|
TÜRKİYE CUMHURİYETİ |
|
ANAYASA MAHKEMESİ |
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
KOCA MUSTAFA PAŞA BELGRAT KAPI PANAYİA RUM ORTODOKS KİLİSESİ VAKFI BAŞVURUSU |
|
(Başvuru Numarası: 2020/12417) |
|
Karar Tarihi: 22/9/2026 |
|
BİRİNCİ BÖLÜM |
|
KARAR |
|
Başkan |
: |
İrfan FİDAN |
|
Üyeler |
: |
Recai AKYEL Selahaddin MENTEŞ Muhterem İNCE Şaban KAZDAL |
|
Raportör |
: |
Olcay ÖZCAN |
|
Başvurucu |
: |
Koca Mustafa Paşa Belgrat Kapı Panayia Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı |
|
Vekili |
: |
Av. Hülya BENLİSOY |
I. BAŞVURUNUN ÖZETİ
1. Başvuru, cemaat vakfının taşınmazın iadesi talebinin reddedilmesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkindir.
2. Başvurucu 20/2/2008 tarihli ve 5737 sayılı Vakıflar Kanunu'nun 3. maddesinde tanımı yapılan cemaat vakfı niteliğindedir.
A. Cemaat Vakıflarının Taşınmaz Edinme Yetkileriyle İlgili Tarihsel Süreç
3. Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı ([2. B.], B. No: 2015/17576, 1/2/2017, §§ 34-43) ve Samatya Aya Yorgi Kiparisa Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı ([1. B.], B. No: 2019/37305, 19/1/2023, §§ 6-16) kararlarında cemaat vakıflarının taşınmazları ve taşınmaz edinme yetkileriyle ilgili tarihsel süreç açıklanmıştır.
4. Osmanlı Dönemi'nde ilk defa 16/2/1328 (1912) tarihli "Eşhası Hükmiyenin Emvali Gayrimenkuleye Tasarruflarına Mahsus Kanun-u Muvakkat" ile tüzel kişilere taşınmaz mal edinebilme olanağı tanınmıştır. Bu nedenle gayrimüslim cemaat vakıflarının tasarruflarında bulunan taşınmazlar söz konusu düzenlemenin yürürlüğe girdiği 1912 yılına kadar üçüncü kişiler adına tescil edilmiş olup bu işleme de nam-ı müstear veya nam-ı mevhum denmiştir. Anılan Kanun'la tüzel kişilere bu tarihten sonra taşınmazlarda temellük ve tasarruf imkânı sağlanmış, ayrıca tüzel kişilerin bu tarihte fiilen tasarrufları altında olup başkaları adına tapuya tescil ettirdikleri mallarının da kanunda öngörülen koşullar dâhilinde kendi adlarına tescil edilmesine olanak sağlanmıştır.
5. Cumhuriyet Dönemi öncesinde geniş bir uygulamaya sahip olan vakıf müessesesi 17/2/1926 tarihli ve 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi'nin kabulünden sonra da varlığını sürdürmüştür. 29/5/1926 tarihli ve 864 sayılı mülga Kanunu Medeni'nin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkında Kanun'un 8. maddesinde 743 sayılı mülga Kanun'un yürürlüğe girmesinden önce kurulan vakıflar için ayrı bir tatbikat kanunu çıkarılması gerektiği, yeni kurulan vakıfların ise 743 sayılı Kanun'a tabi olacağı belirtilmiştir (Agavni Mari Hazaryan ve diğerleri [1. B.], B. No: 2014/4715, 15/6/2016, § 80).
6. Bu doğrultuda 5/6/1935 tarihli ve 2762 sayılı mülga Vakıflar Kanunu'nun 1. maddesinde gayrimüslim cemaatlerce idare edilen vakıflar, mütevellileri veya seçilmiş heyetleri tarafından idare olunmak üzere mülhak vakıflar arasında sayılmış; bu Kanun'un 44. maddesinde de vakıfların tasarruflarında bulunan taşınmazların vakıf kütüğüne ve tapu siciline tescil edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca aynı Kanun’un geçici 1. maddesinde de gayrimüslim cemaat vakıflarını idare eden kişilerce bu vakıflara ait bütün malların, gelirlerin ve bunları sarf ettikleri yerlerin birer beyanname ile Vakıflar İdaresine bildirilmesi gereği düzenlenmiştir. Uygulamada 1936 Beyannamesi olarak adlandırılan bu bildirimler, Yargıtay tarafından vakıf senedi olarak kabul edilmiştir.
7. Osmanlı Dönemi'nde 1912 yılına kadar tüzel kişilerin taşınmazlarını kendi adlarına tapuya tescil ettirememeleri sebebiyle çoğunlukla bir nam-ı müstear ya da nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazlar bakımından Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 2/12/1942 tarihli ve 3/25 sayılı içtihadı birleştirme kararı ile 2762 sayılı Kanun'un 44. maddesine göre bu tür taşınmazların vakıf adına idari yoldan tapuya tescil edilebilmesi için kayıt sahibinin muvafakatine ihtiyaç olduğu belirtilmiştir.
8. Buna karşılık 2762 sayılı Kanun’un 44. maddesine ilişkin olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) 2/7/1956 tarihli ve 1972 sayılı tefsir kararında nam-ı müstear veya nam-ı mevhum adına kaydedilen taşınmazların kayıt malikinin rızası aranmaksızın cemaat vakıfları adına tapuya tescil edilebileceği belirtilmiştir. Bu kararın ilgili kısmı şöyledir:
"... Şu halde yukarda izah edildiği veçhile kanun vazu gerek 16 Şubat 1328 tarihli kanun ve gerekse 2762 sayılı kanunun 44 üncü maddesinde koyduğu hükümlerle ondan evvel hükmi şahısların gayrimenkule tasarruf hakkının memnu olmasından doğan ıztırar ile tapuda cemaatlerle münasebeti olan mevcut veya mevhun hakikî şahıslar üzerinde kaydedilmiş ve fakat fiilî tasarruf ve intifaı cemaat vakıflarına ait olduğu 44 üncü maddede yazılı karinelerle bir hakikat olarak kabul edilmiş bulunan gayrimenkullerin cemaat hükmi şahısları namına kayıtlarının tashihi için tapuca bu mallar kendi uhdelerinde mukayyet görünen şahısların rıza ve muvafakatlerine ihtiyaç olmadan tescili kanun vazıının matlûp ve maksudu olduğuna şüphe edilemez..."
9. Ancak Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 8/5/1974 tarihli ve E.1971/2-820, K.1974/505 sayılı kararıyla cemaat vakıflarının 1936 yılında verdiği beyannamelerin vakıfname olarak kabulünün zorunlu olduğu, vakıfnamelerinde mal ya da bağış kabul edebileceği yönünde açıklık bulunmayan vakıfların ise gerek doğrudan gerekse vasiyet yoluyla taşınmaz mal iktisap edemeyeceği belirtilmiştir. Benzer yaklaşım, Danıştay tarafından da benimsenmiştir (Danıştay Onuncu Dairesinin 26/5/1982 tarihli ve E.1982/3285, K.1982/1413 sayılı; 26/3/1992 tarihli ve E.1991/1596, K.1992/1144 sayılı kararları).
10. 3/8/2002 tarihli ve 4771 sayılı Kanun’un 4. maddesiyle 2762 sayılı Kanun’un 1. maddesine eklenen fıkralarla yapılan değişiklikle vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın cemaat vakıflarının Bakanlar Kurulunun izniyle dinî, hayri, sosyal, eğitsel, sıhhi ve kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karşılamak üzere taşınmaz mal edinebilmelerine ve taşınmaz malları üzerinde tasarrufta bulunabilmelerine olanak sağlanmıştır. Bu kanun değişikliğinin iptali için Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru da Anayasa Mahkemesinin 27/12/2002 tarihli ve E.2002/146, K.2002/201 sayılı kararıyla reddedilmiştir. Anılan karardan sonra da 2/1/2003 tarihli ve 4778 sayılı Kanun’la yapılan düzenleme ile Bakanlar Kurulu yerine Vakıflar Genel Müdürlüğünün (İdare) izninin yeterli olacağı hükmü getirilmiştir.
11. 27/2/2008 tarihinde yürürlüğe giren 5737 sayılı Kanun'un 80. maddesi ile 2762 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmıştır. 5737 sayılı Kanun'un 3. maddesinde cemaat vakıfları, vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı mülga Kanun gereğince tüzel kişilik kazanmış ve mensupları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar olarak tanımlanmıştır. Bu Kanun'un 12. maddesiyle de önceki yasal düzenlemelerden farklı olarak cemaat vakıflarına herhangi bir makamdan izin almaksızın ve vakıf amacıyla öngörülen hizmetleri gerçekleştirme koşulu aranmaksızın mal edinebilme olanağı tanınmıştır. Anılan maddenin iptali için yapılan başvuru ise Anayasa Mahkemesinin 17/6/2010 tarihli ve E.2008/22, K.2010/82 sayılı kararıyla reddedilmiştir.
12. Bunun yanı sıra 5737 sayılı Kanun’un geçici 7. maddesi ile 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup hâlen bu vakıfların tasarruflarında bulunan nam-ı müstear veya nam-ı mevhumlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazlar ile 1936 Beyannamesi'nden sonra cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâlde mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya İdare ya da vasiyet edenler veya bağışlayanlar adına tapuda kayıtlı olan taşınmazların tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on sekiz ay içinde müracaat edilmesi hâlinde Vakıflar Meclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilmeleri hükme bağlanmıştır.
13. 5737 sayılı Kanun'a 22/8/2011 tarihli ve 651 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 17. maddesiyle eklenen geçici 11. maddenin birinci fıkrası ile cemaat vakıflarının 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup malik hanesi açık olan taşınmazları, 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamulaştırma, satış ve trampa dışındaki nedenlerle Hazine, İdare, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı taşınmazları ve 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olup kamu kurumları adına tescilli olan mezarlıkları ile çeşmelerinin tapu kayıtlarındaki hak ve mükellefiyetleri ile birlikte bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on iki ay içinde müracaat edilmesi hâlinde Vakıflar Meclisinin olumlu kararından sonra ilgili tapu sicil müdürlüklerince cemaat vakıfları adına tescil edilmesine olanak tanınmıştır. Ayrıca maddenin ikinci fıkrasında da cemaat vakıfları tarafından satın alınmış veya cemaat vakıflarına vasiyet edildiği ya da bağışlandığı hâlde mal edinememe gerekçesiyle Hazine veya İdare adına tapuda kaydedilen taşınmazlardan üçüncü şahıslar adına kayıtlı olanların Maliye Bakanlığınca tespit edilen rayiç değerinin Hazine veya İdare tarafından ödeneceği düzenlenmiştir.
B. Bireysel Başvuru Süreci
14. Başvurucu, İstanbul'un Fatih ilçesi Hacı Hamza Mahallesi'nde bulunan 1296 ada 9, 1166 ada 29 ve 2601 ada 18 parsel sayılı taşınmazların 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi uyarınca adına tescil edilmesi talebiyle 23/8/2012 tarihinde İdareye başvurmuştur.
15. İdare 7/10/2013 tarihli cevabında 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinde yer verilen şartların sağlanmadığı gerekçesiyle başvuruyu reddetmiştir. Ayrıca cevapta 1296 ada 9 parsel sayılı arsa vasıflı ve 252,20 m² yüz ölçümlü taşınmazın 1945 yılında yapılan kadastro çalışması sırasında şahıs adına tescil edildiği, daha sonraki yıllarda verasetle iştirakle malikinin değiştiği ve en son 2004 yılında hükmen Harameyn Vakfı adına tescil edildiği belirtilmiştir. 1166 ada 29 parsel sayılı taşınmazın İdare adına ve 2601 ada 18 parsel sayılı taşınmazın da Hazine adına tapuya kayıtlı olduğu ifade edilmiştir.
16. Başvurucu 1166 ada 29 parsel sayılı taşınmaz yönünden İstanbul 9. İdare Mahkemesinde (9. İdare Mahkemesi), 2601 ada 18 parsel sayılı taşınmaz yönünden İstanbul 8. İdare Mahkemesinde (8. İdare Mahkemesi) ve bireysel başvuruya konu edilen 1296 ada 9 parsel sayılı taşınmaz yönünden ise İstanbul 2. İdare Mahkemesinde (2. İdare Mahkemesi) 7/10/2013 tarihli idari işlemin iptali talebiyle dava açmıştır.
17. 9. İdare Mahkemesinde 1166 ada 29 parsel sayılı taşınmaz hakkında görülen davada taşınmaz ile 1936 Beyannamesi'nde belirtilen "Hacı Piri Mahallesinde 53 No.lu dükkan" olarak beyan edilen taşınmaz eşleştirilemediğinden 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi uyarınca taşınmazın başvurucu adına tescil edilmesine imkân bulunmadığı, idare mahkemelerinin yargısal denetiminin 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesine uygun bir şekilde işlem tesis edilip edilmediği ile sınırlı olduğu ve anılan maddenin kapsamının ötesine geçen mülkiyet iddialarına yönelik hukuki incelemelerin ise adli yargıda görülerek çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle dava reddedilmiş ve karar, kanun yolundan geçerek 11/11/2019 tarihinde kesinleşmiştir.
18. 8. İdare Mahkemesinde 2601 ada 18 parsel sayılı taşınmaz hakkında görülen davada 1936 Beyannamesi'nde taşınmazın miktarı, yeri ve sınırlarının açıkça yazılı olmadığı, tescili talep edilen taşınmazın bahsi geçen beyanname kapsamındaki taşınmazlardan biri olduğunun duraksamaya yer vermeyecek açıklık ve netlikte ortaya konulamadığı, bu nedenle uyuşmazlık konusu taşınmazın 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında cemaat vakfı adına idari yoldan tescili için aranılan şartların oluşmadığı, öte yandan taşınmazın hâlihazırdaki tapu kaydında Hazine adına kayıtlı olduğu hususu dikkate alındığında adli yargıda söz konusu taşınmaza ilişkin tapu iptal ve tescil davası açılabileceğinin tartışmasız olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ve karar kanun yolundan geçerek 11/11/2019 tarihinde kesinleşmiştir.
19. 1166 ada 29 ve 2601 ada 18 parsel sayılı taşınmazlar yönünden başvurucu, haklarının ihlal edildiği iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi 2020/12077 ve 2020/6851 sayılı dosyalar ile başvuruyu mülkiyet hakkı kapsamında incelemiş ve Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı kararı doğrultusunda başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemezlik kararı vermiştir.
20. Bireysel başvuruya konu edilen 1296 ada 9 parsel sayılı taşınmaz yönünden yapılan yargılama sonunda 2. İdare Mahkemesi 18/2/2015 tarihinde taşınmazın kadastro tespitinde D.A.E. adına tescil edilmişken veraseten intikal suretiyle el değiştirerek bugünkü maliki olan Harameyn Şerifeyn Vakfı adına hükmen tescil edildiği, tescil başvurusunun dayanağı olan 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında cemaat vakfı adına tescili için aranılan şartlara sahip olmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Yapılan temyiz başvurusunu inceleyen Danıştay Onuncu Dairesi (Danıştay) 11/11/2019 tarihinde kararı onamıştır.
21. Nihai onama kararı, başvurucuya 18/2/2020 tarihinde tebliğ edilmiştir. Başvuru 17/3/2020 tarihinde yapılmıştır. Başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına karar verilmiştir.
II. DEĞERLENDİRME
A. Başvurucunun İddiaları ve Bakanlık Görüşü
22. Başvurucu 1936 Beyannamesi'nde yer aldığı iddia edilen bir taşınmazın sadece güncel tapu kayıtlarına bakılarak eşleştirme yapılmasının mümkün olmadığını, İdarenin ve Kadastro İdaresinin elinde bulunan belgelerin incelenmesiyle tespitin mümkün olduğunu iddia etmiştir. 5737 sayılı Kanun'un amacının bu nitelikteki taşınmazların cemaat vakıflarına iadesinin sağlanması olduğunu ancak somut olayda bu hakkın engellendiğini ileri sürmüştür. 1936 Beyannamesi'nde yer alan taşınmazın kadastro sırasında neden başvurucu adına tescil edilmediğinin ortaya konulmadığını ve daraltıcı yorumla taşınmazın iade edilmemesinin hakkaniyete aykırı olduğunu belirterek mülkiyet hakkı ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmiştir.
23. Adalet Bakanlığı (Bakanlık) görüşünde; başvurucunun etkili olan karar düzeltme kanun yoluna başvurmadığı, 1936 Beyannamesi ile bildirdiğini ileri sürdüğü taşınmaza ilişkin olarak daha etkin bir yol olan kayıt maliki üçüncü kişi aleyhine tapu iptali ve tescil davası açma imkânı olmasına rağmen bu yola da başvurmadığı belirtilerek başvurunun başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Ayrıca başvurucunun hâlihazırda sahibi olmadığı bir mülkün mülkiyetini kazanma konusunda belirli bir kanun hükmüne veya başarılı olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteren yerleşik bir yargı içtihadına dayanmayan iddialarının Anayasa'yla korunan mülkiyet kavramı içinde olmadığı belirtilerek başvurunun bu yönüyle de açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği iddia edilmiştir.
24. Başvurucu; Bakanlık görüşüne karşı sunduğu cevabında karar düzeltme yolunun etkili bir hukuk yolu olmadığından tüketilmesi gerekmediğini, şikâyete ilişkin birden fazla hukuk yolu bulunması durumunda bunlardan birinin tüketilmesinin yeterli olduğunu, ayrıca taşınmaz adına tescilli bulunan vakfın niteliğinin mazbut statüsünde olması nedeniyle İdare tarafından temsil edildiğini ve bağımsız bir tüzel kişiliği bulunmadığını ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme
25. Başvurucunun şikâyetinin özü 1936 Beyannamesi'nde kayıtlı olan ancak hâlihazırda mazbut bir vakıf adına tescilli bulunan taşınmazın iade edilmemesidir. Bu sebeple başvurucunun şikâyetlerinin mülkiyet hakkı kapsamında incelenmesi uygun bulunmuştur.
26. Anayasa'nın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 45. maddesinin (2) numaralı fıkrasında bireysel başvuruda bulunulmadan önce ihlal iddiasının dayanağı olan işlem, eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş olan idari ve yargısal başvuru yollarının tamamının tüketilmiş olması gerektiği belirtilmiştir. Temel hak ihlallerini öncelikle derece mahkemelerinin gidermekle yükümlü olması, kanun yollarının tüketilmesi koşulunu zorunlu kılar (Necati Gündüz ve Recep Gündüz [1. B.], B. No: 2012/1027, 12/2/2013, §§ 19, 20; Güher Ergun ve diğerleri [1. B.], B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 26).
27. Başvuru yollarının tüketilmesi gereğinden söz edilebilmesi için öncelikle hukuk sisteminde hakkının ihlal edildiğini iddia eden kişinin başvurabileceği idari veya yargısal bir hukuk yolunun öngörülmüş olması gerekmektedir. Ayrıca bu hukuk yolunun iddia edilen ihlalin sonuçlarını giderici, etkili ve başvurucu açısından makul bir çabayla ulaşılabilir nitelikte olması ve sadece kâğıt üzerinde kalmayıp fiilen de işlerliğe sahip bulunması gerekmektedir. Olmayan bir hukuki yolun tüketilmesi başvurucudan beklenemeyeceği gibi hukuken veya fiilen etkili bulunmayan, ihlalin sonuçlarını düzeltici bir vasıf taşımayan veya aşırı ve olağan olmayan birtakım şeklî koşulların öngörülmesi nedeniyle fiilen erişilebilir ve kullanılabilir olmaktan uzaklaşan başvuru yollarının tüketilmesi zorunluluğu bulunmamaktadır (Fatma Yıldırım [1. B.], B. No: 2014/6577, 16/2/2017, § 39). Bununla birlikte norm düzeyinde makul bir başarı sunma kapasitesi bulunan bir yolun uygulamada başarıya ulaşmayacağına dair şüphe, o başvuru yolunun tüketilmemesini haklı kılmaz (Sait Orçan [1. B.], B. No: 2016/29085, 19/7/2017, § 36).
28. Başvurucunun başvuru yollarının tüketilmesi noktasında kendisinden beklenebilecek her şeyi yerine getirip getirmediğinin başvurunun özellikleri dikkate alınarak incelenmesi gerekir (S.S.A. [1. B.], B. No: 2013/2355, 7/11/2013, §§ 27, 28). Ancak somut olayın koşulları itibarıyla başvuru yollarının tüketilmesinin yarar sağlamayacağının veya etkili olmadığının anlaşılması hâlinde anılan yollar tüketilmeden yapılan bir başvuru incelenebilir (Şehap Korkmaz [2. B.], B. No: 2013/8975, 23/7/2014, § 33). Öte yandan başvuru yollarının tüketilmesi, çok katı olarak uygulanması gereken mutlak bir kural değildir. Teorik düzeyde var olan bir başvuru yolunun tüketilmesinin somut olayın koşullarında başvurucuya aşırı külfet yüklemesi hâlinde bu yolun tüketilmesinin gerekli olmadığına karar verilebilir (Rasul Kocatürk [GK], B. No: 2016/8080, 26/12/2019, § 38).
29. Somut olayda başvurucu 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında yaptığı başvurunun mevcut bireysel başvuruya konu kısmında bir adet taşınmazın tescilini talep etmiştir. Başvurucunun talebi, taşınmazın 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. 2. İdare Mahkemesi de taşınmazın kadastro tespitinde D.A.E. adına tescil edilmişken veraseten intikal suretiyle el değiştirerek bugünkü maliki olan Harameyn Şerifeyn Vakfı adına hükmen tescil edildiği, tescil başvurusunun dayanağı olan 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında cemaat vakfı adına tescili için aranılan şartlara sahip olmadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir.
30. Anayasa Mahkemesi Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı kararında tescil talebinde bulunulan taşınmazların hâlihazırda Hazine veya Vakıflar Genel Müdürlüğü dışındaki kişiler adına tescilli olması durumunda 5737 sayılı Kanun'un geçici 7. maddesinin uygulanamayacağını tespit etmiştir (Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı, §§ 44-53). Öte yandan 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesinin birinci fıkrasında öngörülen iade imkânının da taşınmazın Hazine, Vakıflar Genel Müdürlüğü, belediye ve il özel idaresi adına kayıtlı olması şartına bağlandığı anlaşılmaktadır. Somut olayda başvurucunun 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesi kapsamında yaptığı başvuruda tescilini talep ettiği taşınmaz hâlihazırda Harameyn Şerifeyn Vakfı adına kayıtlıdır.
31. Dolayısıyla üçüncü kişi adına tapuda kayıtlı taşınmazın 5737 sayılı Kanun'un geçici 11. maddesine göre idari yoldan başvurucu adına tescili mümkün olmadığından somut olay bakımından başvurucu tarafından tercih edilen bu yolun etkin bir giderim sağlamaya elverişli olmadığı açıktır. Etkin ve erişilebilir bir çözüm imkânı sunan hukuk yoluna başvurulmaksızın yapılan bireysel başvuruların incelenmesi, bireysel başvuru yolunun ikincilliği ilkesi gereği mümkün değildir (Boyacıköy Panayia Evangelistra Kilisesi ve Mektebi Vakfı, § 53; Samatya Aya Yorgi Kiparisa Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı, § 37).
32. Buna göre başvurucunun mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddiası ile ilgili olarak idari yargı yerinde iptal davası açma yoluna gidilmekle birlikte somut başvuru açısından etkili giderim yolu olan kayıt maliki aleyhine genel hükümler çerçevesinde adli yargı yerinde tapu iptali ve tescil davası açma imkânı kullanılmaksızın bireysel başvuruda bulunulduğu anlaşılmaktadır.
33. Açıklanan nedenlerle başvurunun diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
III. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin başvurunun başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
B. Yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAKILMASINA 22/9/2026 tarihinde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.
Next




