sistematiğinde tutuklama, hiçbir surette genel kural ya da olağan bir usul işlemi olarak kurgulanmamış; yalnızca zorunlu hallerde başvurulabilecek bir en son çare (ultimum remedium) niteliğinde düzenlenmiştir. Kişinin bütünüyle hürriyetinden yoksun bırakılması sonucunu doğuran tutuklamanın ikincil niteliği, kişi özgürlüğünü daha az kısıtlayan seçeneklerin öncelikle tüketilmesi prensibine dayanır.

Demokratik hukuk devletinde ceza adaleti mekanizmasının meşruiyeti, hedeflenen kamu menfaati ile sınırlandırılan temel haklar arasındaki dengenin titizlikle korunmasına bağlıdır. Bu dengenin sağlanmasında adli kontrol müessesesi, tutuklamaya nazaran öncelikli olarak değerlendirilmesi gereken birincil koruma aracıdır. Zira adli kontrol, muhakemenin selametini sağlama hedefini bertaraf etmeksizin, şüphelinin veya sanığın toplumsal, mesleki ve ailevi hayatını tamamen felç etmeden denetim altında tutulmasına imkân tanır. Kanun koyucunun adli kontrol yükümlülüklerini çeşitlendirerek geniş bir uygulama alanı tanıması, yargı mercilerine her somut uyuşmazlıkta öncelikle hürriyeti daha az sınırlayan tedbirlere yönelme ödevi yüklemektedir.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100. maddesi uyarınca bir kimse hakkında tutuklama kararı verilebilmesi, kümülatif olarak gerçekleşmesi gereken iki temel yasal ön şartın varlığına bağlanmıştır: Somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesi ve somut olgularla ortaya konulmuş bir tutuklama nedeni. Kuvvetli suç şüphesi, basit bir tahmin, soyut isnat veya mesnetsiz iddiaların ötesinde, şüphelinin isnat edilen suçu işlediğine dair yüksek bir ihtimali gösteren maddi delillerin mevcudiyetini zorunlu kılar. Somut delillerle desteklenmeyen, varsayımlara veya hayatın olağan akışına uygun gündelik faaliyetlere dayandırılan isnatlar kuvvetli suç şüphesini oluşturmaya elverişli değildir.

Özellikle mesleki veya mutat ticari eylemlerin suçlama konusu yapıldığı durumlarda, delillerin olgusal temeli bulunmaksızın tutuklama tedbirine başvurulması ciddi hak ihlallerine yol açmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2023/86385, T. 28.01.2026 tarihli kararında mesleki faaliyetlerin suç şüphesi sayılmasına ilişkin sınırları belirlerken, "Müşterilerin bir kısmının FETÖ/PDY soruşturması geçirmiş olması, başvurucunun mesleki faaliyetini otomatik olarak terör faaliyetine dönüştürmez. Bir nakliyeciden, hizmet verdiği kişilerin adli sicilini veya örgütle irtibatını sorgulaması beklenemeyeceği gibi kesinleşmiş mahkûmiyet kararı olmayan bu kişilerin masumiyet karinesinden yararlandığı da gözardı edilmemelidir." tespitini yapmıştır. Aynı şekilde, soruşturma mercilerinin dayanaksız nitelemelerine karşı delillerin objektif gerçekliği ortaya konulmalıdır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2022/24342, T. 19.11.2024 tarihli kararında da olgusal dayanaktan yoksun isnatları değerlendirirken, "soruşturma mercilerinin anılan Teşhis Tutanağı'nın başvurucu veya eşiyle ilgili olmadığı veya başvurucunun örgütsel bağlantılarını ortaya koyduğu yönündeki değerlendirmesinin olgusal bir temelinin bulunmadığı görülmektedir" gerekçesiyle kuvvetli suç şüphesinin somut verilere dayanması gerektiğini açıkça vurgulamıştır.

Kuvvetli şüphenin varlığı tek başına tutuklama için yeterli olmayıp, aynı zamanda kanunda öngörülen tutuklama nedenlerinden en az birinin somut olgularla kanıtlanması şarttır. Bu nedenler, şüphelinin kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut vakıaların bulunması yahut delilleri yok etme, gizleme, değiştirme, tanık ve mağdurlar üzerinde baskı kurma girişiminde bulunma tehlikesidir. Delillerin hangi yöntemle karartılabileceği somutlaştırılmadan, genel bir tehlike varsayımına dayanılamaz. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2022/39494, T. 18.07.2024 tarihli kararında delil karartma tehlikesinin soyut bırakılmasını eleştirerek, "Sulh Ceza Hâkimliğinin adli kontrole ilişkin kararından başka hangi delillerin toplanması gerektiği, başvurucuların hangi delillere yönelik gizleme girişiminde bulunma ve tanık ile başkaları üzerinde ne tür ve nasıl bir baskı kurma ihtimalleri olduğu anlaşılamamaktadır." tespitinde bulunmuştur. Görüldüğü üzere, yargı mercileri şüphelinin kaçma veya delilleri etkileme riskini somut verilerle ortaya koyamadığı müddetçe tutuklama kararı tesis edemez.

Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 101. maddesinin birinci fıkrası, tutuklama kararlarında adli kontrol uygulamasının neden yetersiz kalacağının hukuki ve fiili nedenleriyle birlikte açıkça gerekçelendirilmesini emretmektedir. Bu amir hüküm karşısında hâkim, tutuklama kararı vermeden önce kanunda yer alan adli kontrol seçeneklerini tek tek değerlendirmek ve bu tedbirlerin muhakemenin amacına ulaşmada neden kafi gelmeyeceğini denetime elverişli biçimde karara bağlamak zorundadır. Adli kontrolün neden yetersiz kaldığı açıklanmadan doğrudan tutuklamaya yönelmek, kanun koyucunun koruma tedbirleri için öngördüğü kademeli koruma sistematiğini ihlal eder.

Adli kontrol tedbiri, tutuklamanın istisnailiğini güvenceye alan en temel mekanizmadır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2022/39494, T. 18.07.2024 tarihli kararında bu işlevi net bir dille ifade etmiştir: "Tutuklamaya alternatif bir koruma tedbiri olan adli kontrol, bu özelliği ile tutuklamaya ancak istisnai hâllerde başvurulması kuralının işlerlik kazanmasına katkıda bulunmakta; tutuklamanın son çare olma özelliğini ortaya koymaktadır" Şüphelinin kaçma tehlikesi yurt dışına çıkış yasağı veya belirli aralıklarla imza verme yükümlülüğü ile bertaraf edilebiliyorsa, tutuklama tedbirinin uygulanması hukuken izah edilemez. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2020/39792, T. 14.01.2025 tarihli kararında, "Başvurucunun terörle bağlantılı bir suç dolayısıyla yargılanmakta olduğu davada kaçmasının engellenmesi amacıyla tutuklandığı söylense bile yurt dışına çıkış yasağı veya belirli yerlere düzenli olarak başvurma başta olmak üzere adli kontrol tedbirlerinin bu amacın gerçekleştirilmesi bakımından işlevsiz olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir." değerlendirmesinde bulunarak adli kontrolün kaçma tehlikesini önlemedeki etkinliğini ortaya koymuştur.

Yargı mercilerinin alternatif tedbirleri resen araştırması ve tartışması anayasal bir ödevdir. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2020/16221, T. 27/2/2024 tarihli kararında derece mahkemelerinin bu yükümlülüğünü, "Anılan kararda, tedbirin türü ve kapsamı konusunda derece mahkemelerinin geniş takdir hakkının bulunduğu ancak yürütülen bir soruşturma veya kovuşturma kapsamında alınan koruma tedbiri ile hedeflenen amaca ulaşmak için hakların daha az sınırlanmasını sağlayacak alternatif yolların bulunup bulunmadığının da dikkate alınması gerektiği belirtilmiştir." sözleriyle ifade etmiştir. Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2018/30446, T. 8/2/2024 tarihli kararında da, "Yürütülen bir soruşturma veya kovuşturma kapsamında alınan koruma tedbirleri ile hedeflenen amaca ulaşmak için hakların daha az sınırlanmasını sağlayacak alternatif yollar bulunup bulunmadığı da yargı mercileri tarafından dikkate alınmalıdır." ilkesini perçinlemiştir.

Adli kontrolün uygulanabilmesi tutuklama sebeplerinin varlığına bağlı olmakla birlikte, tutuklamanın ölçüsüz olacağı her durumda adli kontrolün devreye sokulması zorunludur. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/21481, T. 14/2/2024 tarihli kararında bu iki müessese arasındaki ilişkiyi şu şekilde açıklamıştır: "Konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirinin tutuklamaya alternatif olma niteliği gereği bu tedbir yalnızca Anayasa'da öngörülen bu amaçlarla verilebilir. ... Dolayısıyla adli kontrol tedbiri tutuklama sebeplerinin varlığı hâlinde ve ancak tutuklamanın ölçülü olmayacağı hâllerde başvurulabilen bir tedbirdir." Bu nedenle adli kontrol seçenekleri tartışılmaksızın ve somut olgularla çürütülmeksizin verilen tutuklama kararları usul ve yasaya açıkça aykırıdır.

Ölçülülük ilkesi; elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt unsurdan meydana gelen ve kamu gücünün temel haklara müdahalesini sınırlandıran evrensel bir anayasal ilkedir. Koruma tedbirleri bağlamında ölçülülük; seçilen tedbirin muhakeme amacına ulaşmaya elverişli olmasını, bu amaca ulaşmak için kişi hürriyetini daha az sınırlayan başka bir aracın bulunmaması anlamında gerekli olmasını ve tedbirin bireye yüklediği külfet ile elde edilmek istenen kamusal yarar arasında makul bir orantı bulunmasını şart koşar. Tutuklama kararlarında bu üç aşamalı denetim yapılmadan doğrudan kişi hürriyetine son verilmesi, ölçülülük ilkesinin ve dolayısıyla Anayasa'nın 19. maddesinde teminat altına alınan kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının açık bir ihlalidir.

Teknolojinin sunduğu imkânlarla birlikte gelişen adli kontrol modelleri, özellikle konutu terk etmeme tedbiri ve elektronik kelepçe uygulamaları, tutuklamaya kıyasla kişi haklarına çok daha az müdahale eden güçlü alternatifler sunmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/3178, T. 10/1/2024 tarihli kararında konutu terk etmeme tedbirinin tutuklamaya nazaran daha hafif etkisini şu şekilde ortaya koymuştur: "Konutu terk etmeme tedbirinin tutuklamaya göre temel hak ve özgürlükler üzerinde daha hafif bir etki oluşturduğunun kabul edilmesi gerekir. Zira konutta kesintisiz olarak bulunmak zorunlu olsa da kişilerin konutta yaşayan ya da konuta gelen diğer kişilerle sosyal hayatını devam ettirmesinde veya her türlü bireysel ya da kitlesel iletişim araçlarını kullanmasında bir engel bulunmamaktadır." Yüksek Mahkeme aynı kararda elektronik denetim mekanizmalarının ölçülülüğünü de teyit ederek, "İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin -başvurucunun özgürlüğünü tutuklamadan daha az sınırlayıcı nitelikteki- konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirine karar vermesinin ve bu tedbirin elektronik kelepçe takılmak suretiyle yerine getirilmesinin ölçülü olduğu tespit edilmiştir." değerlendirmesini yapmıştır.

Bununla birlikte adli kontrol tedbirlerinin kendi içerisinde de kademeli ve ölçülü uygulanması bir zorunluluktur. Konutu terk etmeme gibi ağır bir yükümlülüğe dahi ancak daha hafif adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacağı hallerde başvurulabilir. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/25973, T. 13/2/2024 tarihli kararında, "Adli kontrol kapsamındaki başka yükümlülüklerin ulaşılmak istenen meşru amaç bakımından yeterli olması hâlinde kişi konutu terk etmeme yükümlülüğüne tabi tutulmamalıdır." ilkesini belirlemiştir. Dolayısıyla ister adli kontrol ister tutuklama olsun, uygulanan her tedbirin ölçülülüğü kararda somut olgularla gösterilmelidir. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/7611, T. 24/1/2024 tarihli kararında bu hususu, "adli kontrol tedbirinin uygulanmasına devam edilmesi sonucunu doğuran kararların gerekçelerinde kişinin suçluluğu hakkındaki kuvvetli belirti ve kişinin konutun terk edilmemesi yükümlülüğüne tabi tutulmasının amacı... ile ölçülülüğü... ortaya konulmalıdır" ve "konutun terk edilmemesine ilişkin yükümlülüğü içeren adli kontrol tedbiri tutuklamaya seçenek bir koruma tedbiri olduğu için bu tedbire ancak hakkında tedbir uygulanacak kişinin kaçmasını ya da delilleri yok etmesini veya değiştirmesini önlemek amacıyla başvurulabilir" ifadeleriyle hükme bağlamıştır.

Şüphelinin sabit ikametgâh sahibi olması, delillerin büyük ölçüde toplanmış bulunması gibi lehe durumlar mevcutken en ağır kısıtlamalara başvurulması ölçüsüz bir müdahale oluşturur. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/16510, T. 05.06.2024 tarihli kararında yerel mahkemenin, "başvurucuların sabit ikametgâh sahibi olduğunu, kaçacaklarına veya delilleri karartabileceklerine ilişkin olarak dosyaya yansıyan herhangi bir hususun bulunmadığını, delillerin büyük ölçüde toplandığını değerlendirmiştir." tespitine rağmen ağır tedbir uygulamasını gerekçesiz bularak iptal etmiştir. Kararlarda meşru amacın ve ölçülülüğün ortaya konulamaması hak ihlalinin temel sebebidir. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/25973, T. 13/2/2024 kararında bu yetersizliği, "5. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından sunulan gerekçenin; başvurucu hakkında kaçacağı yönünde şüphe uyandıran somut olguların bulunması nedeniyle konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirinin uygulanmasının gerekliliğini, dolayısıyla tedbirin meşru amacını ortaya koyma bakımından yetersiz kaldığı değerlendirilmiştir." şeklinde ifade etmiştir.

Koruma tedbirlerinin uygulanmasında kanuni sınırların ve yetki kurallarının aşılması da ölçülülük denetimini tamamen ortadan kaldırır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2023/95649, T. 16.12.2025 tarihli kararında kanuni sınırların aşılmasına ilişkin olarak, "Azami süresi dolmuş olan bir adli kontrol tedbirine uyulmaması nedeniyle tutuklama kararı verilmesinin kanuni bir temelinin bulunmadığı değerlendirilmiştir." ve "Buna karşın kanun yolu aşamasında ilk derece mahkemesinin 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesi kapsamında tutuklama kararı vermesine imkân tanıyan açık bir kanun hükmünün bulunmadığı görülmüştür." tespitlerini yapmıştır. Ölçülülük ilkesi ve adli kontrolün önceliği gözetilmeden, yasal dayanaklar ve alternatif imkânlar tüketilmeden tesis edilen tutuklama tasarrufları demokratik bir toplumda kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlali sonucunu doğurmaktadır.

Ceza muhakemesinde teknolojinin sunduğu imkânların ve modern infaz ile denetim modellerinin sisteme entegre edilmesi, koruma tedbirlerinin geleneksel kişi hürriyetini yok edici katı yapısını kökten değiştirmiştir. Tutuklamanın bütünüyle hürriyeti bağlayıcı ve bireyi toplumdan tamamen tecrit eden niteliğine karşılık, gelişmiş adli kontrol modelleri hem muhakemenin gayesini eksiksiz temin etmekte hem de temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahaleyi en aza indirmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. ve devamı maddelerinde düzenlenen adli kontrol müessesesi, klasik imza verme veya yurt dışına çıkış yasağının çok ötesine geçen, somut olayın ve şüphelinin şahsi durumunun gerektirdiği risklere göre esnetilebilen çok boyutlu bir güvenlik ağı sunmaktadır. Yargı mercilerinin bu modern araçları aktif biçimde kullanması, tutuklamanın otomatik bir refleks olmaktan çıkarılarak istisnai bir tedbir niteliğine kavuşmasının en temel ön koşuludur.

Çağdaş ceza adaleti anlayışında hedeflenen sonuç, şüphelinin kaçmasını veya delilleri karartmasını önlerken aynı zamanda kişinin ailesel, ekonomik ve sosyal varlığını devam ettirebilmesini sağlamaktır. Adli kontrol tedbirleri, şüpheli veya sanığın muhakeme sürecine katılımını güvenceye alma noktasında tutuklama ile aynı kamusal faydayı üretme potansiyeline sahiptir. Buna karşın ceza infaz kurumlarının aşırı doluluğu, tutuklamanın birey ve toplum üzerinde bıraktığı telafisi güç psiko-sosyal etkiler ve beraatle sonuçlanan yargılamalarda ortaya çıkan ağır manevi tahribat gözetildiğinde, adli kontrol mekanizmalarının sağladığı toplumsal ve hukuki yarar tartışmasızdır. Dolayısıyla yargı makamlarının her somut olayda tutuklama kararından önce gelişmiş denetim mekanizmalarını tüketmesi, Anayasa'nın 13. ve 19. maddelerinde güvence altına alınan ölçülülük ilkesinin kaçınılmaz bir gereğidir.

Modern adli kontrol modellerinin en somut ve işlevsel uygulamalarından birini oluşturan konutu terk etmeme yükümlülüğü, elektronik izleme sistemleri ve elektronik kelepçe teknolojisi ile birleştiğinde kaçma şüphesini neredeyse bütünüyle ortadan kaldıran yüksek güvenlikli bir koruma kalkanı oluşturmaktadır. Elektronik izleme ünitesi vasıtasıyla şüphelinin veya sanığın konumu günün her saati kesintisiz şekilde takip edilebilmekte, belirlenen alan sınırlarının dışına çıkılması veya cihaza müdahale edilmesi anında denetim merkezine uyarı olarak yansımaktadır. Bu teknolojik altyapı, şüphelinin kaçma veya saklanma girişiminde bulunma ihtimalini fiilen imkânsız hale getirmekte ve tutuklama tedbiriyle elde edilmek istenen denetim hedefini birebir sağlamaktadır.

Buna karşın konutu terk etmeme tedbiri, ceza infaz kurumunda bulunmaktan farklı olarak kişinin ailesiyle bağlarını koparmamasına ve belirli sınırlar dahilinde sosyal yaşamını sürdürmesine zemin hazırlamaktadır. Bu denli güçlü bir denetim mekanizmasının varlığı karşısında, yargı mercilerinin kaçma şüphesini gerekçe göstererek doğrudan tutuklama kararı vermesi ölçülülük ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Bununla birlikte konutu terk etmeme tedbirinin de kişi hürriyeti üzerinde ağır bir sınırlama oluşturduğu ve bu nedenle keyfi biçimde uygulanamayacağı unutulmamalıdır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/53409, T. 15.01.2025 tarihli kararında bu yükümlülüğün hukukilik sınırlarını çizerken, "Konutun terk edilmemesine yönelik bir yükümlülüğü içeren adli kontrol tedbirinin hukukiliğinin değerlendirilmesinde -tıpkı tutuklamanın hukukiliğinin incelenmesinde olduğu gibi- tedbirin kanun tarafından öngörülüp öngörülmediği, isnat edilen suçun işlendiğine dair kuvvetli şüphe bulunup bulunmadığı, Anayasa’nın ilgili maddelerinde belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına dayanılıp dayanılmadığı, tedbirin ulaşılmak istenen amaç bakımından ölçülü olup olmadığı dikkate alınır." tespitini yapmıştır.

Uygulamada sıklıkla düşülen en büyük hata, konutu terk etmeme tedbirine hükmedilirken dahi somut kaçma şüphesinin ve delil karartma ihtimalinin somut olgularla ortaya konulmamasıdır. Şüphelinin sabit bir yerleşim yerinin bulunması, iş ve aile düzeninin mevcudiyeti gibi durumlar göz ardı edilerek bu tür ağır yükümlülüklere başvurulması kararları sakatlamaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/21481, T. 14/2/2024 tarihli kararında gerekçesiz adli kontrol kararlarını eleştirerek, "Sulh Ceza Hâkimliği başvurucunun kaçma şüphesinin olduğuna dair ilgili ve yeterli herhangi bir somut gerekçe de ortaya koymamıştır. ... 8. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından başvurucunun delilleri karartma ihtimali veya kaçma şüphesinin bulunduğuna dair sunulan gerekçenin başvurucu hakkında konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirinin uygulanmasının gerekliliğini, dolayısıyla tedbirin meşru amacını ortaya koymak bakımından yetersiz kaldığı değerlendirilmiştir." hükmünü tesis etmiştir. Benzer şekilde Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/16165, T. 13/2/2024 tarihli kararında, "8. Sulh Ceza Hâkimliğinin adli kontrole hükmettiği kararda, konutu terk etmeme tedbirinin hukukiliğinin ön şartı olan başvurucunun suç işlediğine dair kuvvetli belirtinin varlığına ilişkin somut olgulara dayalı bir gerekçe bulunmamaktadır." değerlendirmesinde bulunmuş ve "Dolayısıyla kararın gerekçesinin adli kontrol tedbirinin uygulanmasının gerekliliğini ortaya koymak bakımından yetersiz kaldığı değerlendirilmiştir." sonucuna varmıştır.

Aynı denetim standardı Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/16510, T. 05.06.2024 tarihli kararında da yinelenmiş ve "Sulh Ceza Hâkimliği tarafından uygulanan tedbire ilişkin gerekçenin başvurucular hakkında konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirinin uygulanmasının gerekliliğini, dolayısıyla tedbirin meşru amacını ortaya koymak bakımından yetersiz kaldığı değerlendirilmiştir." ifadesiyle yargı mercilerinin gerekçe sunma ödevi vurgulanmıştır. Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/21495, T. 13/2/2024 tarihli kararında da, "9. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından sunulan tedbirin meşru amacına ilişkin gerekçenin başvurucu hakkında konutu terk etmeme şeklindeki adli kontrol tedbirinin uygulanmasının gerekliliğini, dolayısıyla tedbirin meşru amacını ortaya koymak bakımından yetersiz kaldığı değerlendirilmiştir." gerekçesine yer vererek keyfi ve temelsiz tedbir kararlarının meşru kabul edilemeyeceğini teyit etmiştir.

Adli kontrol tedbirlerinin çeşitliliği, yalnızca fiziksel hareket serbestisinin sınırlandırılmasıyla sınırlı değildir. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 109. maddesinde yer alan güvence (teminat) yatırılması, mağdur ve tanıklarla doğrudan veya dolaylı iletişim kurulmasının yasaklanması, belirli yerleşim yerlerine veya mahallere yaklaşılmaması ve belirli mesleki faaliyetlerin icrasının askıya alınması gibi yükümlülükler, muhakemenin güvenliğini sağlamada son derece yetkin araçlardır. Özellikle delillerin karartılması veya tanıklar üzerinde baskı kurulması tehlikesinin bulunduğu iddia edilen dosyalarda, şüphelinin doğrudan tutuklanması yerine belirli kişilerle temas kurmasının yasaklanması ve bu yasağın teknolojik takip araçlarıyla denetlenmesi amaca ulaşmak için fazlasıyla yeterlidir.

Şüphelinin mali durumu ile orantılı olarak belirlenecek bir güvence miktarı, kişinin yargılamadan kaçmasını veya duruşmalara katılmaktan imtina etmesini engelleyen güçlü bir ekonomik caydırıcılık yaratır. Güvencenin irat kaydedilme riski, failin muhakeme kurallarına tam uyum göstermesini sağlar. Delil karartma tehlikesine karşı ise şüphelinin olay mahallerine girmesinin engellenmesi, dijital veya fiziki iletişim araçlarını belirli şahıslara karşı kullanmasının yasaklanması gibi hedefe özgü tedbirler uygulanmalıdır. Bu yükümlülükler varken, toptancı bir yaklaşımla delil karartma ihtimalinden bahsedilerek tutuklama kararı verilmesi kanunun lafzına ve amacına aykırıdır.

Yargı mercileri, adli kontrol kararı verirken kanunun aradığı meşru amaçları ve somut tehlikeleri ortaya koymak mecburiyetindedir. Şüpheli lehine gelişen delil durumu veya suç vasfındaki değişiklik ihtimalleri gibi genel varsayımlarla adli kontrol uygulanması dahi hukuka aykırılık oluşturmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/16146, T. 04.02.2025 tarihli kararında bu hususu tespit ederek, "Sulh Ceza Hâkimliği, başvurucuların adli kontrol altına alınmalarına karar verirken suç vasfının ve delil durumunun şüpheliler lehine değişme ihtimaline dayanmıştır. Dolayısıyla kararın gerekçesinde, 5271 sayılı Kanun'un 100. maddesinde öngörüldüğü üzere 'şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması ya da kaçacağı şüphesini uyandıran somut olguların bulunması, şüpheli veya sanığın davranışlarının delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme, tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe' bulunduğunu ortaya koyan, tedbirin meşru amacına dair bir değerlendirme bulunmamaktadır." hükmüne varmıştır. Bu nedenle, muhakeme sürecini güvence altına alacak her türlü alternatif denetim yöntemi somutlaştırılmalı ve bireyin temel haklarına en az müdahale eden seçenek tercih edilmelidir.

Koruma tedbirleri nitelikleri gereği geçici ve araçsal niteliktedir; hiçbir koşulda daimi veya belirsiz süreli bir sınırlamaya dönüştürülemez. Soruşturma veya kovuşturma evresinde uygulanan adli kontrol yükümlülüklerinin makul süreyi aşacak şekilde uzatılması, tedbiri meşru amacından saptırarak fiili bir özgürlükten yoksun bırakma haline getirir. Özellikle yurt dışına çıkış yasağı, düzenli imza verme veya konutu terk etmeme gibi tedbirlerin yıllarca sürdürülmesi, bireyin mesleki faaliyetlerini, ticari ilişkilerini ve aile hayatını felce uğratmaktadır. Yargılama makamlarının dosyadaki delillerin toplanmış olmasını, geçen zamanı ve güncel tehlike durumunu periyodik olarak değerlendirmeden tedbirleri otomatik olarak devam ettirmesi ölçülülük ilkesini ağır biçimde zedelemektedir.

Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin E. 2022/6529 ve E. 2023/2510 sayılı emsal içtihatlarında da vurgulandığı üzere, adli kontrol tedbirinin seyahat özgürlüğünü aşarak kişiyi fiilen özgürlükten yoksun bırakan bir boyuta ulaşması ve kanunla belirlenen amacın dışına çıkarak ölçüsüz hale gelmesi durumunda, ilgililer lehine manevi tazminata hükmedilmesi yasal bir zorunluluktur. Tedbirin ölçüsüz uygulanması halinde doğan bu zararların tazmini için asıl ceza yargılamasının sonuçlanmasını beklemek de gerekmemektedir. Koruma tedbirlerinin hukuksuzluğu, davanın esasına ilişkin nihai hükümden bağımsız bir denetim konusudur.

Anayasa Mahkemesi, Bireysel Başvuru, B. 2021/28358, T. 17.09.2024 tarihli kararında koruma tedbirlerine ilişkin denetim ve tazminat süreçlerinin davanın esasından bağımsızlığını açıkça teyit ederek, "bir kısım tazminat nedenleri konusunda karar verilmesi için, davanın esasıyla ilgili bir kararın verilmesi zorunluluğunun bulunmadığı dolayısıyla bu nedenlere dayalı istemlerde, davanın sonuçlanmasına gerek bulunmadığı yasal düzenlemeden açıkça anlaşılmaktadır. ... Gözaltı süresi yasada açıkça belirtilmiş olup, yasadaki bu süre içinde hakim önüne çıkarılıp, çıkarılmadığının saptanmasının davanın esasıyla herhangi bir ilgisi bulunmadığı gibi bu konudaki talep konusunda karar verilmesi için davanın esası hakkında karar verilmesine de gerek bulunmamaktadır." gerekçesine yer vermiştir.

Sonuç itibarıyla ceza muhakemesinde güvenlik ihtiyacı ile özgürlük alanı arasındaki denge; tutuklamanın istisnailiğine sadık kalınması, gelişmiş adli kontrol mekanizmalarının etkin ve öncelikli biçimde işletilmesi, tedbirlerin somut gerekçelere dayandırılması ve yasal makul süreler aşıldığında derhal sonlandırılması ile sağlanabilir. Aksi her türlü uygulama, masumiyet karinesini ve hukuk devleti güvencelerini temelinden sarsacaktır. Aksi uygulama ve pratiklerin ortadan kaldırılması için uygulayıcılara kanunlarımızın sistematiğine sadık kalmak suretiyle özgürlükçü bir bakış açısına sahip olmaları gerekmektedir.

Av. İlyas ALAF

KAHRAMANMARAŞ BAROSU